Halikarnas Balıkçısı’nı Yeniden Okuma, Tanıma Zamanı (Musa Cevat Şakir Kabaağaçlı -1890-1973)

Edebiyat
Halikarnas Balıkçısı’nı Yeniden Okuma, Tanıma Zamanı  (Musa Cevat Şakir Kabaağaçlı -1890-1973)

 

Halikarnas Balıkçısı’nı Yeniden Okuma, Tanıma Zamanı

(Musa Cevat Şakir Kabaağaçlı -1890-1973)

 

                                                      NEVİN ERDEN

 

  Her hangi bir yaylada, bir dağ eteğinde, ırmak kıyısında, bir şehirde, bir köyde veya bir deniz kıyısında yaşamakla, “o yerleri yaşamak” aynı şey midir? Örneğin, “Antalya’da yaşamak” la, “Antalya’yı yaşamak” gibi…

  Musa Cevat Şakir Kabaağaçlı da, Bodrum’u öylesine yaşıyor ki, adını unutturup HALİKARNAS BALIKÇISI oluveriyor. Elinde balık avlama gereçleriyle, guruba karşı keyif çatarak almıyor bu adı. Gerçek yerli  Anadolu halkı tarafından kurulan Karya Uygarlığı’nın, antik yerleşim yeri, HALİKARNAS. İşte zamanın Bodrum halkı da ona gönülden seslenip, ‘dağlar denizler prensi ‘ olmasını  uygun buluyor. Selam vermeyi bilmeyen ürkek kıyı insanlarıyla kaynaşıp bilgi alış verişi içinde dost, arkadaş çoğaltıyor; deniz ve kara insanının doğayla savaşımını, bu savaşım sırasında şekillenen kimliklerini, yaşamlarını, özgün yazı yeteneğiyle yapıtlarında işleyerek bizlere sunduğu gibi.  Halikarnas toprağının kadim kültürünü kucaklayıp, Anadolu Kültürü’yle sarmaş dolaş ( kendi sözüyle) edekoymasına ne dersiniz? 

Tarihi toza toprağa karışmış, denizi kendi halinde, sürgün yeri olan  “Issız ve Yalnız Bodrum”dan, yerli yabancı gezginlerin, arkeologların, tarihçilerin  ilgi odağı bir BODRUM yaratmanın serüveni gibi...

 

.

  MAVİ SÜRGÜN kitabını iki  kez okudum, sanırım daha çokça yararlanacağım kaynaklardan olacak. Özellikle bu mavi güzellik, Kabaağaçlı’nın içtenlikli yazın ustalığıyla, sözcük sözcük,  adım adım sizi ‘Yaşadığı Bodrum’a çekiyor. Tüm Ege, Akdeniz kıyılarının denizi, balığıyla, martısı süngeriyle, adaları, yosunu, hırçın dalgalarıyla, her bir ağacın çiçeğin otun hatırını geçmeden anlatırken, onunla birlikte bakir Bodrum’u tanıyor, ‘yaşıyorsunuz’. Mavi Sürgün kitabı, “Sabırlıkotu” nu ve Tarlakuşu’nu tanımak  için bile okumaya değer bir kitap diyorum.

   Musa Cevat Şakir Kabaağaçlı, 1925 yılında, Resimli Hafta Dergisi’ndeki bir yazısında, “ Hapishanede İdama Mahkûm Olanlar, Bile Bile Asılmaya Nasıl Giderler?” başlığıyla yayımlanan yazısı nedeniyle yargılanır. “Askeri, isyana teşfik.” suçlamasıyla cezası sürgündür. O yıllarda kuşları garip, yolları tozlu ıssız Bodrum’da, üç yıl kalebentlik yapacaktır. Jandarma eşliğinde üç buçuk aylık zorlu yolculuğu, trenden kamyona, kimi zaman yaya, kimi zaman at üstünde, bazen de eşekle nasıl tamamladığını anlatıyor; sanırsınız, Kabaağaçlı sürgüne değil, özlemini çektiği bir güzelliğe, bir sevgiliye ulaşacaktır.  Oysa terkedilmiş, yıkık dökük bir kalenin bekçiliğine giden bir mahkûmdan başkası değildir. Dahası, cezası bittiği halde Bodrum’a dönüp,orada uzun yıllar yaşayacaktır.

