Sahte Demokrasi Tiyatrosu

Felsefe

Sahte Demokrasi Tiyatrosu

Bir zamanlar, herkesin kendini özgürce ifade ettiği, sözünün özgürce duyulduğu, haklarının kutsal bir emanet gibi korunduğu devasa bir tiyatro varmış. İsmi ne miymiş? Elbette “Demokrasi”ymiş. Herkesin gözünü kırpmadan inandığı, umutla izlediği ve her beş yılda bir “oyun”un başrol oyuncularını seçtiği büyülü bir sahne. Seyirciler, ellerinde oy pusulalarıyla büyük bir heyecan ve coşkuyla sandıklara koşar, “İşte demokrasi böyle işler!” diye birbirlerine fısıldarmış. Sahne yönetimi ise, oyuncuların sahnedeki performansının kusursuzluğunu, halkın ne denli özgür ve mutlu olduğunu büyük bir gururla duyururmuş.

İlk zamanlar, sahnede tam bir renk cümbüşü yaşanırmış. Her oyuncu, farklı fikirlerin, farklı umutların, farklı renklerin bir temsilcisiymiş. Bu oyuncular, özgürce seslerini yükseltir, tartışır, birbirlerine meydan okur, bazen kavga eder, bazen uzlaşırmış. Seyirciler, bu canlı atmosferde kendilerini bulur, kimi zaman alkışlar, kimi zaman eleştirir, bazen de sahneye müdahale etmek istermiş. Oyun gerçekten canlı, dinamik ve nefes alırmış. Çeşitlilik, sahnenin kalbi, tiyatronun ruhuymuş. Yönetmen bile bu çeşitliliği sahnenin olmazsa olmazı olarak kabul eder, “Çeşitli sesler, güçlü demokrasi demektir” dermiş.

Muhalefetin cesur temsilcileri sahnede “Adalet!” diye haykırır, özgürlük savaşçıları yüreklerini ortaya koyup kalabalığın içinde özgürce düşüncelerini paylaşırmış. Seyirciler, bu zenginliği izlemekten büyük bir keyif alır, oyun sonrası meydanlarda demokrasi üzerine derin sohbetlere dalarlarmış. Demokrasi, sadece bir oyun değil; ortak yaşamın, kolektif aklın ve umutların kendisiymiş.

Bir gece, tiyatronun önünde toplanan genç bir seyirci, arkadaşlarına şöyle demiş: “Bakın, demokrasi sadece bu oyunu seyretmek değil; sahneye çıkıp kendi sözümüzü söylemek, kendi oyunumuzu yazmak demek.” Diğerleri hafifçe gülümseyip, “Tabii tabii, önce sandığa gitmekle başlar her şey,” demişler. Çünkü o zamanlar sandık, umut ve değişimin simgesiymiş; içinde yeni başlangıçların hayalleri saklıymış.

Ancak zaman ilerledikçe, insan doğasının ilginç bir paradoksu sahnede kendini göstermiş. Özgürlük, zincirlenmeye başlamış; farklı sesler azalmış, tek bir ses yükselmiş. Çünkü çok sesli bir oyunda herkes kendi rolünü fazla ciddiye alır, gerçeklikten kopar, kaos çıkarabilirmiş. Tek sesli oyun ise her zaman daha huzurluymuş. Seyirciler yavaş yavaş bu tek sesin büyüsüne kapılmış; “Daha hızlı, daha güçlü, daha etkili” oyunların huzur verici sessizliğini benimsemiş.

Bir sabah, yönetmen tüm sahneyi tek bir oyuncuya teslim etmiş. Bu oyuncu hem yönetmenmiş, hem başrol oyuncusu, hem de oyunun senaristiymiş. Meclis artık sadece alkışlarla yetinir olmuş, yargıçlar ise oyunun provasını yapar gibi yönetmenin sözlerini tekrar eder olmuş. “Güçlü liderlik” diye adlandırılan bu düzenin savunucuları, bürokrasinin geciktirdiği mucizevi ilerleyişi överek seyircileri ikna etmeye çalışmışlar.

Ama seyirciler yavaş yavaş anlamışlar ki, hızın adı aslında sessizlikmiş. Düşünceler kısıtlanmış, söz hakkı daraltılmış, tartışma artık sadece tek bir ağızdan dinlenmek zorunda kalınan monologmuş. Seyirciler bu monoloğu alkışlamaktan başka çaresi olmadığını düşünür olmuş.

Tiyatroda en kritik sahne ise medyaya aitmiş. Önceden gazeteciler, sahnedeki gerçekleri cesurca sorgular, farklı seslerin yankılanmasını sağlar, sahnedeki ışık oyunlarını bozacak kadar cesurmuş. Ancak zamanla medya, “özgürlük” kelimesini kaybetmiş; yerine “uyum” ve “itaat” gelmiş. Artık mikrofonlar, özgürlükten ziyade yönetmenin direktiflerine göre ayarlanır olmuş.

