Zamansız Sofralardan “Cumhuriyet” Çıkaran Türk...

Mutfak Kültürü

Zamansız Sofralardan “Cumhuriyet” Çıkaran Türk…

“Büyük Önder”

Gazi Mustafa Kemal Atatürk

 

Akşam yemeği konuşmaları, bu konuşmaları doğru yorumlamak, politikacıların sosyal sınıf ayrımını aşarak, zafere ulaşmasının en kolay yoludur aslında.

Çok az insanın doğru yorumlamayı başardığı o “Zamansız Sofralar”, her dönem, her evde, özellikle ailenin toplandığı akşam yemeklerinde, sokakta, siyasette, işte, kısaca hayatta ne varsa, ortaya dökülen nadir yerlerdendir.

Sofraların sırrı, doğru yönetilebildiğinde “Sırların Açığa Çıktıkları” en kestirme yol olduklarıdır.

Sosyalleşmenin, sevmenin, aile olmanın, yani toplumu toplum yapan tüm değerlerin toplandığı yerdir sofralar.

Mısırlılardan bu yana var olan, üstünde akıl oyunlarının oynandığı o masalara serilen sofralar gün gelir, muhteşem bir zekâ tarafından “Harp Meydanına” çevrilir. İnsanların ağızlarındaki baklalar o sofrada bir, bir dökülür. Bugüne kadar sonsuz sofralar kuruldu masaların üstüne dünyanın her yerinde. Ama bir sofra var ki…

O bir ülkenin kaderini sonsuza dek değiştirdi.

Mustafa Kemal Atatürk’ün Sofrası…

Dostunu, düşmanını aynı masaya davet edebilen ve her ikisini aynı anda yönetip, gecenin sonunda istediğini elde eden inanılmaz insan.

Onu anlamak için, hepimizin bildiği başarılarının yanı sıra, pek de göz önünde olmayan başka bir yönüne bakmanın gerekli olduğu kanaatindeyim. Kitapları. Bilmem Atamızın kitaplarını okudunuz mu?

Bu kadar kısa hayatına, bu kadar kompleks kitapları sığdırmış olması akıl almaz. Onun dehası, zekâsı, öngörüsü tahmin ve tarif edilemez. Dünyaya gelmiş geçmiş kaç kişi geleceği bu derece tahmin edebilir ki? Her düşündüğümde, çok yönlülüğü, analitik dehası, asırlar sonrasını görebilen olağandışı yeteneği ile varlığına şükretmekten ve hayrete düşmekten kendimi alamıyorum. Her sözü, ondan yıllar sonra yine gündeme damga vuracak içeriğe sahip. Yaptığı her şeyin doğruluğu su götürmez gerçek.

Peki neydi o sofraların kerameti? Hakkında hala konuşulan, alkol var diye eleştirilen sofralar. O sofralarda insanların dilini çözecek olan o alkolü, Atatürk bir kez bile kontrolsüz kullanmadı. Nutuk yazımı ile uğraştığı süreçte ağzına bir damla koymadı. Ama alkol, onun için her zaman kolay bir silah oldu. Daha doğrusu bir strateji.

O sofralarda, kimin kime dost, kimin doğru, kimin yanlış olduğunu, ulaşılmaz öngörüsü ile söyledikleri ile düşündüklerinin farkını gördü çevresindeki insanların. Felsefeyi, sanatı, uygarlaşma adımlarını damla, damla zerk etti doğru noktalara. Savaşmadan, çirkin tek bir kelime etmeden, nezaketle adım, adım ilerledi hedefine.

Mustafa Kemalin sofraları okul gibiydi hep. Ayırt etmeden herkesin fikrini yazdığı meşhur “Kara Tahta” her zaman o sofranın bir parçası oldu. Hepimiz o tahtayı, kendi elleri ile adım, adım ülkesini gezerek, Türk Dilini öğrettiği ülkesine aşık “Baş Öğretmen” fotoğraflarından zaten biliyoruz.

