Ses/Siz

Kültür

 

Ses/Siz

Berrin Müzeyyen ALPAY

Güneşli bir pazar sabahı, hele de mevsimlerden baharsa, bütün hafta boyu iş ve trafik stresiyle cebelleşen herkes için istisnasız ilâhî bir ödül niteliği taşır. O sabah ben de bu ilahi ödüle mazhar olabildiğim için önce şükredip sonra da keyfini çıkarmak için heyecanla hazırlık yapmaya başladım.

Kütüphanemden neredeyse başucu kitabı haline getirdiğim dünya klasiklerinden bir kitap seçtim, ardından klasik romanlardaki ölümsüz aşkların notası olabilecek tek bir plağı aradım; Schubert’in Serenad’ı.Bu lirik eserin hiçbir notasını kaçırmamak için ivedilikle mutfağa koştum, dumanı üstünde kahvemi de alıp kanepeye uzandım. Kahvenin kokusu notalarla sarmaş dolaş tavana yükselirken ruhumu saran büyülü, uzuncümlelersalonda dünyanın en zarif, en eşsiz dansını ediyordu. Paragrafların arasında heyecanım bir doruklara tırmanıp bir vadilere iniyor,  sonraki sayfaya geçmek için acele ediyordum.

Müziğin, kahvenin ve kelimelerin sarmalında topaca sarılmış bir ip gibiaşağı iniyor, hiç beklemediğim anda yukarı çıkıyordum. Hafifçe başım dönüyor, içimde harfler birbirine karışıyor, sanal bir bulmaca karesi gibi yer değiştire değiştire en anlamlı kelimeyi bulmaya çalışıyor, kelimeler birbirine ulanarak yeni cümleler kuruyor, bu cümlelerden bana ait paragraflar oluşturmaya zihnimi gebe bırakıyordu.Kendimi Cioran’ın “Bir yalnızın başka bir yalnızla yüz yüze gelmesi; en büyük yalnızlıkla, Tanrı’nın yalnızlığıyla karşı karşıya gelmek; Tanrı’yla buluşmak” dediği olağanüstü dakikalariçinde hissediyordum. Pek nadir gelen bu ilham anlarını kaçırmamak için etrafıma bakınıp uzanabileceğim en yakın yerde kâğıt kalem aradım, bulamayınca cebimdeki peçeteye aklımdaki cümleleri hızlı hızlı hiyeroglif gibi nakşetmeye başladım.

Birçok ünlü yazarın ilham anlarında boş sigara paketlerine, peçetelere cümlelerini; ünlü müzisyenlerin fatura kâğıtları arkasına notalarını yazdığını hatırlayıp gururumu okşamayı da ihmal etmedim. Kendimi o kadar kaptırmıştım ki; sanki ayaklarım yerden kesilmiş, ben gökyüzünde yumuşacık, bembeyaz bir bulut üzerinde, bir daha asla yakalayamamak korkusuyla kelime avına çıkmış, tuttuğum bütün yıldızlardan parlak cümleler kuruyordum. Öncesinde hiç kurmadığım ve belki sonrasında da kuramayacağım, dimağımda tat bırakan, yepyeni anlamlar yakalıyordum. Yakaladıkça heyecanım bir kat daha artıyor daha fazlası için hırslanıyordum. Yenisini, daha iyisini, daha kurallısını, daha anlaşılır olanı, daha, daha istiyordum ki peçetede boş yer kalmadı.

İstemeye istemeye yerimden kalkıp küçük notlarımı kaydettiğim defterlerimden birini arayıp buldum. Sayfalarını hızla çevirip boş sayfaların olduğu yere geldim. Kalemi elime aldım ama aklıma yazdığımı sandığım son cümlenin ne olduğunu hatırlayamadım. Zihnimi kolaçan ettim, her şey uçup gitmiş, yazacak tek bir kelime kalmamıştı. Yazdıklarımı tekrar tekrar okudum, ne yazık ki yeni bir cümle kuramadım.Cioran haklı, yazmak gerçekten de içsel bir sefalet diye düşündüm.Kâğıdı kalemi fırlattım, pencereyi açtım, kuş cıvıltılarını dinledim, ağaçların yeni patlamış beyazlı pembeli tomurcuklarını izleyerek içime yeniden coşku depolamaya çalıştım. O sırada nereden geldiğini anlamadığım bir ses ya da sesler duydum. Önce etrafa, ağaçların olduğu yere doğru baktım. Parkta oynayan birkaç çocuk dışında o sesi çıkarabilecek kimse yoktu. Komşularımdan birinin bana seslenmiş olabileceğini düşünüp bahçe kapısını açtım. Orada da kimsecikler yoktu. Aramaktan vazgeçip kahvaltımı hazırlamaya koyuldum.

