Sen Hangi Aytmatov'sun?

Felsefe

Sen Hangi Aytmatov'sun?

İhsan Kurt

 

 

Moskova'nın kasvetli kış gökyüzü, yazarlar programının toplandığı binanın camlarından içeri solgun bir ışık süzülüyordu. Koridorlarda dolaşan, bir köşede kitap okuyan, bazıları ise sessizce düşüncelere dalmış yazarlar, hep birlikte o büyük ailenin küçük ama gururlu fertleri gibiydiler. Cengiz Aytmatov, kalabalığın arasında durmuş, etrafını izliyordu. Henüz otuz yaşında bir gençti; Kırgız bozkırlarından kopup gelmiş, adı ise sadece birkaç dergi sayfasında duyulmuş bir yazar. Cemile'yi yazalı henüz birkaç yıl olmuştu. O hikâye ki, onun ilk gerçek çığlığı olmuştu edebiyat dünyasına.

Tam o sırada, kalabalığın içinden iri yapılı, gümüş saçları ve derin bakışlarıyla dikkat çeken bir adam ona doğru yürüdü. Adamın yüzünde hem bir merak hem de tanıdık bir şeyler arıyormuş gibi bir ifade vardı.

"Sen hangi Aytmatov'sun?" diye sordu adam, sesi kalın ve tok. Sesiyle birlikte etraftaki konuşmalar bir an için sustu sanki.

Cengiz, bu beklenmedik soru karşısında bir an duraksadı. Kim bu adam? Neden onun soyadını bu kadar dikkatle inceliyordu?

"Törökul Aytmatov'un oğluyum," dedi, sesinde hafif bir titreme, içindeki merak ve gurur bir arada.

Adamın yüzü birdenbire değişti. Gözleri parladı, dudaklarında geniş bir gülümseme belirdi. Bir an için sanki yıllar öncesine, çok uzak diyarlara, belki de Almatı'nın dar sokaklarına ya da Frunze'nin tozlu yollarına dönmüş gibiydi. Issık Göl’e beraber gittikleri günleri hatırladı. Ardından hiçbir uyarı vermeden, en içten bir davranışla Cengiz'i kollarının arasına aldı. Sıcak, samimi, kollar, neredeyse babacan bir kucaklama ile ona sarılmıştı.

"Biliyordum," dedi adam, hâlâ Cengiz'i bırakmadan. "Tahmin ediyordum, biliyordum senin o olduğunu. Törökul'la yıllar önce, gençliğimizde, Kırgızistan'ın dağlarında birlikte yürümüştük. O dağların havasını, o toprakların kokusunu birlikte solumuştuk. O günler...Daha sonrası…" Sesi bir an için kısıldı. Bulutlar örttü kelimelerini. "...o günler hâlâ içimde yaşıyor."

Cengiz, bu beklenmedik karşılaşmanın, içten gelen konuşmaların ağırlığını hissetmeye başlamıştı. Babasının geçmişinden, onun gençlik yıllarından, o mistik ve uzak dünyadan hiç bu kadar somut bir anı yaşamamıştı. Mezarının yerini bile bilemediği babası hatırlatılınca durgunlaştı. Karşısındaki adam, babasının en yakın arkadaşı Muhtar Avezov ’du. Adını elbette duymuştu; Kazak edebiyatının dev ismi, romanlarıyla ve hikayeleriyle Asya'nın dört bir yanında tanınan bir ustaydı o.

Muhtar Avezov, geri çekildi ve Cengiz'i baştan aşağı süzdü. Gözlerinde sevgiyle bakan bir inceleme hem de bir takdir vardı.

"Senin hikayelerini okudum," dedi, sesi artık daha sakin ama yine de heyecanlı. "Cemile'yi okudum. O hikâye... o hikâye beni çok derinden etkiledi. Sadece bir aşk hikâyesi değil o, bu bir miras, bir ruh, bir toprak. Sen yazmayı biliyorsun genç adam. Bu kabiliyet, bu bakış... bu sende var."

Cengiz, bu sözler karşısında ne diyeceğini bilemedi. Yıllardır yazıyor, çabalıyor, kendi sesini arıyordu. Ama bir ustanın, bir büyüğün, babasının arkadaşının ağzından bu sözleri duymak... Bu onun için dünyaların birleşmesi gibi bir şeydi.

Moskova'nın o soğuk günlerinden sonra, Muhtar Avezov, Literaturnaya Gazeta'nın bürosunda masasının başına oturdu. Kalemi elinde, gözleri önünde Cengiz'in yüzü, kulağında ise Cemile'nin hikayesi vardı. O yazdığı makale, sadece bir edebi eleştiri değildi; bir vedaydı, bir tanımaydı, bir müjdeydi. Sayfalar arasında Cengiz Aytmatov'un ismini kazıdı, onun sesini, onun damgasını Moskova'nın edebiyat çevrelerine duyurdu.

Ama hikaye orada bitmedi. Muhtar Avezov'un bir dostu vardı, Louis Aragon. Fransız edebiyatının dev ismi, sürrealistlerin prensi, kelimelerin büyücüsü. Aragon'un eşi Rus'tu ve bu evlilik, onun Rusça ‘yı neredeyse ana dili gibi konuşmasını sağlamıştı. Bir gün Avezov, Aragon'a bir paket uzattı. Paketin içinde Cengiz Aytmatov'un Cemile'si vardı.

1958 yılının o bahar gününde, Louis Aragon, Kırgız bozkırlarının sesini kendi dilinde, kendi kelimeleriyle okudu. Sayfaları çevirdikçe, gözleri parladı; her cümlede bir doğa, her satırda bir aşk buldu. Eseri bitirdiğinde, eli titriyordu. Hemen kalktı, çalışma odasına geçti ve Fransızcaya çevirmeye başladı. Kelimeler, sanki kendiliğinden akıyordu. Öyle ki Aragon'un kalemi, Aytmatov'un ruhuyla dans ediyordu.

Çeviri bittiğinde, Aragon yazdığı önsöze baktı. Bir an duraksadı. Sonra kalemi aldı ve şu satırları yazdı:

"Shakespeare'in Romeo ve Juliet'i kadar güzel bir eser. Dünyanın aşkı anlatan en güzel hikâyesi..."

O cümleler, bir fırtına gibi esti edebiyat dünyasında. Arkasından gelen övgüler, makaleler, konuşmalar. Bundan sonra birçoğu Cengiz Aytmatov'un kapısını çaldı. O geceden sonra, genç Kırgız yazarın adı artık sadece birkaç dergi sayfasında değil, dünyanın en prestijli edebiyat çevrelerinde anılıyordu. Onun kaleminin gücünü, onun eserinin güzelliğini en büyük yazarlar, gerçek edebiyatseverler de görmüştü artık.

Cengiz Aytmatov, o geceden sonra bir roket gibi yükseldi. Ama roketin yakıtı, onun kendi yeteneği, kendi emeği, kendi gerçeğiydi. Eser iyi olmasaydı, ne kadar övülürse övülsün, sonunda sadece boş bir ses kalırdı. Ama Cemile öyle bir eserdi ki, dillerin ötesine geçti, dünyanın 170 dilini dolaştı, kalplere dokundu, zamanın ömrünü aştı. Dolayısıyla o gece, Moskova'nın o küçük yazarlar programında, Muhtar Avezov'un sorusu, "Sen hangi Aytmatov'sun?", aslında sadece bir kimlik sorusu değildi. O, bir köprünün kurulduğu andı. Geçmişle geleceğin, babayla oğlunun, Kırgız bozkırlarıyla dünya edebiyatının buluştuğu o kutlu an.

 

 

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.