O sofralarda, tabağın yanında çatal bıçak kadar gerekli başka bir gereç daha olurdu mutlaka. Kalem ve not defteri.

1931-1935 yılları arasında, aşçılık görevini üstlenen Halit Atay, iki yumurtalı beyaz peynirli omlet ile yapılan sade kahvaltının favorisi olduğunu söyler. Bir bardak soğuk ayran ve bir dilim ekmek. Sofraları insanları anlatır aslında. Mustafa Kemal Atatürk, her konuda olduğu gibi, yalnızken ya da dost meclislerinde aşırıya kaçmadan sadeliği benimsedi hep. Tevazu karakterinin en belirgin özeliğiydi. Onu her yürekte unutulmaz kılanda buydu belki.

Kahvaltı bitimi, daha sonra bolca içeceği sütlü kahvesi ve gazeteleri ile sonlanırdı. Kahve hayatı boyunca, her gün bolca tükettiği ona uykusuz kalarak, zamanını vatanı için harcamasına imkân tanıyan bir içecek oldu ömrü boyunca. Kuru fasulyenin pilavla eşleştiği sade öğle yemeği, şimdilerde gördüğümüz şaşalı ve halkın ulaşamayacağı sofralardan çok farklıydı hep.

Fasulyeyi öyle severdi ki, her öğün yiyebileceğini söylerdi. Soranlara, “Askerden kalma alışkanlık” derdi. Pilavın yanına eşlik eden, bamya ya da karnıyarığa asla hayır demezdi. Annesinden kalma böreği isterdi zaman, zaman.

Akşam sofraları, yazarlar, şairler, iş adamları, sanatkârlar, bilim insanları, diplomatlar ama illa can dostlarının ve daha nicelerinin eşlik etiği bir insan şöleniydi sanki. Kılıç Ali, Salih Bozok ve dostları ona inanmış silah arkadaşları hep yanındaydı. Ona inanan, onun inandığı can dostlar.

Bu akşam sofralarının organizasyonu, İbrahim Ergüven’e aitti. Türkiye’nin en şanslı şef garsonu olduğunu düşünmüşümdür hep. Aynı zamanda işinin bir o kadar zor olduğunu. Mustafa Kemal Atatürk gibi, her detayı gören titiz bir insana sofra hazırlamak kolay değildi sonuçta. Öyle ki en ufak bir eğrilik görürse, kendi elleri ile düzeltirdi. Sofranın muntazam olmaması mümkün değildi. Nasıl olabilirdi ki!

Akşam sofralarında sohbet öylesine lezzetli, insanlar öylesine donanımlıydı ki! çok sade, abartıdan uzak akşam yemeğini kimse önemsemiyordu. Halkın yiyemediğini o sofrada görmeyi istemezdi Mustafa Kemal Atatürk. O halkı ile bütünleşmiş, halkı için yaşayan ve ölümünde elinde olan ne varsa halkına bırakan muhteşem bir liderdi.

Ve tabi hepimize örnek. Laf ile değil, uygulayarak yapardı her şeyi. Çünkü o “Ata Türk’tü.” Türk halkının babası. Sarı leblebi yanına, bir kadeh rakı. İşte bütün lüksü buydu. O canını, ömrünü, malını her şeyini vermişti ülkesine ve yine ülkesini medeniyete ulaştırmak için kurduğu sofralardaki tek lüksü neden bir kadeh rakı olmasındı?

Çözmek istediği konu ne ise uzmanları illa o masada olurdu. Konuyu açar, herkesin fikrini sohbet tadında alırdı ağızlardan. O akşam sofralarını stratejik bir toplantıya çevirmeyi bilirdi her zaman. Tadını asla kaçırmadan.

