Tanrıyı da Kaybetmek

Edebiyat

Tanrıyı da Kaybetmek

Riyakâr çığlıklarımız var artık. Dudaklarımızdan değil, zihnimizden yükseliyorlar. Birbirimizin yüzüne bakarken masum, sırtımızı döndüğümüz anda ise hesapçı kesiliyoruz. Oysa duygular gizlenemez sanıyorduk. Şimdi ise insanların göz bebeklerine baka baka saklayabiliyoruz her şeyi. Verilmesi gereken tepkileri erteliyor, kararlarımızı telaffuz etmiyor, yaşamayı sayısız kez reddediyoruz. 
Nereye hapsediliyor bütün bu ihtimaller? Nerede feda ediliyor yaşanmışlıklar ve neden kimse bunu tam olarak açıklayamıyor? 
Yüz yüze konuşmaya olan bağlılığımızı kolektif biçimde yok ettik. Garip olan şu ki, artık gerçek duyguları taşıyabilecek içsel alanlarımız da kalmadı. Buna rağmen kırgınlıkları, öfkeleri, özlemleri içimize sıkıştırmaya devam ediyoruz. İnsan bazen kendi içinde bile yaşayacak yer bulamıyor. 
Alan daraldıkça anlam da çürümeye başlıyor belki. Bu yüzden bazı cümleler boğazımıza kadar geliyor ama dışarı çıkamıyor. Sonunda hissedilen şeyler bile tanımsız ve garip parazitlere dönüşüyorlar. Sadece taşıyanı kemiren bir parazite.. 
Bir de “doğru zamanı” bekleyenlerimiz var. Peh. 
İçinde gerçek duygu kalmayan konuşmaların, ertelenmiş yüzleşmelerin ya da geç kalmış sevgilerin gerçekten “doğru” bir zamanı olabilir mi? Davranışlarımızın nesi doğru ki zaman kusursuz bir anda önümüze düşsün? Belki de bu yüzden hiçbirimiz o meşhur “doğru anı” yakalayamıyoruz. 
Evet, biriktirdiklerimiz var fakat çoğunu içimizde çürütmeyi seçiyoruz. Kırgınlıklarımızı sessizce büyütüyor, arkadan konuşmayı yüzleşmeye tercih ediyoruz. Kimse kimseye düşünmeden açılamıyor artık çünkü seçimlerin bedeli ağır geliyor insanlara. Bu yüzden alanı olmayan duyguların altında eziliyoruz ve kazandığımızı sandığımız insanları, yavaş yavaş kaybediyoruz. 
Çoğu zaman Tanrı’yı da. 
Buse Gülin 

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.