Ne Kadar Biliyor, Ne Kadar Tanıyoruz Köy Enstitüleri Sonrasını

Sanat

Ne Kadar Biliyor, Ne Kadar Tanıyoruz

Köy Enstitüleri Sonrasını

 

 

Prof. Hasan Pekmezci

 

Her insan her konuda, her şeyi bilmek zorunda değildir kuşkusuz. Böyle bir sav da saçmalıktan öte gidemez ama ilgi alanıyla ilgili bir konuda düşünce beyan edebilmek de  o konuda bilgi hem de yeterli bilgi sahibi olmayı zorunlu sayar. Böylesi ilgi ve bilgi sahipliğine ya da sahipsizliğine dair o kadar çok örnekle karşılaşıyorum ki ‘’Acaba alay mı ediyorlar, şaka mı yapıyorlar’’ diye işkillenme başlıyor.   Ankara Kongre merkezinde bir etkinlikler zincirinde İstanbul’dan katılan genç bir kızımız ‘’Ben Sanatla terapi uzmanıyım. Her yaş grubundan çok sayıda insana terapi uyguluyorum’’ diye tanıtıyordu çevresine.  Bir ara söze karışmak zorunda kaldım. ‘’Peki siz Carl Jung’u, YayoiKusama’yı,  MargaretNaumburg’u, Adler’i, Edith Kramer’i, Prof. Dr. Johan Reil’i,  ShaunMcNiff’i, FridaKahlo’yu incelediniz mi, Victor Frankl’ı tanıyor musunuz, Logoterapi üzerinde çalıştınız mı? En yenilerden Ken Robinson’u, kitaplarını, TED konuşmalarını takip edebiliyor musunuz ’’ dedim. Ken Robinson o zaman yaşıyordu. Hiç birinden bilgisi yoktu. Bu konuda dünyadaki hareketleri, Türkiye’de yapılanları da takip etmiyordu.  Enteresandır, kendine güveni tamdı? Çok sayıda çocuğa, gence, kadına bu konuda uzmanlık yapıyordu. Afra-tafrasından da geçilmiyordu. 

Bu örneğe neden değindim. Öğretmen Okullarında 1950’lerde öğretilen, üzerinde çok durulan bir konuydu bunlar. Bu nedenle de Resim-Müzik-Beden Eğitimi çok önemsenen, önemsenme bir ana önceliği olan eğitim alanlarıydı. Bu üç alanda yetkin olmayı öğretmenliğin temeli sayan ‘’başarılı olmayan mezun olamaz’’ diyen bir anlayış. Şimdi ne oldu dersiniz? Lütfen inceleyin: Testik insan modeli için kurban edildiler.

Örneğin, yakın zamanlarda bir konferansta bir konuşmacı ‘’Köy Enstitüleri 1946’da kapatıldı, Klasik Öğretmen Okuluna dönüştürüldü’’ dedi. Bunu demekle tarih değerlendirmesi ve yanılgısı bir yana 1950’lerdeki iktidar değişikliğinde kısmen ve 1954’te Köy Enstitüsü  yasasıyla adının değiştiğini bilmiyordu. 21 Köy Enstitüsünde eğitim öğretimin aynı mekanlarda, aynı kampüslerde, Köy Enstitüsü öğretmen kadrolarının büyük bölümünün görevde olduğu etkin bir atmosferde, iklimde devam ettiğini de. Yasayla kısıtlanmış, sınırlanmış da olsa öğrenci odaklı eğitimin devamlılığı içinde  1950-60’ların  sonuna, hatta 1970’lerin ortalarına kadar bu okullardan eğitimin her alanında çok başarılı öğretmenler yetiştirdiğini.