Gazeteciler, gerçekleri aktarmaktan çok, yönetmenin yazdığı metinleri okunmak üzere hazırlar hale gelmiş. Eleştirel kalemler kesilmiş, cesur diller susturulmuş. Medya sahnesi, artık bir kukla gösterisi olmuş; tek düze, tek sesli, tek yürekli bir koro. Seyirciler ise, çeşitlilikten yoksun kalınca, sadece yönetmenin pandomim gösterisini izlemekle yetinmiş.

Ve bu kukla sahnesinde, sıradan haberler değil, “muhteşem başarılar”, “milli zaferler” ve “her şey yolunda” melodileri çalınır olmuş. Kimse o melodilere kulak tıkadığında, yönetmen sinirlenir, yandaş gazeteciler daha yüksek sesle aynı nağmeyi söyler olmuş. Medya, seyircinin gözünde özgürlükçü değil, korku ve sansür zincirlerinin görünmez bekçisi olmuş.

Muhalefet ise, sahnenin renkli karakterleri iken; birer birer zincirlenmiş ve susturulmuş. Onlar artık arenada değil, gölgeler arasında kaybolan hayalet oyunculara dönüşmüş. Sesleri kısıldıkça, sahne arkasına itilen bu cesur ruhlar, “güvenlik” maskesi altında kapı dışarı edilmiş.

Muhalif oyuncuların attığı her kelime, sertçe bastırılmış, her cesur söz “dış güçlerin oyunu” diye damgalanmış. “Vatanseverlik” maskesi, çoğu zaman iktidarın kontrolündeki tek doğruymuş gibi dayatılmış. Oyun değil, korku senaryoları yazılmış; kutuplaşma bir zorunluluk halini almış.

Ve seyirciler, bu zalim oyun içinde iki seçeneği olduğunu düşünmeye zorlanmış: ya körü körüne alkışlamak ya da görünmez olmak. Muhalefet kanatlarını kırıp, susturulmuş bir güvercin gibi çaresizce seyircinin önünden çekilmiş.

Dışarıda ise, “sivil toplum” denen küçük ama cesur topluluklar varmış. Bu topluluklar fikirlerini özgürce paylaşıp toplumsal sorunları dillendirmek istermiş. Ama bir gün yönetmen, “güvenlik” gerekçesiyle bu kapıları kapatmış, salon dışına çıkış yasaklanmış. Binlerce ses susturulmuş, bazı topluluklar tamamen yasaklanmış. Seyirciler sadece sahnede oynananları izleyebilirmiş; dışarıdaki gerçeklik perdelenmiş.

Halk, duygularını göstermek için salonun önünde toplanmak istediğinde ise, sert müdahalelerle karşılaşmış. “Kamu düzeni”nin sağlanması gerekirmiş. Böylece sessizlik ve düzen, oyunculara sahne için daha elverişli bir ortam sağlamış. Tartışma ve eleştiri olmadan oyun, aksaklık çıkmadan devam etmiş.

Siyasal dilin sertleşmesi, farklı düşünenleri “dış güçlerin ajanı” olarak damgalamış; iktidar yanlıları ise kendilerini “vatansever” olarak görmüş. Uzlaşı unutulmuş, diyalog terk edilmiş, kutuplaşma temel kural olmuş. Artık tiyatro, farklı rolleri değil, aynı metni defalarca oynayan kuklaları sahnelemiş.

Bir seyirci, yanında oturan arkadaşına demiş ki: “Eskiden burası bambaşkaydı. Şimdi kimse ne olup bittiğini anlamıyor. Ama sandık var ya, herkes her şey yolundaymış gibi davranıyor.” Arkadaşı ise gülümseyerek yanıt vermiş: “Belki sandık sadece sahnenin bir parçası. Gerçek oyun, perde arkasında oynanıyor.”

Yıllar geçtikçe, bu devasa tiyatro gerçek bir “sahte demokrasi” oyununa dönüşmüş. Herkes sahnenin bir parçası olmuş; bazıları alkışlamış, bazıları susmuş ama çok azı perde arkasını görebilmiş. Seyirciler hâlâ oyunun gerçek olduğuna inanıyor çünkü sandıklar kuruluyor, seçimler yapılıyormuş. Oysa sahne artık çok farklı bir oyun sergiliyormuş.

Ve böylece, “Sahte Demokrasi Tiyatrosu”nun perdesi yavaş yavaş kapanırken, seyirciler hâlâ koltuklarında keyifle oturuyor, alkış tutuyor ve “Demokrasi işte böyle olmalı” diye fısıldıyorlarmış. Çünkü önemli olan sahnede kimin oynadığı değil, seyircinin ne kadar iyi sustuğuymuş. Oyuncular değişirmiş, roller değişirmiş, ama perde arkasındaki gerçek hiç değişmezmiş.

 

Nihayetinde, tiyatronun en büyük başarısı; herkesin özgür olduğunu düşünmesiymiş. Öyle ki, kendini en özgür hisseden seyirci aslında en büyük kuklaymış.

Sonuçta, “Özgürlük” dediğin seyircinin alkışına bağlıymış.

Ve unutmayın ki, George Orwell’in dediği gibi:

“Gerçek bir devrim yapmak istiyorsanız, önce insanların yalanlara inanmasını sağlamalısınız.”

İşte size demokratik tiyatronun gizli sırrı…

 

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.