Boşluk Payı
I
Dördüncü gişedeyim, on dokuz yıldır.
Kasım öğlelerinde salonun ışığı ıslak yünün rengini alır, kalorifer pencerenin altındadır, gişelerin sırtı ona dönüktür, paltolar kurudukça salon ağırlaşır ve insan kendi kokusunun içinde sırasını bekler. Numara makinesi dokuzda çalışır. Mürekkep şeridi yıl ortasına doğru solar, rakamların içi açılır, kışın gelen adamın elindeki kâğıtta yedi yediye benzemez; kimse şikâyet etmez, herkes numarasını ezberden söyler.
Altı gişe var: birden üçe kadar teyit, dört ve beş uyumsuzluk, altıncısı ilk beyanlar. Altıncıya genç memur oturtulur. Orada iş sorulmaz, anlatılır.
Teyit kısa iştir. Adam gelir, on yıl önceki metnin altına imzasını atar, memur iki imzayı yan yana tutar, aradaki boşluğa bakar, mühür iner, adam çıkar. Ortalama dokuz dakika sürer.
Öğleden sonrası uyumsuzluğa kalır.
Formun adı “beyan uyumsuzluğu bildirimi”dir. Halk düzeltme der. Düzeltmeyi biz yaparız, onlar istemez.
Bildirimi alınca ilk bakılan yer kesişme hanesidir. Hane boşsa doldurulur, iki ve altındaysa dosya yukarı çıkar, üstündeyse söyleyeceğim cümle bellidir ve günde beş altı kez söylerim: yeniden açma, kesişen bütün beyanların imzasıyla olur.
Kapak ineli yüz kırk bir yıl oldu. Havzada on iki bin altı yüz hane var, sayı değişmez; ocak tahsisi, su çizelgesi, üst hava payı, hepsi haneye bağlıdır, hane de beyana. İnsan on dokuzunda oturur, üç satır yazar: nerede kalacağını, kiminle, ne iş yapacağını. On yıl sonra gelir, altına imzasını atar.
Üç satır.
Bizde anlatırlar: bir kadına üç dilek verilmiş, ilkini acıkınca harcamış, bir tabak sucuk. Kocası kızmış, sucuk burnuna yapışsın demiş, ikincisi de gitmiş. Üçüncüyü ikincisini geri almak için harcamışlar. Masal orada biter. Ellerinde yalnız sucuk kalır ve çocuklar güler.
Karolar gişelerin önünde aşınmıştır; altı gişe, altı leke. Lekeler her yıl bir parmak büyür, kimse ölçmez. İnsan durması gereken yerde durur.
II
Numarasını yazdım, formu aldım, kesişme hanesi boştu.
“Burayı dolduracaktınız.”
“Kaç tane olduğunu bilmiyorum.”
Baktım. Dört.
Adı Cevdet’ti, ciltçi eliydi eli, tırnak diplerinde kurumuş tutkal vardı, başparmakta bıçak izi vardı, paltosunun cebinden mukavva köşesi çıkıyordu. Babasının dükkânı sicil defterlerini ciltler. Bu salonda duran ne varsa onun evinden geçmiş, altına imza attığım kapaklar dahil.
Beyanını on dokuzunda vermiş, üç satır: aşağı mahallede kalacağını, Nurhan’la birlikte yaşayacağını, babasının dükkânını sürdüreceğini yazmış. Dosyada Nurhan’ın kaydı da vardı, onun beyanı iki yıl önce yeniden açılmıştı, kesişmesi ikiymiş.
“Ben imzaladım,” dedi.
“Üçüncü gişede.”
“Evet.”
İmza, kesiştiği beyanın açılmasına rızadır; imzalayanın kendi metni değişmez. Bunu söylemedim. Formun arkasında yazıyor.
“Ne yapmam gerekiyor?”
“Dört imza.”
Formu katladı, mukavvanın arasına koydu, kâğıdı ezmeden taşımayı bilen bir adamdı, kışın altı ay karşımda oturdu.
III
İkinci gelişinde formun kenarı yırtıktı, üçüncüde düzdü, dördüncüde hanelerin sırasını ezbere biliyordu, ikinci sayfayı çevirmeden dolduruyordu, bizim yaptığımız gibi. Bir insanın bir kurumun eline benzemesi altı hafta sürüyor.
