Bilgelikten Tınıya: Etik, Estetik ve Müzik
Mehmet Düğmeci
Felsefe; bilgelik sevgisi, bitimsiz bir bilgi arayışı ve sonsuz bir anlama çabasıdır. Felsefede ulaşılan hiçbir bilgi bütünüyle nihai değildir. Her cevap, başka bir sorunun kapısını aralar. Her keşif, insanı bilmediği başka bir alanın eşiğine getirir. Filozofun yolculuğu bu yüzden hiçbir zaman tamamlanmaz; çünkü hayatın kendisi tamamlanmış bir cevap değildir.
Filozof, hayatın olağan akışı içinde varlık, bilgi ve değer problemleriyle ilgilenirken dikkati zorunlu olarak insanın uğraşılarına, tabiatla ilişkisine ve hayatı anlamlandırma çabasına yönelir. Bu dikkat derinleştikçe felsefenin yolu matematikten fiziğe, sosyolojiden tıbba, siyasetten sanata kadar uzanır.
Fakat insanı ve hayatı anlamaya çalışan felsefenin önünde iki vazgeçilmez alan vardır: etik ve estetik.
Etik, insanın en doğru şekilde ne yapması gerektiğini sorar. Estetik ise insanın neyi güzel bulduğunu, güzeli neden aradığını ve hayatı yalnızca sürdürmekle yetinmeyip neden anlamlı ve güzel kılmak istediğini sorar.
Etik, birlikte yaşamanın ahlaki zeminini kurar; estetik ise o hayatın duyarlılığını.
İnsan yalnızca doğru olanı yapmak istemez. Doğru olanın yanında güzel olanı da arar. Yalnızca adaletli bir dünya değil, içinde yaşanmaya değer fantazya bir dünya ister.
Belki de insanı yalnızca biyolojik bir varlık olmaktan çıkarıp insan yapan temel özelliklerden biri işte budur.
…
Bugün bilimin ve teknolojinin ulaştığı noktaya baktığımızda etik sorusunun neden bu kadar önemli olduğunu daha açık biçimde görüyoruz.
İnsan artık yalnızca tabiattan aldığıyla ve öğrendiğiyle yetinmiyor; tabiatın işleyişine müdahale ediyor, onu dönüştürüyor, yeni imkânlar yaratıyor. Hayatı kolaylaştıran teknolojiler geliştiriyor, hastalıkları tedavi ediyor, iletişim sınırlarını ortadan kaldırıyor. Fakat insanın yapabildiği her şeyi yapması, onu yapması gerektiği anlamına gelmiyor.
Asıl soru burada başlıyor:
Yapabiliyor olmak, yapmak için yeterli bir gerekçe midir?
Bilimin ürettiği bilgi insanlığın yararına da kullanılabilir, yıkımına da. Aynı teknoloji bir hayatı kurtarabilirken başka bir teknoloji milyonlarca insanın hayatını tehdit edebilir. Savaş endüstrisinin bilimi ve teknolojiyi hoyratça kullanması bunun en çarpıcı örneklerinden biridir.
Öyleyse mesele yalnızca ne kadar ilerlediğimiz değildir.
Nereye doğru gittiğimizdir.
Bilginin önüne değer, gücün önüne sorumluluk, imkânın önüne vicdan konulmadığında insanın ürettiği şey, pekâlâ insanın kendisine karşı kullanılabilir.
İşte etik burada devreye girer.
Etik, bilimin düşmanı değil; onun insanlıkla kurduğu ilişkinin sınırıdır. İnsan aklının yapabilecekleri ile insan vicdanının izin verebilecekleri arasındaki mesafeyi gözetir.
Çünkü insanın geleceğini yalnızca aklı değil, değerleri de belirleyecektir.
…
Fakat hayat yalnızca doğruyu bulmaktan ibaret değildir.
İnsan doğru olanı yapmak kadar, yaşadığı dünyayı güzelleştirmek de ister.
Burada estetik ortaya çıkar.
Eğer etik, birlikte yaşamanın ahlaki zeminini kuruyorsa; estetik, o hayatı yalnızca katlanılır değil, yaşanır kılan duyarlılıktır.
Estetik, insanın güzeli arama biçimidir. Bazen bir renk, bazen bir biçim, bazen bir ses, bazen de kelimelerin ulaşamadığı bir duygunun peşinden gitmektir.
Bu nedenle sanat bir lüks değildir.
İnsan yalnızca hayatta kalmak için yaşamaz. Karnını doyurmak, barınmak, korunmak elbette hayatın temel ihtiyaçlarıdır. Fakat insan bütün bunları sağladıktan sonra da tamamlanmış sayılmaz. Çünkü insanın başka bir ihtiyacı daha vardır:
Yaşadığı hayatı anlamlı ve güzel bulmak.
Sanatın gücü biraz da buradan gelir.