Bir başka açıdan 400’en fazla ressam, bir o kadar da müzik eğitimcisi, müzisyen; çok daha fazla beden eğitimi öğretmeni, sporcu ve spor adamı  yetiştiğini yok sayma yanılgısı. Burada asıl bilinmeyen ya da üzerinde durulmayan; çok etkili bir eğitim sisteminin kendi içinde yetiştirdiği öğreten ve öğrenci modelinin ‘’pat’’ diye kesilip atılamayacağının  duygusal ve düşünsel devamlılığının yok sayılması. Bunu yok sayanlar da kesinlikle bu okullarda bir gün bile yaşamamış ve duyduklarıyla, okuduklarıyla bilgi sahibi olmuş insanlar. Köy Enstitüsü mezunlarının büyük bölümü özellikle Gazi Eğitim’ ve Necatibey Eğitim Enstitüsünün değişik bölümlerinde eğitim gördüler.  Buradan sonra da tekrar Köy Enstitülerine atandılar. Örneğin, beni resme yönlendiren Mehmet Karaman İvriz Köy Enstitüsü mezunu ve ardından Gazi Eğitim Enstitüsü’nün Resim-İş Bölümünde eğitim gören ve tekrar İvriz Köy Enstitüsüne atanan çok başarılı bir eğitimci. 

Hüseyin Fehmi Özcan İvriz  Köy Enstitüsü mezunu, Gazi Eğitim Enstitüsü’nde Resim-İş Eğitimi sonrası tekrar İvriz Köy Enstitüsünde Atölye  ve inşaat şefliği. Buradaki başarısıyla tekrar yetiştiği Gazi Eğitim Enstitüsüne Öğretmen olarak atanıyor ve biz onun Gazi’de öğrencileri olduk.

Böyle birbirine bağlı bir eğitim sisteminde ‘’yasa değişti, her şey aynı gün değişti’’ diye bir durum mümkün olamaz. Bu bir yaz-boz tahtası değil ki.

Bunu bir başka somut ornekle açıklamak mümkün. Ben İvriz Öğretmen Okuluna girdiğimde ağabeylerimizin tümü Köy Enstitüsü öğrencisiydi. Okulun iç ritüleri, sosyal etkinlikleri, okulun bütün işlerini öğrencilerin  nöbetleşe yapmaları, yönetime katılmaları, öğrenci başkanlıkları, Cumartesi toplantılarında okulun işleyişiyle ilgili olarak öğrencilerin özgür eleştirileri devam ediyordu. Biz bunlarla yetiştik. Gazi Eğitim’den sonra ben de Arifiye Köy Enstitüsünün devamı olan Arifiye Öğretmen Okulu öğretmenliğine atandım. Okulun tarım alanları, meyve bahçeleri, döner sermayesi, 450 dönüm ormanı, lojmanları doğrudan okulun yönetimindeydi.  Bu benim içinde yetişerek  geldiğim okulun özellikleriydi.   Okula kısa sürede uyumum, yönetim kadrolarının ilgisini çektiği için müdür yardımcılığı görvine getirildim. Benimle birlikte atanan başka okul mezunları olduğu halde bu görev bana verildi. Nedeni belliydi; Sistemi, yatılı okul ritüellerini, işleyişi, öğrencilerle, öğretmenlerle, personelle  ilişkileribiliyor,  bu birikimle çok kolay bağ kurabiliyordum. Bu sistemden gelmeyenler bunları bilmedikleri için hem intibakta, hem de öğrencileri yönlendirmede beklenen, istenen performansı gösteremiyorlardı. Çok geçmeden bu okulların en önemli yönetim görevi olan; okulun bütün eğitim öğretim planmamasını,  sosyal etkinlikleri, öğrenci stajlarını, staj okulları köy stajlarını planlayan, eğitsel kollar ve  öğretmelerin  ders dağıtımına varıncaya kadar  sorumlu olan Eğitim Şefliğine getirildim.