İki imza getirdi. Kayınvalidesi imzalamıştı, ortağı Rasim imzalamıştı. Üçüncü, Rasim’in oğluydu, dükkânı devralacağını beyan etmişti, kesişmesi altıydı. Dördüncü Nurhan’dı.
Nurhan bir kere geldi, camda ilk buğu, öğleden sonra, yalnız, numara almadan, gişeye yanlamasına. Bir eldivenini çıkarmış, birini çıkarmamıştı.
“Benim imzam onun beyanını mı açar,” dedi, “benimkini mi kapatır?”
“Onunkini açar.”
“Benimki ne olur?”
“Kalır.”
Başını salladı. Bir şey soracakmış gibi durdu, sormadı, çıkarken kapıyı tuttu, arkasından gelen kadın geçsin diye. Beyanını okumuştum. İki satırdı, ikisi de kısaydı, ikisinde de fiil aynıydı.
Sonra kar yağdı ve Cevdet’in omzunda eridi, koyu bir hat bıraktı, kömür pusulasını o hattın altından çıkardı.
“İki kişilik geliyor.”
“Tek kişiliğe çevirmek uyumsuzluk sayılır.”
“Biliyorum,” dedi.
Bildiğini biliyordum. Söyletmek için sormuştu. İnsan bazen bir cümlenin kendi ağzından değil, resmî bir ağızdan çıkmasını ister; o zaman cümle onun suçu olmaz. Pusulayı geri verdim. Dosyaya girmez, tahsis işi başka şubenin.
O hafta Sabri üçüncü gişede iki saat boş oturdu. Otuz iki yıllık memurdur, öksürüğü kışın kapıdan duyulur, çekmecesinde teneke kutuda kesme şeker tutar, kimseye vermez, kendi de yemez, açar kapatır.
“Teyitler kısaldı,” dedim.
“İyi ya.”
“İlk kayıtlarda kırk yedi dakika sürüyormuş.”
“Eskiden herkesin vakti varmış. Şimdi çocuklar akıllı. Kısa yazıyorlar, kısa bitiyor.”
Kutuyu kapattı. Sesi salonun öbür ucundan döndü.
IV
Memur kendi gişesinde teyit veremez, üçüncüye geçtim, camın öbür tarafında durdum, ilk kez oradan baktım: dışarısı loş, içerisi aydınlık, on dokuz yıldır insanlara bu ışığın içinden bakmışım.
Sabri iki imzayı yan yana tuttu, aradaki boşluğa baktı, mühürledi.
Benimki sekiz dakika.
Metinde iki satır var. On dokuzumda üç yazmışım, üçüncüsünü gişede kendi elimle çizmişim, o günkü memur kesişme sayısını söylemiş olmalı, öyle yapılır, ben de söylerim. Çizilen satır teyide geçmez. Müsveddeler saklanmaz.
Kalemin ucunu dişliyordum o zaman, sonra bıraktım, ne zaman bıraktığımı da bilmiyorum. Kâğıdı tutan elimin üstünde ışık vardı, pencere sağdaydı, memur bir şey söyledi, bir sayı söyledi, ben çizdim ve çizerken içim rahatladı; rahatladığını hatırlıyorum, ne çizdiğimi hatırlamıyorum. Perihan tencerenin kapağını kaldırdı, gözlüğü buğulandı, çıkardı, önlüğüne sildi, taktı, cam yine buğulandı. Üç kez yaptı.
“Ne yazdığımı hatırlamıyorum,” dedim.
“Kimse hatırlamıyor.” Kapağı kapattı. “Ben de hatırlamıyorum.”
Hatırlamadığını söylerken yüzü, bir şeyi hatırlamayan insanın yüzü değildi.
O gece uyumadım. Uyumsuzluk gişesinde on dokuz yıl oturmuş bir adamın merak edeceği tek şey vardı ve ben on dokuz yıl merak etmemiştim.
Çizilen satır nereye gider.
V
Örgü Dairesi bodrumdadır. Memur girebilir, izin kâğıdıyla, yalnız kendi teli için.
Rıfat orada otuz yıldır, bir kulağı duymaz, o yüzden yüksek konuşur, konuştuğunu duymadığı için de az konuşur; eldiveninin parmak uçları kesik, kesik kenarlar teker teker dikilmiş, dikişler ayrı iplerle, en eskisi renksiz. Lambayı benim taşımamı istedi. Elleri titriyor.
