Cumhuriyet Yaşar, İktidarlar Değişir
Egemenlik, özgürlük ve bir ülkenin hafızası üzerine felsefi bir sorgulama
Tarih, kendisini kalıcı sanan iktidarların ve kendilerinden daha uzun yaşayan fikirlerin hikâyesidir. Nice hükümdarlar, devletler ve siyasi düzenler gelip geçmiştir. Kimi gücünü kutsallıktan, kimi gelenekten, kimi de halk adına konuşma iddiasından almıştır. Fakat zaman, bütün bu iddialara aynı soruyu yöneltmiştir: Bir iktidarı meşru kılan şey, ne kadar güçlü olduğu mudur, yoksa gücünü hangi ilkelerle sınırlandırdığı mı?
Bu soru, Türkiye Cumhuriyeti'ni anlamak açısından da temel bir öneme sahiptir.
Çünkü cumhuriyet, yalnızca devlet yönetiminin biçimini değiştiren tarihsel bir karar değildir. Cumhuriyet, egemenliğin kaynağını değiştiren bir düşüncedir. Bir ülkenin geleceğinin belirli bir ailenin mirası, bir kişinin iradesi veya tartışılmaz bir otoritenin kararı olamayacağını ilan eder. Yönetme yetkisinin millete ait olduğunu söylerken aynı zamanda hiçbir yöneticinin milletin üzerinde sınırsız bir hakka sahip olmadığını da hatırlatır.
Mustafa Kemal Atatürk'ün öncülüğünde kurulan Türkiye Cumhuriyeti'nin tarihsel anlamı, tam da bu kopuşta ortaya çıkar. Saltanatın kaldırılması ve cumhuriyetin ilanı, yalnızca siyasi makamların değişmesi değildi; yönetme hakkının kaynağına ilişkin köklü bir dönüşümdü. Öğretim birliğinin sağlanması, harf devrimi, hukuk alanındaki yenilikler ve kadınların siyasal haklarının genişletilmesi gibi adımlar ise bu dönüşümün toplumsal boyutlarını oluşturuyordu. Amaç, yalnızca yeni bir devlet kurmak değil, aklın, bilimin ve çağdaş yurttaşlık anlayışının rehberliğinde yeni bir gelecek inşa etmekti.
Bu nedenle Atatürk'ün mirasını yalnızca geçmişte gerçekleştirilmiş devrimler üzerinden değerlendirmek eksik kalır. Asıl mesele, o devrimlerin dayandığı düşünsel ilkelerin bugün ne ifade ettiğidir. Akıl, bilim, bağımsızlık ve millî egemenlik; bir dönemin ihtiyaçlarıyla sınırlı kavramlar değildir. Bunlar, her dönemin kendi koşulları içinde yeniden düşünmesi gereken temel ilkelerdir.
Peki, bu ilkelerle bugünün siyasal yaşamı arasındaki mesafeyi nasıl değerlendirmeliyiz?
Bir ülkede seçimlerin yapılması, yöneticilerin belirlenmesi ve siyasi partilerin faaliyet göstermesi demokrasinin vazgeçilmez unsurlarıdır. Ancak demokrasi, yalnızca iktidarın nasıl elde edildiğiyle ilgili değildir; elde edilen gücün nasıl kullanıldığıyla da ilgilidir. Hukukun üstünlüğü, yargının bağımsızlığı, ifade özgürlüğü, basının denetleyici rolü ve kamu gücünün hesap verebilirliği, demokratik bir cumhuriyetin temel dayanaklarıdır.
Çünkü halkın oyuyla göreve gelmek, halk adına kullanılan her yetkiyi kendiliğinden doğru kılmaz. Bir kararın meşruiyeti, yalnızca onu kimin aldığıyla değil, hukuka, haklara ve adalet ilkelerine uygunluğuyla da değerlendirilir. Aksi hâlde çoğunluğun iradesi, sınırlandırılması gereken gücün sınırsızlaşmasına gerekçe yapılabilir.