Okuldaki öğretmenlerin yarıdan fazlası daha önce Köy Enstitüsü zamanında atanan;  hatta değişik Köy Enstitülerinde  öğretmenlik ve müdürlük görevlerinde bulunan, çok deneyimli eğitimcilerdi.  Örneğin Süleyman Adıyaman Bey  KöyEntitüsü+Yüksek Köy Enstitüsü mezunu; yabancı dil bilen, çeşitli konularda çeviri kitapları olan; bize her zaman, her konuda rehberlik eden bir eğitimciydi.  Bu kadronun öğrencisi olan çok sayıda başarılı eğitimci yetişti. Burada ele aldığımız yazar Karabey Aydoğan  bu kadronun yetiştirdiği öğrencilerimizden  biri. Burada bir bşka anıya değinmem gerek. Üniversite mezunu genç bir öğretmen atandı. Bn  deneyim kazansın diye orta kısımda dersler verdim kendisine. Ben üniversite mezunuyum, lise kısmında ders veririm’’ diye itiraz etti. ‘’Orta kısımda dersleri Eğitim Enstitüsü mezunları verir’’ diye de ekledi. Bunu öğrenmişti. Peki dedim ve lise kısımdan ders verdim. Derse gitti, daha ders bitmeden odamdaydı. ‘’Beni bu sınııftan alın, başka sınıfa’’. ‘’Bütün sınıflar aynı ne fark edecek’’ dedim. ‘’Orta kısım’’ dedi.

Bunu baştan biliyordum. Çok birikimli, çalışkan çocuklarımız gelenin ne olup olmadığını bir iki yoklamayla öğreniverir ona göre tavır alırlardı. Burada İlber Ortaylı!-’nın bir sözünü hiç unutmam. ‘’Ben Yurt dışında ve burada çok öğretmen gördüm. Bizim Eğitim Enstitüsü mezunu öğretmenlerin  pedegojik başarıları gibisi yok’’.

Bu anlattığım eğitim atmosferini yıllarca içinde yaşayan olarak ben mi iyi bileceğim,  yoksa okulların kapısından girmemiş ancak bunları kitabi bilgilerle öğrenenler mi-anlatanlar mı iyi bilecek?

Burada bir anımı daha anlatmak istiyorum: 2002 Dünya kupası sırasında Kore’de büyük bir Türk sanatı sergisi düzeenlemiştir. Ben de katılanlardandım. En görkemli sanat galerisinde çok katılımlı bir protokolle sergimizin açlışı vardı. Sergide Spor bakanımız Fikret Ünlü ile yan yanaydık. Fikret Ünlü bir ara ‘’Bakar mısın Hasan, bu devlet seni Konya’nın Beyşehir köylerinden aldı, sahip çıktı, okuttu, statü verdi buraya getirdi. Beni Ermenek köylerinden aldı, okuttu, statü verdi,  buraya getirdi.  Şimdi ikimiz de bu güzel ülkemizi binlerde kilometre uzakta temsil ediyoruz’’. 

Bunu neden söyledi; çünkü ikimiz 1958 yılında bir hafta boyunca yüzlerce bulaşığı yıkayan, yıkananları yemekhaneye taşıyan bulaşıkhane nöbetçisiydik. Yan yana iki kara-kuru çocuk.  Mutfak önlüklü fotoğrafımız vardı, siyah beyaz. Yıllar sonra bambaşka bir pozisyonda yine yan yanaydık.  Bunun nasıl bir duygu olduğunu içinde yaşamayanın anlaması mümkün değil.

Bunun benzeri pek çok örneği yaşadığımız için bildiğimiz ne değerlerimiz var. Yazılması kayda geçmesi gereken...

1960’ların başında okul arkadaşıydık. İki gün önce bizim sergimizde birlikte olduğumuz Prof. Dr. İsa Eşme  bir zamanlar YÖK Başkan Vekiliydi. İlk atandığında YÖK Başkanı Erdoğan Teziç Beye  ‘’İsa Eşme Köy Enstitüsü kökenlidir’’ diye tanıtılır. Bilimsel ve akademik başarıları, makaleleri, yayınları  yanında buraya sadece birkaç görselini aldığımız sayısı yirmiyi geçen bilimsel-eğitsel-sosyal  araştırmaya dayanan kitabıyla bunu hak eden; çağdaş düşünceli, Cumhuriyetçi, tavizsiz Atatürkçü bir eğitimci.

Görsel kaldırıldı.