Tavan alçak, hava soğuk değil, durgun. Teller tavandan zemine gerili, sıra sıra, on iki bin altı yüz tel; aralarından geçilmez, koridor kenardadır, lamba yürüdükçe teller birer birer görünür ve arkada kalanlar söner. Bütünü hiç görünmez. Bütünü görmek diye bir şey yok, bunu sonradan anladım: bütün, ancak sayıyla görülüyor.
Telimi buldu. Makarayı çevirdi. Tel bir parmak geldi, durdu.
“Cevap bu. Otuz bir çizgi.”
Okuma bir çizgi ister. Boşluk bir çizginin altına inerse tel çekilmez, çekilmeyen tel okunmaz, okunmayan beyan hane hakkını ispat etmez.
Aynalı mili verdi, ucunda iki ayna var, biri eğik; teli yandan değil kendi hizasından görüyorsun, insan kendi telini ancak böyle görür, boyu yetmez.
On dokuzuncu yılın hizasında iki düğüm vardı. Bir de büküm.
“Bu ne?”
“Büküm.”
“Düğüm müydü?”
“Atılmış, çözülmüş.” Omuz silkti. “Bükümler sayılmaz.”
“Ama duruyor.”
Duyduğunu sanmıyorum. Tel bükülmüş, açılmış, düzelmiş, düzlüğünde bir hafıza kalmış; kâğıdı ışığa tuttuğunda silinmiş kalemin izinin görünmesi gibi. Bükümün olduğu yerde boşluk, komşu tellere göre iki çizgi eksikti.
Gişede çizilen satır örgüye geçer. Evde silinen geçmez.
Rıfat çayı iki bardakta getirmeye başladı, ikincisini isteyip istemediğimi sormadı, ben de içtim, o anlattı: gündüz dokuyup gece söken bir kadın varmış, birini beklermiş, dokuduğu bitmesin diye her gece sökermiş. Kimse sormaz, dedi, o kumaş nerede. Hiçbir yerde. Sökülen kumaş kalmaz, kadın kalır.
Yirmi altı gece indim. İzin kâğıdını Sabri imzaladı, sormadı. Saydım, elle saydım, üç kez baştan aldım.
Kuruluşta her tele dört yüz çizgi verilmiş, adı kuruluş payı, kayıtlarda böyle geçiyor, kimse ne demek olduğunu sormuyor. Kalan ortalama otuz bir çizgi. Kuruluşta ortalama kesişme bir virgül dört, şimdi beş virgül dokuz. Kuruluşta ortalama beyan dokuz satır, şimdi iki virgül bir.
Sonra aritmetiği yaptım. Yanlış çıksın diye üç kez yaptım.
Kısalma tesadüf değil. Kesişmesi az olsun isteyen kısa yazar, ama herkes kısa yazınca herkes aynı şeyi yazıyor: kalacağım, sürdüreceğim, bakacağım. Üç fiil bütün sicilin dörtte üçünü tutuyor. Aynı şeyi yazanlar kesişir, kesişme artınca sonraki kuşak daha kısa yazar, daha kısa yazınca daha çok kesişir.
Düğüm boşluk yer. Büküm de yer. Çekilen her beyan, çekilmekten vazgeçilen her beyan ödenir.
Teyitlerin kısalmasının sebebi çocukların akıllanması değil, örgünün oynamaması. On dokuz yıldır gişede söylediğim cümle bir kural değil, bir ölçüm. Ben kimseyi geri çevirmiyorum, telin kaç çizgi kaldığını okuyup söylüyorum.
Boşluk bir çizginin altına iner: otuz yedi yıl. Artı eksi dört.
VI
Raporu verdim, yirmi bir sayfa, ekleriyle otuz dört. Bir hafta içinde salon ikiye ayrıldı; kimse ayırmadı, kendiliğinden oldu, öğle aralarında masalar kaydı.
Altıncı gişedeki çocuk, Sinan, üç gece şubede kaldı, kendi hesabını yaptı, benimkinden iki yıl kısa çıkardı, doğrusu da onunkiydi, ayakta konuşuyordu, hiç oturmadı.