Tuzsuz aşın, tatsız şekerin bedenimizin ihtiyacını karşıladığını bilsek bile onlardan tat almadan doyamayışımız gibidir sanat. İnsan yalnızca ihtiyacını karşılamak istemez; tat almak, hissetmek, dokunmak, hatırlamak ve kendini ifade etmek ister.
En zor zamanlarda bile sanatın bütünüyle ortadan kalkmaması bundandır.
İnsan sevincini yalnızca “seviniyorum” diyerek anlatamaz.
Acısını yalnızca “acı çekiyorum” diyerek taşıyamaz.
Öfkesini, özlemini, aşkını, korkusunu, yalnızlığını ve umudunu bazen kelimelerin dışına taşır. Ritme, renge, çizgiye, biçime, sese sığınır.
Çünkü bazı duyguların kelimesi yoktur.
…
Sanat yalnızca müzelerde, galerilerde, konser salonlarında ya da kitapların arasında yaşamaz.
Annenin bir pastayı özenle hazırlamasında, gelinin işlediğinakışında, bir çocuğun defter kenarına çizdiği resimde, çobanın dağ başında çantasına ya da koçunun boynuzuna işlediği motifte de sanatın izini bulabiliriz.
Bütün bunların altında insanın dünyayı yalnızca kullanmak istemeyen, ona kendi ruhundan bir şey katmak isteyen tarafı vardır.
İnsan bulunduğu yere yalnızca yerleşmez; onu kendince biçimlendirir.
Bir taşın üzerine işaret koyar.
Bir duvara desen çizer.
Bir kumaşa motif işler.
Bir ağacı oyar.
Bir kaba biçim verir.
Bir eve pencere açar.
Bir bahçeye ağaç diker.
Bütün bunlarda insanın yalnızca faydayı değil, güzeli de aradığı görülür.
Belki de sanatın ilk kaynağı budur:
İnsanın dünyayı olduğu gibi bırakmak istememesi.
İnsan, elinin değdiği şeyi biraz kendisine, biraz hayalindeki kusursuzluğa yaklaştırmak ister.
Bu, kimi zaman yaratıcı olma arzusudur; kimi zaman ruhun taşması, kimi zaman da insanın kendisini aşan bir güzelliğe yönelmesidir.
Sanatın kaynağında belki de bu bitmeyen arayış vardır.
…
Bu geniş sanat evreninde müzik, insanın görünmeyen dünyaya en doğrudan temas ettiği alanlardan biridir.
Çünkü müzikte renk yoktur, biçim yoktur, elle tutulabilir bir nesne yoktur.
Müzik gelir ve geçer.
Fakat geçtiği yerde bir iz bırakır.
Bazen bir melodinin birkaç saniyesi, yıllardır unutulmuş bir zamanı geri getirebilir. Bir ses, bir insanı başka bir zamana, başka bir yere, hatta başka bir insana götürebilir.
Bu yüzden müzik yalnızca işitilen bir şey değildir.
Müzik hatırlanan, hissedilen ve içimizde yeniden kurulan bir şeydir.
Uygarlık tarihi yazıyla başlatılabilir; fakat insanın sesle ilişkisi yazıdan çok daha eskidir. İnsan henüz düşüncesini kavramlara dönüştürmeden önce seslerle ilişki kuruyordu. Korkusunu bir çığlıkla, sevincini bir haykırışla, yasını bir ağıtla, ritmini bedeninin hareketleriyle ifade ediyordu.
Müzik belki de insanın dünyayı anlamlandırmadan önce dünyayla kurduğu ilk ilişkilerden biriydi.
Tabiatın kendisi de zaten sessiz değildir.
Rüzgârın sesi, suyun akışı, kuşların çağrısı, yağmurun ritmi, gök gürültüsünün uğultusu, insanın kendi nefesi…
İnsan bütün bunları yalnızca duymadı.
Onları dinledi.
Sonra duyduklarını kendi içinde yeniden düzenledi.
Ritmiyle hayatın akışını, melodisiyle duyguların hareketini, armonisiyle birlikte var olmanın çok sesliliğini yeniden kurdu.
Bu anlamda müzik, tabiatın seslerini taklit etmekten daha fazlasıdır.
İnsanın duyduğu dünyayı kendi ruhundan geçirerek yeniden kurmasıdır.
…
Peki, müziği bu kadar evrensel kılan nedir?
Belki de cevabın bir kısmı, müziğin anlamı kelimeler kadar sınırlandırmamasında saklıdır.
Söz, anlamı belirler.
Bir şeyi adlandırır, tarif eder, yönlendirir.
Bu yüzden söz çok güçlüdür; fakat aynı zamanda anlamın sınırlarını da çizer.
Tını ise daha belirsiz, daha açık ve daha sınırsız bir alanda hareket eder.
Bir ezgiyi dinlerken herkes aynı şeyi düşünmek zorunda değildir.
Aynı ses birinde hüznü, diğerinde huzuru, bir başkasında çocukluğunu çağrıştırabilir.