Tizden basa, bastan tize; baritondan tenora, altodan sopranoya değişik tonlarda sesler iki kulağım arasında keman yayı gibi gidip geliyordu. Belliydi ki dışarıdan gelen bir şey değildi, her ne oluyorsa içeride oluyordu. Etrafımdaki eşyalara şüpheyle bakmaya başladım, unutmamak gerekir ki maddenin ruhu diye de bir şey vardı. En azından eski şaman inanışları ya da simyacılara göre böyleydi. Eşyaların hiç biri henüz hareket etmiyor ve konuşmuyordu. Mutfağı, banyoyu,  yatak odasını tek tek dolaştım, her şey normal görünüyordu. Salona yaklaşınca kulağım uğuldamaya başladı. İnişli çıkışlı ses frekanslarından çizgi grafikler gözlerimin önünde titreşip durdu. Salona girdiğimde her şey yerli yerindeydi. Plak susmuş yerini saatin tik tak tik tak seslerine bırakmıştı. Ama ses ya da gürültü; adı her neyse halen devam ediyordu. Bir an salondaki bazı eşyalara yaklaştıkça seslerin arttığını hissettim. Aklımı kaçırmamak için sesin kaynağını bulmak zorundaydım. Cesaretimi toplayıp önce kütüphaneye yaklaştım, elime bir kitap aldım.Hâkimin tokmağıyla insanları susturmaya çalıştığı, mübaşirin tanıkları çağırdığı uğultulu bir mahkeme salonundan sesler geliyordu; diğer bir kitabı çektiğimde bir televizyon ekranından mekanik bir sesle tebaasına direktif veren bir diktatörün katî cümleleri duyuluyordu. Ürkmeye başlamıştım. Başka birinde karmaşık ve gürültülü bir ailenin Oidipus açmazındaki oğullarının tartışmaları duyulurken bir başkasında roman cümleleriyle bir dizi ahlaki normlar okuyucuya dikte ediliyordu. Birinde eski bir mahkûmun kimsesiz bir kız çocuğuna ne kadar vicdanlı bir baba olabildiğini, diğerinde aşkı evinin dışında arayan bir kadının nasıl sefil ve onursuz bir hayatın içine düştüğü anlatılıyordu.