“Havza kalsın. Beş kuşak sonra biri gelsin, makarayı çevirsin, tel gelsin, kim olduğumuzu okusun. Bir adamın karısını değiştirmesinden büyük iş bu.”
Tahsis şubesinden Bedia yazdı, sonra geldi, kalın paltosunu çıkarmadan konuştu, kırk beş dakika kaldı, terledi, çıkarmadı.
“Kimin adına saklıyorsun? Doğmamış adamın adına. Ben doğdum. Aşağı mahallede iki oda, rutubet, on bir yıl. Kalan neyse bugün bölüşülsün, herkese bir açma hakkı, sonrası sonrasının.”
“Dört yıl sürer,” dedi Sinan.
“Dört yıl benim yıllarım.”
İkisi de yanlış. Açmayı durdurursan bükümler kalır, on dokuzunda gişede satırını çizen çocuk boşluğu yine yer, kimse ona bir şey vermemiş olur ama hesap yine işler. Hepsini bugün harcarsan yıl otuz yediden dörde iner. İkisine de yazdım.
Sinan bir daha konuşmadı benimle. Selam verdi, konuşmadı. Bedia paltosunu düzeltirken, “Sen de kendi kızını düşün,” dedi. Kızım o zaman on sekizindeydi.
Müdüriyet nisanda cevap verdi. Zarftan çıkan şey rapor değildi, formdu.
Raporum, sicil tanımına ilişkin beyan uyumsuzluğu bildirimi olarak kaydedilmiş. Kesişme hanesi doldurulmuş. Hanede rakam yok, iki kelime var: bütün sicil.
Altında benim cümlem yazıyordu. Yeniden açma, kesişen bütün beyanların imzasıyla olur.
Formu okudum, katladım, çekmeceye koydum. Doğru işlem yapılmıştı.
VII
Cevdet martta gelmedi, nisanda da gelmedi.
Mayısta konut izinleri yenilendi, listeyi ben okudum, izin iki kişilik çıkmıştı, ikinci imza atılmıştı, isim beyandakiyle aynıydı. İmzayı dosyadakiyle karşılaştırmak benim işim. İkisini yan yana tuttum, aradaki boşluğa baktım. Uydu.
Dosyaya uyum kaydı düşülmüştü, ekler çıkarılmıştı, yeniden açma talebi kapanınca çıkarılır. Dosya inceldi. Elimdeki ağırlık değişti; insan bunu parmağından anlar.
Onu çarşıda gördüm, sırtında bez, bezin içinde kâğıt topu, ağır. Durdu, yükü omzunda düzeltti. Yüzü kışın gördüğüm yüz değildi ya kilo almıştı ya ışık yazdı.
“Rasim’in oğlu ortak oldu. İyi çalışıyor çocuk.” Sonra güldü. “Sizin salonun defterleri bu yıl bende.”
“Kolay gelsin.”
“Kömür yine iki kişilik geldi,” dedi. Şaka yapıyordu. Şaka yapabilen bir adamdı, bunu o gün öğrendim.
İki adım gitti, döndü, sesini yükseltmedi.
“Dört tane olduğunu siz söylemiştiniz.”
“Evet.”
“Söylemeseniz de dörttü.”
Otuz bir çizgi diye bir şey olduğunu ona anlatmadım. Kendi telinde de büküm vardır, on dokuzunda değil kırkında, onu kimse sayıya katmıyor.
VIII
Kızım haziranda on dokuzunu doldurdu. Adı Nihal. Müsvedde formunu şubeden ben aldım, ücretsizdir, üstünde “örnektir” damgası vardır.
Mutfak masasında doldurdu. Pencere açıktı, akşam uzuyordu, ışık masanın kenarından çekile çekile gidiyordu, çay bardağı formun üstüne halka bırakmasın diye tabağa aldım. Kalemin ucunu dişliyordu.
“Kaç satır yazayım?”
“Üçünü de yazabilirsin.”
Yazdı, uzattı. İkinci satırda bir isim vardı, üçüncüde bir şehir, şehirde bir okul. Su mühendisliği. Üst havza şubesi iki yılda bir on iki kişi alıyor, sınavla.
“İkincisi kesişme sayar. Üçüncüsü de.”
“Kaç eder?”