İşte cumhuriyetin asıl sınavı burada başlar.
İktidarın eleştirilmesini bir tehdit olarak görmek, siyasal gücün denetlenmesi gerektiği gerçeğini gözden kaçırmaktır. Oysa eleştiri, bir ülkeye duyulan düşmanlığın değil, o ülkenin daha iyi yönetilmesine yönelik sorumluluğun da ifadesi olabilir. Hukukun bağımsızlığını savunmak devlete karşı olmak değildir. Farklı düşüncelerin özgürce dile getirilmesini istemek toplumsal birliği bozmak değildir. Bir yönetimin yanlışlarını göstermek, o ülkenin bütününü reddetmek anlamına gelmez.
Tam tersine, cumhuriyetin yurttaşlık anlayışı, insanın yöneticileri karşısında susmasını değil, haklarını bilmesini ve gerektiğinde hesap sorabilmesini gerektirir.
Burada ince bir çelişkiyle karşılaşırız: İnsan, gücün sınırlandırılmasını çoğu zaman kendisi gücün dışında kaldığında daha kolay savunur. Kendi düşüncesine aykırı bir karar alındığında adaleti hatırlar; kendi desteklediği bir iktidar eleştirildiğinde ise aynı adalet duygusunu korumakta zorlanabilir. Özgürlüğü herkes için istediğini söylemek kolaydır. Asıl mesele, o özgürlüğün bizimle aynı düşünmeyen insanlar için de geçerli olduğunu kabul edebilmektir.
Felsefe, tam da bu noktada insanın kendi çelişkileriyle yüzleşmesini sağlar. Sokrates'in sorgulama geleneğinden Kant'ın aklı kullanma çağrısına uzanan düşünsel miras, insanın yalnızca başkalarının iddialarını değil, kendi kabullerini de incelemesi gerektiğini hatırlatır. Bir düşünceyi savunuyor olmamız, onu sorgulamaktan muaf olduğumuz anlamına gelmez. Hatta düşüncemize duyduğumuz güven, onu hangi gerekçelerle savunduğumuzu daha dikkatli incelememizi gerektirir.
Atatürk'ün akla ve bilime verdiği önem de bu bağlamda anlam kazanır. Bilim, otoritenin kimliğine göre değişen bir doğrular bütünü değildir. Akıl, yalnızca önceden kabul ettiğimiz sonuçlara ulaşmak için kullandığımız bir araç değildir. Gerçek anlamda bilimsel ve eleştirel düşünce, gerektiğinde kendi yanlışlarımızı kabul edebilmeyi gerektirir.
Bu nedenle cumhuriyeti savunmak, onu eleştiriden uzak tutmak değildir. Cumhuriyeti savunmak, onun temel ilkeleriyle çelişen uygulamaları da sorgulayabilmektir. Çünkü bir değere duyulan bağlılık, o değerin içini boşaltan davranışları görmezden gelmeyi gerektirmez.
Bir eğitimci açısından bu mesele daha da önemlidir. Öğrencilerine soru sormayı öğütleyen bir toplum, gençlerin hangi soruları sormasına izin verdiğini de düşünmelidir. Ezberlenen tarihsel bilgilerin ötesine geçemeyen bir eğitim, geçmişi aktarabilir ama geçmişin anlamını kavratmakta yetersiz kalabilir. Atatürk'ün yeniliklerini sıralayabilmek önemlidir; ancak bu yeniliklerin hangi toplumsal ihtiyaçlara cevap verdiğini, hangi düşünsel dönüşümü temsil ettiğini ve bugünün sorunlarıyla nasıl ilişkilendirilebileceğini anlamak çok daha önemlidir.
Cumhuriyetin geleceği, yalnızca törenlerde söylenen sözlerle değil, sınıflarda gelişen düşünme biçimleriyle de şekillenir. Bilgiyi sorgulayabilen, farklı fikirlere tahammül edebilen, haklarını bilen ve sorumluluk üstlenen bireyler yetiştirmek; cumhuriyetin değerlerini gelecek kuşaklara aktarmanın en güçlü yollarından biridir.