İsa Eşme (1947), İlkokuldan hemen sonra sınavlarla kazandığı Kastamonu Gölköy İlköğretmen Okulu öğrencisi iken altı yıllık bu okulların öğrenciyi tanıma-keşfetme-yönlendirme özellikleri içinde üçüncü sınıfta resme olan dikkat çeken ilgisi nedeniyle öğretmenler kurulu kararıyla resim öğretmeni olarak yetiştirilmek üzere İstanbul (Çapa) İlköğretmen Okulu'ndaki Resim Semineri'ne seçilir. Ama asıl çok öğrenci içinden az sayıda öğrenci alan özelliğiyle yoğun yetenek sınavlarını kazanarak okumak zorundaydı. Bu sınavı kazanan az öğrenciden biriydi. Alanının başarılı ressam ve eğitimcilerinin öğrencisi olarak resim eğitimi görürken; yine bu okulların özelliği içinde lise kısmında  Matematik ve Sosyal bilimler alanında öne çıkan başarılı öğrencilerin seçilerek Yüksek Öğretmen Okullarında Lisans ve akademik eğitim olanaklarına yönlendirilmek de vardı.  İsa Eşme Matematik-Fen alanındaki  üstün başarısı sonucu beşinci sınıf sonunda (altıncı sınıfa geçince) yine öğretmenler kurulu kararıyla İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi'ne gönderildi. Milli Eğitim Bakanlığı adına Çapa'daki İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu öğrencisi olarak İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Fizik-Matematik Bölümü'nde lisans eğitimini tamamladı.

Bu eğitim serüveni elbette aldığı-yüklendiği manevi sorumlulukla  akademik çalışmalarla YÖK Başkan Vekilliğine uzandı. İsa Eşme bir vefa örneği saydığım bu başarılı çabalarını yetiştiği Kastamonu Gölköy Öğretmen Okulu, Çapa Öğretmen Okulu Resim Semineri ve  Yüksek Öğretmen Okullarının kapsamlı tarihçelerini ele alan kitaplar yazarak daha da anlamlandırdı. Özellikle Türkiye’de başarılı bir Üniversite rektörüne kurulan dramatik ilk kumpas oyunlarının kitabını yazarak tarihi hafızaya  not düştü. Bu bilincin altında Gölköy Köy Enstitüsü’nün ikliminin, ritüellerinin yoğun etkisi olduğuna her zaman vurgu yaptı. Buna ben de aynı serüvenleri yaşayanlardan biri olarak inanıyorum.

Bu konuda bir başka örneğimiz Karabey Aydoğan (d.1954)

 1968-1975 yılları arasında Arifiye İlköğretmen Okulu’nda okuyarak, Van-Alpaslan İlköğretmen Okulu’ndan mezun oldu. 1975 yılında girdiği Şişli Siyasal Bilimler Fakültesi Kamu Yönetimi bölümünü, 1979 yılında bitirdi. 1975-1979 yılları arasında Dostlar Korosu’nda; “El Kapıları, Semahlar ve Sabahın Sahibi var” uzunçalarlarına sesi ile katıldı.

Bursa-Uludağ, Kirazlı köyü ve Mustafa Kemalpaşa Demirdere köylerinde sekiz yıl süren öğretmenlikten sonra, 1987 yılından itibaren, iki yıl Şişli Belediyesinde Şef, beş yıl süre ile Kâğıthane Belediyesi’nde Hesap İşleri Müdürü olarak görev yaptı. 1993-1996 yılları arasında İstanbul Şehir Tiyatroları Müdürü, 1996-2005 yılları arasında İstanbul Kent Orkestrası Müdürü olarak çalıştı. Bu tarihten itibaren İBB’nin çeşitli birimlerinde şube müdürü olarak görev yapan Aydoğan, İSTON A.Ş ile İDO A.Ş de denetçi ve BELBİM A.Ş.’de yönetim kurulu üyesi olarak da görev yaptıktan sonra, 2022 yılı başında emekli oldu.

Tüm bu görevler içinde yazmaya, araştırmaya, belge ve bilgi toplamaya evam etti. Yetiştiği Arifiye Öğretmen Okulunun geçmişini çok yönlü araştırmayla kitaplaştırdı, yayınladı.

*Arifiye Köy Eğitmenleri Tarihi,

*Uygarlığın Tuğlası Arifiye Köy Enstitüsü,

*Köy Enstitülülerin Ardından,

*Arifiye İlköğretmen Okulu/Lisesi.

https://www.ayrintiyayingrubu.com/yazar/karabey-aydogan/

 

.

