Zamanın, Toplumun ve Ruhun Eşiğinde: Kıyısız İnsan
Ümit Yaşar Gözüm*
Kıyısız İnsan Üzerine Fragmanlar
İrade, aklın kendi kendine fısıldadığı bir kaderdir. İnsan, bu fısıltıyı duyduğu ölçüde yürür kendi yolunda. Yine de çoğu zaman bir nehir kıyısında açamayan çiçek kadar kırılgan, suya hasret bir zeytin ağacı kadar yalnızız.
Doğa, insanın unuttuğu bir alfabe taşır. Çobanın ayak sesleri, arıların vızıltısı, rüzgârın taşıdığı eski bir şarkı… Hepsi, varlığın bize söylediği ama bizim duymadığımız şeylerdir.
Toplum, kendi yaralarını gizlemek için ötekini yaralar. Paslı oklar hep aynı yerden saplanır; surları çatlamış kalelerin gölgesinde büyür keder. Sahte bilgelerin sesi yükselir, aydınların sessizliği ağırlaşır.
Kederin kışı uzun sürer; ama bir damla sevinç, bir ömrün ağırlığını hafifletebilir. Asırlık zeytin ağaçlarının gövdesine yaslanan acı bile, hasat mevsiminin sevincine yenilir.
Dünyanın bir ruhu varsa, onu besleyen sanattır. Çünkü sanat, insanın içindeki buzul çağını eriten ateştir. Umudu ıskalamış bir şansın ağırlığı çökerken bile, insanın içinde bir dal daha filizlenir.
Ve iletişim… Seslerden, mimiklerden, suskunluklardan bir dünya kurmaktır. Kültür, öncüllerin bıraktığı izlerden doğar; öncüler onu yaşatır. İnsan, kendi içindeki karanlığı anlamaya çalıştıkça genişler evren.
Kıyısızlığın Coğrafyası:İnsanın kendine doğru yaptığı yolculuk, çoğu zaman bir nehrin kıyısında yeşeremeyen bir çiçeğin kaderine benzer. Kök salmak isteriz ama kıyısız kalırız; suya eğilen bir zeytin ağacı gibi bekleriz, biri gelsin de susuzluğumuza başını eğsin.
Bu denemenin ilk bölümü, insanın bu kıyısızlığını anlamaya adanmıştır. Doğanın unutulmuş dilinden, toplumun kör noktalarına; kederin coğrafyasından umudun ince damarlarına kadar uzanan bir yolculuk…Çünkü insan, hem kendi içindeki buzul çağını eriten ateşi arar, hem de başkalarının karanlığında kaybolur. Ve belki de en çok, iletişimin o kırılgan köprüsünde sınanır.
Bu bölüm, sana bir harita sunmayacak. Ama belki, kendi kıyısızlığının nerede başladığını görmene yardım edecek birkaç iz bırakacak.
Kıyısızlık ve İnsan: İrade aklın ürünüdür; insan, kendi aklının sesini duymayı öğrendiği ölçüde var olur. Yine de çoğumuz, bir nehrin kıyısında yeşeren çiçek kadar bile kök salamadan geçeriz hayattan. Aşkın yaratacağı coşkuya kıyısız kalırız. Bazen, bir sokağın başında suya hasret bir zeytin ağacı gibi bekleriz; biri gelsin, başını eğsin susuzluğumuza. Sonunda ölüm yok ya geçeceğimiz nehrin—yine de bekleriz.
Evreni kimileri beyniyle dolaşır, kimileri bedeniyle. İnsan kendine sormalı: Hangisi olmak isterim? Miras dediğimiz şey bile aslında alınan değil, geleceğe bırakılan bir izdir; ötesi başkasının emeğiyle keyif çatmaktan ibaret.
Doğanın Öğrettiği Dil:Doğayla konuşmayı öğütleyen üstatların sesini duyar gibi olurum bazen. Konuştukça bütünleşir insan varlıkla. Dağın sırtında yürüyen çobanın ayak sesleri yankılanır iki yamaçta; bir çiçekten ötekine uçan arıların bal yumağı vızıltıları karışır rüzgâra. Doğa, insanın unuttuğu dili hatırlatır.
Gecenin hüznünü kırmak isteyen, yüzünü kendi içindeki ışığa dönmeli. Çünkü insan bu: Zamana yaslananların kederleri de yaşlanır, solmuş bir bankın ucuna tutunur. Kış uykusundaki ayıyı zemheride öperek uyandırmak zordur; ama uyanınca olacakları düşünmek, kitleye her zaman daha heyecanlı gelir.
Toplumun surlarında açılan yarıklar, geçmiş zamanın özlemidir. Yağmurun taşlarda bıraktığı kararmış izler gibi…
Toplumun Kör Noktaları: Ötekileştirilenlerin yaşama hakkı yoktur çoğu toplumda; paslı oklar hep aynı yerden saplanır. Zamana küskün bir çınarın altında, pas tutmuş düşlerini sorgulayan insanın yalnızlığı bundandır.
Sokağa baktığında, kendi yatağında uyumayı unutmuş fahişelerin makyajsız yüzlerini daha temiz bulan birinin iç sızısı da buradan gelir. Çünkü insan, birbirinin aklından geçenleri okumaya başladığında anlar: Evlilik dediğimiz şey, kurumsal bir yapıdan çok daha fazlasıdır. Bazı kadınlar o kadar şanssızdır ki, dayatılan heyula ile evlenmektense toprakla evlenmeyi seçerler. İstenmeyen bir nefesin bedene değmesinden daha iğrenç ne olabilir. Masumların ahı, arkaik gelenekleri bir gün mutlaka tutar.
