İnsanın Evrende Anlam Arayışı Makro Kozmostan Mikro Kozmosa
Asuman Kaplan
İnsanın anlam arayışı, yalnızca bireysel varoluşun değil, insanlığın düşünce tarihinin de temel problemlerinden biridir. İnsan, kendisini çevreleyen dünyayı anlamaya çalışırken aynı zamanda kendi varlığının anlamını sorgulamıştır. Bu sorgulama, tarih boyunca insanın evrendeki konumuna ilişkin farklı anlayışların ortaya çıkmasına neden olmuştur.
Antik düşüncede insan çoğu zaman makrokozmosun küçük bir karşılığı olan mikrokozmos olarak değerlendirilirken, modern bilimsel düşüncenin gelişmesiyle insanın evrenin fiziksel merkezi olmadığı anlaşılmıştır. Ancak insanın kozmik ölçekteki küçüklüğü, onun anlam arayışını ortadan kaldırmamıştır. Aksine, insanın evrenin bir parçası olduğunu bilmesi, kendi varlığını ve sorumluluğunu yeniden düşünmesini gerekli kılmıştır.
Bu çalışmada insanın evrendeki anlam arayışı,mikrokozmos–makrokozmos ilişkisi, bilimsel dünya görüşü, bilinç, varoluşçu felsefe ve etik sorumluluk bağlamında incelemektedir. Temel düşünce insanın anlamını, evrenin merkezinde bulunmakta değil; evrenin bir parçası olduğunu kavrayabilen, doğa yasalarını anlayabilen ve sahip olduğu bilgi ile teknolojiyi yaşamın sürekliliği doğrultusunda sorumlu biçimde kullanabilen bir varlık olmasında aramaktır.
İnsanın temel sorusu:İnsan, yalnızca yaşayan değil, yaşadığının farkına varan bir varlıktır. Kendi varlığını konu edinebilmesi, insanı diğer varlıklardan ayırt edici özelliklerinden biridir. İnsan yalnızca çevresindeki olayları gözlemlemez; gözlemlerken kendisini de sorgular.
“Ben kimim,nereden geldim,evren nedir, yaşamın anlamıvarmıdır,nasıl yaşamalıyım?”Bu sorular farklı dönemlerde farklı biçimlerde ifade edilmiş olsa da insan düşüncesinin temelinde varlığını sürdürmüştür.
Bu nedenle insanın anlam arayışı yalnızca psikolojik bir ihtiyaç olarak değil, aynı zamanda ontolojik ve felsefi bir problem olarak değerlendirilmelidir. İnsan kendi varlığını anlamaya çalışırken içinde bulunduğu gerçekliği de anlamaya çalışır.
Burada önemli bir ilişki ortaya çıkar:
İnsanı anlamak ile evreni anlamak birbirinden bütünüyle ayrı değildir.İnsan evrene dair bilgi ürettikçe kendi konumuna ilişkin düşüncesini de değiştirmiştir. Kozmolojik görüşlerde meydana gelen değişimler, insanın kendisini nasıl gördüğünü de dönüştürmüştür.
İnsan ile evren arasındaki ilişkinin en eski felsefi imgelerinden biri mikrokozmos–makrokozmos düşüncesidir.Makrokozmos, bütünevreni; gök cisimlerini, doğayı,zamanı, uzayı ve kozmik düzeni ifade ederken mikrokozmos, insanın bu büyük bütünün küçük bir karşılığı olarak düşünülmesini ifade eder.
Bu yaklaşımın temelinde insan ile evren arasında bir karşılıklılık bulunduğu düşüncesi vardır.İnsan evrenin dışında değildir. Onun bedeni doğanın maddesinden oluşur; yaşamı doğanın süreçlerine bağlıdır ve zihni yine bu dünyanın içinde ortaya çıkar.Bu açıdan insan hem evrenin gözlemcisi hem de evrenin bir ürünü olarak düşünülebilir.
Ancak mikrokozmos kavramı yalnızca insanın evrenin küçültülmüş bir modeli olduğunu ileri sürmek değildir. Daha derin anlamıyla bu kavram, insanın kendi içinde taşıdığı karmaşıklığın evrenin karmaşıklığıyla ilişkisinin düşünülmesine olanak verir.İnsan bedeninde atomik ve moleküler düzeyden hücresel ve biyolojik düzeye, oradan bilinç ve düşünce düzeyine uzanan çok katmanlı bir yapı bulunmaktadır.Dolayısıyla insan, küçük ölçeğinde büyük bir karmaşıklığı barındırmaktadır.