‘’Ayrıntı Yayınları, Karabey Aydoğan’ın eğitim tarihimizin önemli kilometre taşlarından Arifiye’nin üçüncü dönemini mercek altına alan Arifiye İlköğretmen Okulu / Lisesi (Köy Enstitüsü ile Bir Karşılaştırma) adlı çalışmasını yayımladı. Belgeler, tanıklıklar ve anılar eşliğinde hazırlanan bu kapsamlı çalışma, Arifiye’nin Köy Eğitmenleri Kursu ve Köy Enstitüsü dönemlerinden sonra yaşadığı dönüşümü ele alıyor. Aydoğan’ın titiz araştırmalarına dayanan ve 1954-1976 yıllarını kapsayan Arifiye İlköğretmen Okulu / Lisesi yalnızca bir okulun değil, aynı zamanda bir eğitim anlayışının da izini sürüyor’’.

*Çok Sesli Müzik Tarihimiz Işığında Kent Orkestrası ve Belediye Bandosu,

*Bandolar İçin Marşlar (8 cilt, Ferhat Dalyancı ile birlikte),

*Ruhi Su Türküleri,

-Muhsin Civelek Melen Çayı’ndan Arifiye Işığına (Şefika Kamçezile birlikte),

*Âşık Sefil Mustafa.

.

  Yayınladığı makaleleri kitapları yanında sahaflar çarşılarının didikleyicisi özelliğiyle derlediği birikimleriyle  ‘’Köy Enstitüleri'nin 86 Yıllık Hafızası’’ başlıklarıyla zaman zaman  sergiler düzenleyerek görsel kültüre katkıları.

Eğitimci Karabey Aydoğan’ın 36 yıllık özenli koleksiyonundan derlenen “Köy Enstitüleri'nde Dün, Bugün, Yarın” sergisi, 11 Nisan - 1 Mayıs 2026 tarihleri arasında Kadıköy Belediyesi Barış Manço Kültür Merkezi'nde ziyaretçilerini ağırlıyor. Enstitülere ait tarihi belgeleri, günlük eşyaları ve yaşanmışlıkları bir araya getiren bu özel sergi, Türkiye'nin eğitim tarihine ışık tutuyor.

Cumhuriyet eğitim tarihinde bir dönüm noktası olan Köy Enstitüleri; tarımdan sanata, spordan üretime ve mimariye kadar pek çok alanda eşsiz bir miras bıraktı. Aydoğan’ın zengin koleksiyonunda, enstitülerin bu çok yönlü üretkenliğini ve ruhunu gözler önüne seren orijinal belgeleri yakından incelemek mümkün. https://www.instagram.com/p/DXRmuOUCDIq/?img_index=3

*

Son söz olarak, toptancı değerlendirmeler, yargılar doğruların bir numaralı düşmanı. Bu yanılgı öncesi ve sonrası için bağ kurmayı zorlaştırdığı gibi saplantılara da zemin hazırlamakta. Benim okuduğum 1958 yılından bir fotoğraf var: Öğretmenlerimiz topluca bu görselde. Hepsinin yaşamını inceledim. Okudukları okullarını, İvriz’e ne zaman geldiklerini-göreve başladıklarını. 1954 sonrsı gelenler var, tümü Kepirtepe ve İvriz Köy Enstitülerinden mezun olmuş, sonra Eğitim Enstitülerinde eğitim görerek tekrar İvriz’e atanmış. Çoğu da 1950’lerde ve önce atanmış deneyimli öğretmenler. Kuruluşunda atananlar var. Erklerin ve Milli Eğitimcilerin 1954 yılındaki tepeden uygulaması bu okulların iç geleneğini, bağını-bahçesini, tarım alanlarını ve en önemlisi öğretmenlerin mantalitesini pat diye değiştirmiş değil.
Bu nedenle Köy Enstitülerinin ruhu daha çok bu kuşak tarafından yaşatıldı ve yaşatılıyor.  Bir gerçeği yok saymak, bunların çabalarını yok saymak anlamına gelir düşüncesindeyim.

86 Yıllık bu bilinci devam ettirenlere minnet duygularımızla.

Hasan Pekmezci

 

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.