Selanik köklerinden gelme, zeytinyağlı minik meze tabakları eşlik ederdi sohbetlere. Kuşkonmaz, fava illa yanında yoğurtla. Bu sofralarda ete pek az rastlanırdı. Halkın yiyemediği, Gazi Paşanın sofrasında olmazdı, olamazdı. Sebze yemeklerini tercih eder, gerektiği zamanlarda minik ilaveler yapılırdı. Enginar yiyemedi hiç. Karaciğerine iyi gelir dediler diye tatmak istedi, ama ne yazık ki sipariş ecelinden önce gelemedi.

Manevi kızı Sabiha Gökçe, é Yaren sofraları” diye tanımladığı bu sofralar için “Şu bilinmelidir ki, Gazi Paşanın sofrası Dünya ve Yurt sorunlarının, ilmin, felsefenin, sanatın, insanlık idealinin ve uygar Türk ulusunun geleceğinin sabahlara kadar tartışıldığı bir okuldu.” diyor.

Halkı için gece gündüz çalışır, ancak kurtuluş savaşından yeni çıkmış ve refah içinde yaşayamayacak durumda olduğunu bilen bir vatandaş gibi davranırdı Mustafa Kemal Atatürk. O her an, her durumda Soyadının neferi idi. Yani Türklerin Babası.

Bu yazıda, hala çokça konuşulan “Rakı” hakkında illa birkaç laf edesim var. Mustafa Kemal Atatürk, hiçbir konuda asla ikiyüzlü davranmadı. Ne yediğini ne içtiğini ne de sahip olduklarını halkından sakladı. Söylediğinin aksini asla yapmadı. Dünya tarihine, üzerinde hiçbir hırs ya da çıkar olmaksızın, “Bağımsızlığı” uğruna savaşmayı göze almış ve tüm milletinin onayını almış tek lider olarak geçti adı. Gazi Mustafa Kemal Paşa…

Ruşen Eşref Ünaydın, Mustafa Kemal Atatürk ile ilgili anısında, “İçkiyi severim, fakat istediğim zaman bunu keserim. Vazifem esnasında bir damlasını dahi ağzıma koymam. Vatan işlerine içki karıştırmam. İçki ve vazife ayrı şeylerdir”. Sözleriyle de bu konuya açıklık getirmiştir.

Ramazan aylarında, müzikli sofralar asla kurulmazdı.  Kandil gecelerinde, Çankaya’da Kuran-ı Kerim’den sureler okunur, Hz. Peygambere övgüler yağdırır, kendisinin iyi bir devlet adamı ve güçlü bir komutan olduğunu her zaman söylerdi.

Sonuç olarak birçok memleket ve dünya mesesi sofraya gelmiş, orada konuşulmuş, hatta kararlara bağlanmıştır. Bu açıdan 'Atatürk'ün Sofrası' bir çağın portesi ve bir liderin zekasının kanıtıdır. Sorunlara toplu tüfekle değil, zekâsı ve bilgisi ile çözüm bulan gerçek bir önderin.  

Sabiha Gökçen, anılarında askeri birliklerin teftişi sırasında yemeğe oturulduğunda, Mustafa Kemal Atatürk’ün, yemeğe bir türlü başlamamasına hayretini anlatır. Gazi paşa, yaveri gelip kulağına bir şeyler fısıldamadan yemeğe başlamaz. Sabiha Gökçen sorduğunda, “Sen karışma yemeğine devam et” der.  Sabiha Gökçen, dayanamaz yaverine sorar. “Sen Paşa’nın kulağına ne diyorsun da biz yemeğe başlıyoruz?” Yaver gözleri yaşlı cevap verir, “Birlikteki tüm Mehmetçik yemeğini yedi, şu anda bitirdi. Artık yemeğe başlayabiliriz Paşam.”

Kendi açlığının hükmüne girmeden, bilgisi ile tok kalabilmiş muhteşem bir “Babanın “çocuklarıyız biz. Ne Mutlu Türküm Diyene. Ne mutlu “Ata Türkün Çocuklarıyım” diyene.

Yorum

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.