İnsanın merkezden çıkması:İnsanın evrendeki konumuna ilişkin düşüncenin en büyük dönüşümlerinden biri modern astronominin gelişmesiyle gerçekleşmiştir.
Kopernik, dünya'nın evrenin merkezinde bulunduğu anlayışının sorgulanmasını sağlamıştır. Kepler'in gezegen hareketlerine ilişkin çalışmaları, Galileo'nun gözlemleri ve Newton'un mekanik ve kütleçekim teorisi, göksel ve yersel olayların matematiksel yasalarla açıklanabileceği yeni bir dünya görüşünün oluşmasına katkıda bulunmuştur.
Bu dönüşüm yalnızca astronomik bir değişiklik değildir. Aynı zamanda insanın kendisini evren içinde konumlandırma biçiminde gerçekleşen büyük bir felsefi dönüşümdür.
İnsan artık evrenin fiziksel merkezi değildir.Fakat burada kritik bir ayrım yapmak gerekir:Fiziksel olarak merkezde olmamak, felsefi olarak değersiz olmak anlamına gelmez.İnsanın kozmik ölçekte küçük olması, onun bilinç sahibi oluşunu ortadan kaldırmaz.Tam tersine, insanın kendi küçüklüğünü kavrayabilmesi yeni bir düşünsel olanak yaratır.
İnsan:“Ben evrenin merkezi değilim”diyebildiği anda, kendi sınırlarının farkına varmaya başlar.Bu farkındalık, insanın anlam arayışında önemli bir olgunlaşma aşamasıdır.
Kant ve insanın bilme sınırları:Modern felsefede Immanuel Kant’ın, insan ile gerçeklik arasındaki ilişkiyi yeniden düşünmemizi sağlaması önemli bir dönüm noktasıdır.Kant, bilginin yalnızca dış dünyadaki nesnelerin zihne olduğu gibi aktarılmasından ibaret olmadığını; insan zihninin deneyimin oluşumunda etkin bir rol oynadığını savunur.
Bu düşünce, insanın evrene bakışında önemli bir felsefi sınır ortaya koyar.İnsan evreni olduğu gibikavrayan bir gözlemci değildir. İnsan, duyuları, zihni, kavramları ve düşünme biçimleri aracılığıyla dünyayı anlamlandırır.
Bu nedenle insanın evrene ilişkin bilgisi her zaman insan deneyiminin koşulları ile ilişkilidir.Kant açısından bu durum insanı evrenin efendisi yapmaz. Tam tersine, insanın bilgi kapasitesinin sınırlarını fark etmesini sağlar.Bu bakımdan anlam arayışı yalnızca “evreni bilmek” değil, aynı zamanda:“Ben neyi bilebilirim?”sorusunu da içerir.
Bilinç, Evrenin kendisini sorgulayan boyutu: İnsan ile evren arasındaki ilişkinin en dikkat çekici yönlerinden biri bilinçtir.İnsan, evreni yalnızca dışarıdan gözlemleyen bir varlık değildir. Kendisi de evrenin fiziksel ve biyolojik süreçlerinin bir parçasıdır.Atomlardan oluşan bir beden, biyolojik süreçlerle işleyen bir organizma ve bu organizmanın içinde ortaya çıkan bilinç...
Bu durum insanı felsefi açıdan özel bir konuma getirir.İnsan evrene baktığında aslında evrenin içinden ortaya çıkmış bir varlık olarak evreni anlamaya çalışmaktadır.Bu nedenle şu soru felsefi açıdan anlamlıdır:Evren, insan bilinci aracılığıyla kendi varlığını düşünür hale mi gelmiştir?
Bu ifade bilimsel bir hipotez olarak değil, insanın evrendeki konumunu anlamaya yönelik felsefi bir metafor olarak değerlendirilmelidir.İnsan bu bakımdan yalnızca “evrende bulunan” bir varlık değildir.Evreni kendisine soru haline getiren bir varlıktır.
Varoluşçu Felsefe, anlam inşası:Modern dönemde özellikle varoluşçu düşünce, insanın anlam arayışını farklı bir düzleme taşımıştır.