Söyleyebileceğim başka şeyler vardı: otuz yedi yıl vardı, artı eksi dört, o zaman elli altı olacağı vardı, gişede çizilenin örgüye geçtiği evde silinenin geçmediği vardı ve bunu ona söylemek bir baba olarak yapabileceğim tek hesaplı şeydi, hesabın toplam içindeki karşılığı bin çizgide iki çizgiydi.
“Onunkilerle beraber beş altı,” dedim.
Kalemi bıraktı. Silgiyi aldı.
Önce üçüncü satırı sildi, sonra ikinciye döndü, ismi sildi, birlikte yaşayacağımı sildi, yerine kalacağım yazdı; üçüncüyü ikincisini geri almak için harcadı ve masal orada bitmedi, kâğıt o kadar silmeye gelmez, ortası inceldi, ışığa tutunca kalemin eski izi görünüyordu. Silgi küçüldü, köşesi yuvarlandı, parmağının arasında kaymaya başladı.
Temiz formu önüne çekti, iki satırı geçirdi, alta imzasını attı. İmzası kısa. Bir kez sesli okudu; memurlar da öyle yapar, kimse öğretmez.
Kısa yazmıştı. Rahattı.
Silgi kırıntıları masaya dökülmüştü, avucumla topladım, o yazarken elimde tuttum, bitirdiğinde çöpün üstünde açtım; avucumun içi terlemişti, kırıntılar birbirine yapışmıştı, tek parça düştü.
Perihan kapıda duruyordu, ne zamandır bilmiyorum.
“Sayıyı söyledin.”
“Söyledim.”
“Babam da bana söylemişti.”
Durması gereken yerde durdu.
Müsvedde masada kaldı.
IX
Bunu örnek forma yazıyorum, arkasına, küçük yazıyla, üstünde “örnektir” damgası var, müsveddeler saklanmaz. Müdüriyete verdiğim rapor kesişme hanesi dolu olduğu için kapalıdır, açılmayacaktır; açılmasını isteyen ben de kesişenlerdenim.
Bir gün biri makarayı çevirecek, tel gelmeyecek. Salonda iki imza yan yana tutulacak, aradaki boşluğa bakılacak, mühür inecek, kimse bir şey anlamayacak, çünkü mühür telin cevabını değil iki imzanın benzerliğini onaylar ve benzerlik o zamana kadar tamamlanmış olacak, herkes aynı iki satırı yazıyor olacak. Teyit bitmeyecek. Bir dakika bile sürmeyecek.
Rıfat’ın masalları hiçbir yere kaydedilmiyor, bunu geç fark ettim; sucuk üç dilekle beraber, gündüz dokuyup gece söken kadın, hiçbiri düğüm atmıyor, hiçbiri çizgi yemiyor, ağızdan ağıza geçen tek arşiv bu ve hiçbir hane hakkını ispat etmiyor. Bedia’ya söyledim. “Masalla rutubet kurumuyor,” dedi. Haklı. Sinan’a söylemedim.
Bir kadın anlatılır, kırk gece anlatmış, sabah gelmesin diye. Sabah yine geldi. Kadın kalmış mı, bilen yok. Masalı bilen var.
Kuruluşta bize dört yüz çizgi verildi. Verenler bunu, biz kımıldayalım diye verdi. Kımıldamak boşluk yer: aşağı mahalleden yukarı taşınmak yer, ortak olmak yer, ayrılmak yer, ayrılmaktan vazgeçmek de yer. Yüz kırk bir yılda üç yüz altmış dokuz çizgi harcandı ve harcayan kötü niyetli kimse yoktu. Harcayan, yaşamış olmaktı.
Sicil bir ceza değil. Sayaç.
Şaşılacak yer şurası: bir zamanlar üç satır yazılabiliyordu. Bir insan on dokuzunda oturup olmayan bir şehri, olmayan bir okulu, henüz tanımadığı birini kâğıda geçirebiliyordu ve örgü buna dayanıyordu. Boşluk vardı. Boşluk olduğu için satır vardı.
Bükümler sayılmaz. Ama duruyor.
Kızımın müsveddesi masada. Kaldırmadım. Öğleye doğru ışık ortaya gelir, kâğıdın ince yerinden geçer, orada bir şehir durur.
Dördüncü gişedeyim, on dokuz yıldır.
Yeni yorum ekle