  1890 Girit doğumlu Musa Cevat Şakir Kabaağaçlı, daha okul öncesinde evin her yerine, duvarlara resimler çizerek, resim yeteneğini belli eder.  İlkokulda iyi bir eğitim alır, Robert Koleji birincilikle bitirir. Babasının etkisiyle, zorla da olsa Oxfort Üniversitesi’ne gönderilir. Ancak o, bütün zamanını,üniversitenin ünlü Bodleina Kütüphanesi’nde, (orada yatıp kalkacak kadar) ve Avrupa kütüphanelerinde geçirir. Üniversitede onun öğretmenleri, Heraklitos, Anaksagoras,Thales, Sokrates, Homeros,Demoritos,Anaksimandros, Diyojen gibi bilim insanları ve filozoflardır.

   Dört dil bilen, İngilizce çeviriler yapan, kitap dergi kapaklarına resimler çizen, tezhip sanatıyla ilgilenen, Anadolu Uygarlığı’na kafa yoran Kabaağaçlı’nın, sürgün gittiği bir kıyı kasabasındaki özverili emeği karşısında, teşekkür ve saygı borcumuzu güncellemeliyiz. Döneminin yoksunluklarına karşın, hiçbir zorunluluğu yokken, ödülsüz, alkışsız verdiği emeği, bu örnek çevreciyi, doğa tutkunu bir değerimizi tanıtmak, biz okurların, eğitimcilerin sorumluluğumuz olsa gerek.

  Doğanın canlı cansız bin bir türünü, insanı anlatmak için en renkli , en anlamlı sözcüklerle tümceler kurmaya çalışsanız, yine onun yapıtlarındaki anlatıma başvurursunuz. Toprak taş, kaya, ağaç, ot, çimen, çalı,  karada konuşan birer kişiliktir onun yapıtlarında. Denizi anlatırken, dalgasından köpüğüne, kumundan yosununa, balığından kayığına bin bir kişilik,  koskoca mavinin tüm tonlarına bulanarak sarmalıyor okuru. Doğayla öylesine bütünleşmiş ki, sanırım eline kalemi aldığında kişiliğe bürünmüş her bir varlık, kendiliklerinden geçivermişler sayfalara kanlı canlı. Bazen denizin çılgın dalgalarıyla fırtınayı kara bulutlarla savaştırıyor, bazen de yerle gök arasında inanılmaz bir sevişmeye tanık oluyorsunuz.

   Bodrum’a ayak basar basmaz karalar bağlamak yerine, önce kalacağı bir yer oluşturup gerçek “ödevi” için kolları sıvıyor; artık ‘sabırlıkotu’ yeni yaşamına hazırdır…En yakın çevresinden en uzak ülkelere dek, dünyanın dört bir yerinden getirttiği tohumlarla fidanları Bodrum toprağına  kavuşturuyor. Yörenin insanlarıyla elele verip işe koyulduğunda, düşlerinde nasıl bir Bodrum vardı, kim bilir?

 Yapıtlarından birkaç örnek vermek isterim.

.

  ANADOLU’NUN SESİ-   Denizden karaya, karadan denize  kıtalar izleğinde uygarlıkları, mitolojiyi, tarihi karış karış eşeleyip eler, Halikarnas Balıkçısı.  Anadolu’muzun gerçek varsıllığı üzerine yaptığı araştırmalarla ürettiği yapıtlarının her biri, başvuracağımız değerli kaynaklar.

Halikarnas Balıkçısı, roman, deneme, öykü ve yüzlerce gazete yazılarıyla, Anadolu Uygarlığı’nın dünden bugüne kadim yolculuğunun kalıcı belgelerini bırakmış bizlere.