Kierkegaard, Nietzsche, Heidegger ve Sartre gibi düşünürlerin farklı biçimlerde geliştirdiği varoluşçu yaklaşımda insanın varoluşu, hazır ve değişmez bir anlamın kabulünden ziyade kişinin kendi yaşamı, seçimleri ve sorumluluğu üzerinden düşünülür.
Sartre'ın düşüncesinde insanın kendisini seçimleri ve eylemleriyle oluşturması önemlidir. Varoluşçu yaklaşımda insan, kendisini önceden belirlenmiş ve tamamlanmış bir öz olarak değil, yaşamı boyunca kendisini oluşturan bir varlık olarak düşünür.
Heidegger açısından ise insan, dünyadan bağımsız bir bilinç değildir. İnsan “dünyadavarlık” olarak ele alınır; dolayısıyla insanın kendisini anlaması, içinde bulunduğu dünyayla ilişkisini anlamasından ayrı düşünülemez.
Bu düşünce, insanınevrendeki anlam arayışı araştırmamız açısından oldukça önemlidir.Çünkü insan, anlamı yalnızca kendi iç dünyasında bulunan bir cevap bulamaz.İnsan:dünya içinde, doğa içinde, diğer insanlarla ilişkiler içinde ve belirli tarihsel koşullar içinde var olur.İnsan sınırsız değildir.Fakat sınırlarının farkına varabilmektedir.İnsan her şeyi kontrol edemez.Fakat seçimlerinin sonuçlarını değerlendirebilir.Bu nedenle anlam, egemenlikten çok ilişki kavramında aranabilir.Dolayısıyla anlam, yaşamdan kopuk soyut bir kavram değil, yaşanan ilişkiler ve alınan sorumluluklar içerisinde ortaya çıkan bir olgudur
Anlamı yaşamın sürekliliğinde aramak:İnsanın anlam arayışını yalnızca bireysel bir varoluş problemi olarak düşünmek eksik kalabilir.İnsan yaşamının anlamı, yaşamın kendisini sürdürebilme kapasitesiyle de ilişkilendirilebilir.
Burada “yaşamın sürekliliği” yalnızca insan türünün devamını ifade etmez.Ekosistemlerin, biyolojik çeşitliliğin ve gelecek kuşakların yaşam olanaklarınınkorunmasını da kapsar.Bu anlayış ile insanın sorumluluğu genişler.Böylelikle anlam kavramı bireysel düzeyden etik ve ekolojik düzeye taşınır.
İnsan artıkgenetik yapıya müdahale edebilmekte,atomik düzeyde maddeyi inceleyebilmekte,yapay zeka sistemleri geliştirebilmekte,gezegen ölçeğinde çevreyi değiştirebilmekte,uzay araştırmaları gerçekleştirebilmekteve doğanın birçok sürecine doğrudan müdahale edebilmektedir.Bu nedenle günümüzde temel soru yalnızca:“Ne yapabiliriz?”değildir.Bunun yanında:“Ne yapmalıyız?”sorusu da sorulmalıdır.
Sonuç olarakbu yaklaşım, insanı evrenin efendisi olmaktan çıkarıp evrenin bilinçli ve sorumlu bir parçası olarak konumlandırır.İnsanın gerçek büyüklüğü belki de evrene hükmetmesinde değil; kendi sınırlarını anlayarak,uyumlu bir gelecek kurabilmesindedir.
Kaynakça:
Aristoteles. Physics. Çeşitli çeviriler.
Aristoteles. On the Soul (De Anima). Çeşitli çeviriler.
Heidegger, M. (1962). Being and Time. Harper &Row.
Kant, I. (1781/1787). Critique of PureReason.
Kant, I. (1788). Critique of PracticalReason.
Newton, I. (1687). PhilosophiæNaturalisPrincipiaMathematica.
Nietzsche, F. (1887). On the Genealogy of Morality.
Plato. Timaeus. Çeşitli çeviriler.
Sartre, J.-P. (1946). Existentialism Is a Humanism.
Sagan, C. (1994). Pale Blue Dot: A Vision of the Human Future in Space. Random House.
Stanford Encyclopedia of Philosophy. “Immanuel Kant.”
Stanford Encyclopedia of Philosophy. “Stoicism.”
Yeni yorum ekle