Eski bir konağın salonuna şaşılacak şekildeiğreti yerleştirilmiş devasa bir saatin gongu adeta beynime beynime inerken bir anda yatılı bir okulun ranzaları arasında bunalıma girmiş bir gencin serzenişleri kulaklarımda çınlıyordu. Bunalımdan bunalıma sürüklenen birisi sürekli hayattan şikâyet ediyor ve bir şeylerin peşinden gidiyordu. Kumar masasındaki anne babasının ilgisini çekmeye çalışan bir çocuk durmadan olmadık şımarıklıklarla gürültü yaparken başka bir çocuğunyetişkinlerin sığ dünyasından kaçıp hayalindeki beyaz gemiye ulaşmak için denize atlayışının sesi duyuluyordu. Bütün kitapların sayfaları tek tek açılmaya başladı. İçinden çıkanlar inanılır gibi değildi. Tolstoy tekli koltuğa kurulmuş erdemden bahsediyor diğer koltukta Flaubert Emma’nın günah çıkarmasını bekliyor, Dostoyevsky İsa Mesih’i yeni karakterlerde yaşatmaya çalışıyordu. Kafka,suçunu bir türlü öğrenemeyen başkarakterini yalan yanlış yargılayıp infaz ediyor, Orwell sosyalizmin bütünkötülüklerin temeli olduğundan dem vuruyordu. Balzac sayfalarca bir vidayı tasvir ededursun; Hugo, Jan Vealjean’ın sırtında taşığıdı Marius’u Paris’in kanalizasyonlarından nasıl kaçırdığınısayfalarca anlatmaya doyamıyordu. Tanpınar geniş kültür yelpazesinde doğu ile batının sentezini yaparken Atay içinde yaşadığı toplumla barışamıyor, felsefesini yaşamın aritmetiğine uyduramadığı için hayata tutunamıyordu. Safa bir taraftan nahif Türkçesiyle spirütüel hikâyeler anlatıyor bir taraftan edebiyatımızın sorunlarını büyük bir azimle tefrika edip gelecek nesillere armağan ediyordu. Aytmatov,Sibirya bozkırlarınınzorlu şartları altında doğudan batıya, batıdan doğuya gidip gelen trenlerde gidip de dönemeyen yolcularını arıyordu. Dağcı, vatan toprağından sürülenlerin dramatik hikâyelerini anlatırken kahramanlarının gözyaşlarını tertemiz bir Türkçeyle siliyordu.  Zweig biyografiden biyografiye sıçramak için, elinde bir mercekle ustaların tartışmasını, üslubunu, hayatını didik didik ediyordu. Goethe ise kendi yarattığı şeytanla savaşmaktan bitap düşüyordu.

            Dönüp plaklara yaklaştım. Birine dokundum ve bir flarmoni orkestrasının bütün çalgıları çalmaya başladı. Başka bir plağa dokununca bağlama, diğerinde ud, ney; bir diğerinde kontr bas, bir diğerinden gitar, keman, piyano, çello sesleri yükselmeye başladı. Allah’ım sen aklıma mukayyet ol, neler oluyor? Barış Manço’dan Bob Marley’e, Nermin Memmedova’dan Mualla Mukadder’e, Reşit Behudov’dan Louis Armstrong’a, Tchaikovsky’den Bach’a, Edith Piaf’dan Maria Callas’a, Dede Efendi’denÜzeyir Hacıbeyli’ye,Iglesias’dan  Pavorotti’ye salon tıklım tıklım sanatçı ile dolmuştu. Her birinden farklı ton ve frekanslarda sesler çıkıyor ben bir köşeye büzülmüş panikle Paris’te Gece Yarısı filminin setinde olmadığımdan emin olmak istiyordum. Hayır değildim. Ankara’da öğle vaktinde ve evimin salonundaydım. Korksam mı sevinsem mi karar veremiyordum.

Banyoya koşup yüzümü soğuk su ile yıkadım. Tekrar salona döndüğümde hepsi gitmiş, fonetik ve senfonik sesler kesilmiş fakat geriye birbirine girmiş,metalin metala sürtünme sesi gibi insanı huylandıran gürültüler kalmıştı. Yavaş yavaş televizyona yaklaştım, laubali tavırlar ve bozuk bir Türkçeyle üçüncü sayfa haberleri okuyan spikerin tonlamaları kulaklarımı tırmaladı. Bir tarafta silahlı çatışma yapan magandalar diğerinde çığlık çığlığa kavga eden aileler vardı. Yasak aşkları anlatan bir dizi, hamaset kokan sloganlar, birbirine hakaret eden siyasetçiler bas bas bağırıyordu. Çocukların kâbusu olabilecek çizgi film kahramanları, gençlere gotik giysilerle psikopatça mesajlar veren müzik klipleri. Bir masa etrafında toplanmış, uzmanlık alanı olmadığıhalde her konuda ahkâm kesmeye yeminli, her şeyi bilen kadınlı erkekli bir güruh.