Çünkü özgür yurttaş, kendisine sunulan her düşünceyi kabul eden değil, düşünceleri gerekçeleriyle değerlendirebilen insandır. Demokratik toplum ise bütün yurttaşların aynı düşünceye sahip olduğu değil, farklı düşüncelerin ortak hukuk içinde bir arada yaşayabildiği toplumdur.
Bu noktada cumhuriyetin kalıcılığı üzerine yeniden düşünmek gerekir. Cumhuriyetin yaşayacağına inanmak, onun hiçbir zaman zarar göremeyeceğini düşünmek değildir. Hiçbir kurum, yalnızca geçmişte kurulmuş olduğu için sonsuza kadar güçlü kalmaz. Hiçbir hak, yalnızca bir zamanlar kazanılmış olduğu için kendiliğinden korunmaz. Özgürlüklerin, hukuk düzeninin ve demokratik kurumların yaşaması; bunların değerini bilen yurttaşların ve görevlerini yerine getiren kurumların varlığına bağlıdır.
Ancak tam da bu nedenle cumhuriyet, herhangi bir iktidarın ömründen daha uzun bir anlam taşır. İktidarlar seçimlerle değişebilir; siyasi görüşler toplum içinde güç kazanabilir veya kaybedebilir. Yönetimler, kendi dönemlerinin koşulları içinde değerlendirilir. Fakat egemenliğin millete ait olduğu ilkesi, hiçbir siyasi aktörün kişisel mülküne dönüşemez.
Cumhuriyetin gücü, onu yönetenlerin değişmezliğinde değil, yöneticilerin değişebilmesini mümkün kılan ilkelerin varlığındadır.
Atatürk'ün tarihsel mirasını anlamak da burada düğümlenir. Onu yalnızca geçmişteki başarıların simgesi olarak görmek yerine, millî egemenlik, akıl, bilim ve çağdaşlaşma ilkelerinin bugünkü karşılığını araştırmak gerekir. Bir düşünceyi yaşatmak, onu tarihin içinde dondurmak değil; temel ilkelerini koruyarak yeni koşullar karşısında yeniden anlamlandırmaktır.
Cumhuriyet, bir kişinin sonsuza kadar yaşaması değildir. Bir kişinin, bir ailenin veya bir siyasi gücün sonsuza kadar yönetme hakkına sahip olmadığının kabulüdür. Bu nedenle cumhuriyetin kalıcılığı, herhangi bir liderin gücünden değil, hiçbir liderin üzerinde bulunamayacağı ortak ilkelerden doğar.
İktidarlar değişir; çünkü siyaset, toplumun değişen iradesiyle birlikte hareket eder. Cumhuriyet yaşar; çünkü onun temelindeki egemenlik düşüncesi, belirli bir siyasi dönemin sınırlarını aşar. Yeter ki yurttaşlar haklarını unutmasın, kurumlar bağımsızlığını korusun ve toplum aklın, bilimin, hukukun ve özgürlüğün değerini gündelik siyasi hesapların üzerine koyabilsin.
Belki de bugün kendimize sormamız gereken soru şudur: Cumhuriyeti geçmişten devraldığımız bir miras olarak mı görüyoruz, yoksa gelecek kuşaklara karşı üstlendiğimiz bir sorumluluk olarak mı?
Çünkü miras, korunup saklanabilir. Sorumluluk ise her gün yeniden yerine getirilmek zorundadır.
Cumhuriyet yaşar, iktidarlar değişir. Çünkü cumhuriyet bir kişinin gücüne değil, bir milletin egemenliğine; bir dönemin iradesine değil, kuşaklar boyunca savunulması gereken özgürlük ve hukuk ilkelerine dayanır.
Ve cumhuriyeti gerçekten yaşatmak, yalnızca onun geçmişini hatırlamak değil, geleceğini hiçbir iktidarın gölgesinde bırakmamaktır.

Yeni yorum ekle