Masai Mara’da suya eğilen ceylanların içgüdüsü sarmıştı kitleleri; “Ya pastadan payalamazsak” korkusuyla, timsah sinsiliğinde bekleyen bir toplumun izdüşümü gibiydiler. Tarih, verilmiş sınavların damıtılmış sonucudur; bu yüzden toplumu yönetirken tarihle inatlaşılmaz.
Tanımadığı tanrılara, bilmediği dilden yakaran mağara insanının korkularını kendine dert edinmiş bir ruh bilimciyi düşün. Üstüne bir de sanat tarihi eğitimi almış olsun. İçini kaplayan buzul çağını düşünceyle eriten bir bilgeye dönüşür zamanla. Çünkü sahtekârlar, gerçeğin pençesini hep enselerinde hissederler; sökülmüş bir ilmik nasıl dokumanın geleceğini tehdit ediyorsa, ucu kaçmış yaşamları hazırlayan da o ilmiktir.
Bir halkın ölüleri bile uyanıyor artık; mezarlar, cehaleti hissediyor dua okuyanların varlığından. Ölüler hesap soramayacağına göre, dirilmesi gerekenler yaşayanlardır. İnsan, ağzından dökülenlerden çok yüreğindeki muhabbete bakmalı.
Yenik zamanların sahte bilgeleri, köy odalarında, kent meydanlarında, merdiven altı mabetlerde öğütler veriyor. “Aydınları nerede bu halkın?” diye haykırmak geliyor insanın içinden. Dili kirleten, adaptan yoksun yazarların kaleminden kir damlıyor.
Oysa alem bir gün doğumu sancısı yaşıyor. Bir yanardağın gölgesi düşüyor mavinin görkemine. Kimileri olup bitenden habersiz, derin uykuların defterini dürmekle meşgul. Aklı ziftle sıvanmış yetişkinlerin lekeleri düşüyor henüz boş beyaz sayfalara. Yamalı aydınlar halkın şirazesini kaydırıyor, sonra da onlardan nemalanmanın yollarını açıyor.
Kitle ancak fırtına kopunca anlıyor hayatı boşa harcadığını. Ne tuhaf: İnsan ağır ağır eskiyor. Toplumsal düşüncelerle olgunlaşıyoruz ama sonra “Neden değişim olmuyor?” diye soruyoruz. En büyük açmazımız bu.
Kentten kente savrulan kuşkularım var insandan yana; yine de umut ağır basıyor. İnsan denen varlıktan umudu kestiğim anlarda sonsuzluğa karışmak istiyorum. Aldanmışlık duygusu çörekleniyor içime. Ve soruyorum: Kötü olanlardan yana bir sorumluluğumuz yok mu? Sadece iyilik yapmakla kapanır mı örselenmiş ruhlar? Eğer herkes masallardaki kahramanlar kadar cesur ve adilse, kötüler neden dolaşıyor hâlâ ortalıkta?
İnsan ve Kederin Coğrafyası:Kederin kışını yaşayanların yüreği, bir damla sevinçle mutlu olmayı öğrenmiştir. Asırlık zeytin ağaçlarının gövdesine yaslanan acı bile hasat mevsiminin sevincinden büyük olamaz. Herkesin yaslanacağı bir ağacı olmayabilir ama tutunacağı bir dalı olmalı.
Dünyanın bir ruhu varsa, beslendiği şey umut, direniş ve sanattır. Çünkü nihayetinde, ne yaşayacağımızı kestiremediğimiz köstebek yuvası üzerine düşmüş bir meşe palamudu gibidir dünya; ara sıra derinden sallanır.
Umudu ıskalayarak geçen kurşun ağırlığındaki şansın neyine sevinsin insan? Koca bir hiçlik duygusu çöker üzerine. Kış gibi soğuk ve renksizdir hayat; kar altında saklar hatıraları. Gerçek anlamını kaybeder. Zanlarla yakınlaşır, zanlarla uzaklaşırız; sormayı, konuşmayı bile akıl edemeyiz.
İletişim ve Kültürün İnşası: Oysa iletişim, seslerden ve mimiklerden bir dünya inşa etmektir. Kültür yaratmak, öncüllerin işidir; onu yaşatmaksa öncülerin. Bazı toplantılarda dinlerken kendime sorduğum zor soru şudur: Disiplinler arası bütünsellik ne anlatıyor bu salondakilere?
Yolu olmayan ören yerine kışın kestirmeden gidenler, yazın taşların gölgesine sığınarak yol alır. Bu da insanın pragmatik çözümlerinden sadece biridir. Bütün bu karmaşanın içinde, insan yine de aklının sesini dinlemeyi öğrenmek zorundadır. Çünkü kıyısızlığımızın içinde bizi hayata bağlayan tek şey, düşüncenin açtığı o dar patikadır.
*Felsefeci, Yazar, Eleştirmen
ZorbaTVdergi Kurucu Genel Yönetmeni
Sanatım Dergisi Genel Yayın Yönetmeni
Sosyete art Blog: Düş ve Gerçek Köşesi
Instagram: @zorbeyümityaşargözüm
Facebook: Ümit Yaşar Gözüm
e-posta: uygozum@gmail.com
Entelektüel Tartışma Platformları
Toplumsal Buluşmalar Platformu
Türkütopya Sanat Platformu
Ankara (Kalesi)İzdüşümleri
Bodrum Aspat Düşleri Platformu
Kurucu Başkanı
Yeni yorum ekle