Hemen oradan uzaklaştım ki, bir an önce salondan çıkıp gitsinler. Çünkü bu gürültüler doğrusu bir önceki düzeyli tartışma ve ezgileri aratır nitelikteydi. Bilgisayara yaklaştıkça alışveriş sitelerinden etrafa giysiler, takılar, ayakkabılar fırlamaya başladı. Elektronik cihaz, beyaz eşya, zücaciye ürünleri göz kırpmaya, indirimlerin, kuponların mesajları art arda düşmeye başladı. Her biri son dakikaları olduğunu, bitmek üzere olduğunu, acele etmem gerektiğini söylüyor; onu alma beni al diye yekdiğeriyle yarışa giriyordu. Bankalar promosyon,kredi teklifleri verip en avantajlısının kendisinde olduğunu iddia ediyordu. Marketler, kafeler, restoranlar hemen sipariş ver, evde yapmakla uğraşma diye sağlıksız yağlarla hazırladıkları yemek paketlerini burnumun dibine dibine uzatıyorlardı.

Kapat düğmesine basıp onları da yerlerine uğurlayınca gürültünün nispeten azaldığını fark ettim. Bu defa telefona yaklaştım.  Hiç tanımadığım numaralardan aramalar, mesajlar vardı. Aynı gün içinde hiçbir aramalarına cevap vermediğim bankaların en az beş defa aradığını görmek midemi bulandırmıştı. Mesaj kutumda bağış isteyen, hayır kurumu olduğunu söyleyen adını daha önce hiç duymadığım onlarca vakıf ve dernek vardı.

Sosyal medyamda yemek tarifleri veren aşçılar, şefler, ev hanımları; dikiş öğreten terziler; tamir öğreten ustalar; kıyafet satan butikler; her gördüğü yazıyı kitap diye basan yayın evleri; yapı marketler gibi daha nice hiç ilgimi çekmeyen alanların reklamları kaydırdıkça önüme düşüyordu. Üstelik de görüntülerle alakası olmayan müzikler eklenerek daha da itici bir hal almışlardı. Adı sanı belli olmayan sahte hesaplardan gelen istekler, takipçi sayısı artsın diye tanımadığı halde istek gönderip egosuna hizmet ettirmeye çalışanlar. Hayvanların ve insanların üzerinden bağış toplayarak maddi çıkar sağlamaya çalışan hokkabazlar. Kelime haznesi yüz kelimeyi geçmeyen ama kendine kanal açacak kadar Dunning-Kruger Sendromu’na kapılmış bilmem ne danışmanı kifayetsizler, sizin de sesinizi kapatıyorum.

Takipçilerini oy pusulası olarak gören siyasi partilerin genel merkezleri, genel başkanları; il, ilçe merkezleri ve dahi başkanları. Gezdiğini, yediğini, içtiğini, çoluğunu, çocuğunu paylaşıp görülme arzusuyla yanıp tutuşan kadınlı erkekli zatı muhteremler. Arasının limoni olduğu arkadaşına, akrabasına veciz sözlerle laf gönderenler, ah siz yok musunuz? Olmasanız da olurmuş aslında.

Gel arkadaş gel, satıyoooooor, satıyooooor, saaaaattı! Ne mi sattı? Aynı kişi, aynı sayfada, hem edebiyat eğitimi, hem psikoloji eğitimi, hem sosyoloji eğitimi, hem felsefe eğitimi, hem sinema eğitimi, hem mitoloji eğitimi sattı. Daha da satardı, ne de olsa on parmağında on marifet ama pazar gününü de kendine ayırmak istedi ve kontenjan doldu.

Bütün cihazları kapatıp kanepeye uzandım,  nihayet sesler kesildi ama hala kafamın içi kazan gibiydi. Zihnim nasıl bir kargaşanın ortasındaymış meğer. Ben hiç farkında olmadan kendi seçimlerimin yanısıra seçmediğim, ilgi alanım olmayan prangalara takılıp kalmış, ruhumu ve bedenimi örseleyip durmuşum. Bugün duyduğum sesler ve gürültüler vesilesiyle ruhumda ve bedenimdeki paslı prangaların kilidini açmış oldum. Bana estetiğin ve nezaketin sınırsız okyanusunda gezinme imkânı sağlayan kitaplarıma ve plaklarıma sevgiyle baktım; gözlerimi kapatıp kuşların cıvıltısını, rüzgârın sesini dinleyerek uykuya daldım.

Uyandığımda salon sükûnet içinde, içim huzur doluydu; sonsuz bir şükür ve minnetle kendimi o anın akışına bıraktım.

 

 

 

 

 

 

 

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.