Müzik, anlamı tek bir yere kapatmadan insana ulaşabilir.
Bu yüzden bana göre müziğin en saf tarafı, anlamın kelimelerle kesinleştirilmediği yerde ortaya çıkar.
Fakat burada söz ile insan sesini de birbirinden ayırmak gerekir.
Çünkü insan sesi yalnızca kelime değildir.
Bir annenin ninnisinde, bir ağıtta, bir ilahide, bir nefeste, bir yakarışta ya da yalnızca bir insanın uzaklardan seslenişinde kelimeden önce gelen bir tını vardır.
İnsan sesi hem anlam taşır hem de anlamdan önce insana ulaşır.
Belki de bu yüzden insan sesi ile enstrümanın sesi arasında kesin bir üstünlük kurmak yerine, müziğin gücünü tını ile anlam arasındaki o ince mesafede aramak gerekir.
Söz müziğe anlam kazandırabilir.Müzik ise sözü aşan bir duygu alanı açabilir.İkisinin buluştuğu yerde başka bir şey doğar.
…
Müzikteki asıl büyü belki de ritim ve tını arasındaki ilişkide saklıdır.İnsan bedeninin kendisi ritimlidir.
Kalp atar.
Nefes alır.
Uyur ve uyanır.
Yürür.
Çalışır.
Dinlenir.
Hayatın kendisi bir ritim içinde akar.
Belki de müziğin insana bu kadar doğrudan ulaşmasının sebeplerinden biri, insanın müzikte kendisine ait bir düzeni yeniden bulmasıdır.
Ritim bize hayatın hareketini hatırlatır.
Melodi duyguların yönünü taşır.
Armoni ise farklı seslerin birbirini yok etmeden aynı bütün içinde var olabileceğini gösterir.Bu açıdan bakıldığında müzik yalnızca estetik bir deneyim değildir.Aynı zamanda insanın dünyayla kurduğu ilişkinin bir modelidir.Birbirine benzeyen seslerin değil, farklı seslerin birlikte anlam oluşturabilmesi…Belki de çok sesliliğin asıl hikmeti buradadır.
Çünkü hayat da tek sesli değildir.
İnsan da değildir.
Bir medeniyet de değildir.
…
Filozoflar ve bilgeler tarih boyunca müziğin bu dönüştürücü gücünü sezmişlerdir. Müziği yalnızca bir eğlence veya rahatlama aracı olarak değil, insanın iç dünyasına dokunan bir güç olarak görmüşlerdir.Çünkü müzik insanın yalnızca kulağına değil, zaman duygusuna, hafızasına, bedenine ve ruhuna dokunur.
İnsan bazen bir müziği dinlerken neden etkilendiğini açıklayamaz.Ortada çözümlenecek bir cümle yoktur.
Bir önerme yoktur.
Bir düşünce zinciri yoktur.
Ama insan yine de etkilenir.Çünkü bazı şeyler anlaşılmadan önce hissedilir.Belki de müziğin en büyük sırrı burada saklıdır.İnsan bazen anlamadan da anlayabilir.
Felsefe sorar.
Etik sınar.
Estetik arar.
Müzik ise bütün bunların arasında, insana hissettirir.
…
Sonunda felsefeden müziğe uzanan yolun aslında birbirinden kopuk alanların yolculuğu olmadığını görürüz.
Felsefe insanın hakikati arayışıdır.
Etik, hakikatin davranışa dönüşmesidir.
Estetik, insanın hakikati güzellikte aramasıdır.
Sanat, bu arayışın görünür ve duyulur hâle gelmesidir.
Müzik ise insanın görünmeyeni sesle aramasıdır.
Ve tını…
Tını, belki de anlamın henüz kelimeye dönüşmediği yerde başlar.
İnsan bazen bir şeyi anlatamaz. Ama bir ses çıkarır.
Bazen söyleyecek sözü yoktur. Ama bir ezgi mırıldanır.
Bazen yalnızdır.Bir müzik açar.Ve o anda yalnızlığının içinde başka bir varlığın sesini bulur.Belki müziğin insan için taşıdığı büyük anlam budur.
Felsefe hayatı anlamaya çalışır.
Etik, o hayatı doğru yaşamayı.
Estetik, güzel yaşamayı.
Müzik ise bütün bunların içinde yaşadığını hissetmeyi öğretir.
Bu yüzden müzik yalnızca duyulan bir ses değildir.İnsanın kendisiyle, başkalarıyla ve içinde yaşadığı büyük varlıkla kurduğu görünmez bağlardan biridir.
Bazen bir fısıltıdır.
Bazen bir ağıt.
Bazen bir dua.
Bazen bir fırtına.
Bazen de hiçbir kelimeye ihtiyaç duymadan insanın içine yerleşen tek bir tınıdır.
Ve belki insan, kendisini en çok da o tını sustuğunda duyar.
Yeni yorum ekle