   Orta Asya’dan Akdeniz’e akan göçün biriktirdiği ilk yeniliklerin buluşların ve bilgilerin kaynağı olarak Anadolu’yu gösterirken, salt Avrupa’ya değil, dünyaya meydan okuyor, “Dünya beş değil, altı kıtadır.” diyor,

 Manevi oğlu Şadan Gökovalı’nın 1971’de basıma hazırladığı Anadolu’nun Sesi’nde, Anadolu’muzun Büyük Orta Asya Göçü ve sonrası tarihini anlatır. Tarih ve Hellenizm, Soyların Mitolojisi, İyonlar, Tarih ve Batı Görüşü, İyonya Anadolu, Hellenistan Düşünürleri, Sparta Hellenizmi, Tarihte Tekerrür Yoktur, Klasik Dönemin Ege Denizi Tarihi, Büyük İskender, Dinler Dönemi, Bizans, Hellenizm ve Türkler, Mukadderatın Adamı ( Mustafa Kemal Atatürk) başlıklarının içeriği, günümüze ve geleceğe ışık tutacak, yayılmacı emperyalist iddialara, kanıtlı birer yanıt olarak süzülmüş Anadolu Tarihi’nin özeti gibidir.

Kitap, “Sunarken” sayfasında belirtildiği gibi, okullarda ders kitabı olarak konulası önemdedir. Dinler Dönemi’yle, Tarih ve Batı Görüşü başlıkları incelendiğinde, bugün gençlerimizin ülkemize olan bakış açılarını önemli ölçüde değiştirecek içerikte. Akdeniz’i, mitolojisinden dinler dönemine, tarihinden etnik kökenlerine dek araştıran Balıkçı, kanıtını, sağlam bir özgüvenle:

“ Akdeniz, etnik ve başka bakımlardan dünyanın altıncı kıtası sayılabilir. Coğrafyacılar keyfi olarak, büyük kara parçalarını, şurası Avrupa, burası Asya diye kıtalara ayırmışlardır. Böylece üç kıta Akdeniz’i kıyılamış oluyor. Akdeniz’deki kıyılar Avrupa, Asya ve Afrika değildir, Akdeniz’dir! Afrika, büyük kum sahrasının güneyinde başlar. Yunanistan, Fransa, İspanya, Avrupa değildir,  topu da Akdeniz’dir. Dünyanın en ücra yönlerinden insanlar alınsın, Akdeniz’e serpilsin; altıncı kıtanın büyüsüyle çok geçmeden iliklerine dek Akdenizli olurlar. Akdeniz, suları gibi akıcı ve masmavi bir insanoğlu tarihidir. Bundan dolayı, “Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz’dir!” sözleri askerce bir emirden çok öte, derin bir anlam taşır. Çünkü Anadolu Asya değil, Akdeniz’dir! Bu, edebiyat ya da şiir değil, gerçektir.” der.

 “Sözüm ona çok akıllı,  uzağı görür ve hesaplar sanılan Batı diplomasisi birbirinin sömürgelerini iç etme peşindeki savaşlarında, hiç akıllarından geçmeyen bir sonuca vardılar. Çünkü onlar savaşadursunlar, insan aklı durmuyordu. İçin için gelişen insan kafası, toplumların ekonomik ve sosyal yaşantısını, akılca düzenlemeye kalkıyordu. Yeni sosyal ve ekonomik sistemler Batılıların hiç beklemedikleri bir sonuçtu. Bu bir. Bir de sömürgelerde kıpırtılar başlıyordu. Sonraları üçüncü Dünya diye adlandırılacak olan ülkelerde Mustafa Kemal önderliğinde Anadolu Ulusal Savaşı’nda uç gösterdi, bu da iki.  Bu iş dünyada siftah(ilk) oluyordu. Atatürk’ün yaptığı iş, en aşırı dalkavukların pehpehlerinden çok ötedir. Ne yazık ki; Amerika’yı keşfettiğinin ayırdına varmadan ölen Kristof Kolomb gibi Atatürk de, Üçüncü Dünya’yı açtığının ayırdında olamadan aramızdan ayrıldı.”

  M.C.Ş.Kabaağaçlı,Hellenizm’in, devamında Yunanistan’ın, Batı işbirliği ile Anadolu’yu yok sayma politikalarına yanıt olarak, yukarıdaki başlıklar altında ve örneklerle karşılaştırmalı olarak günümüze dek süregelen sömürücü emperyalizmin en eski atalarından başlayarak her birinin Anadolu’yu sahiplenme savlarını yerle bir ediyor. 

.

 DÜŞÜN YAZILARI

  Önsözünü Azra Erhat’ın  yazdığı DÜŞÜN  YAZILARI kitabı, yine Azra Erhat ve Sabahattin Eyuboğlu’na yazdığı mektuplardan derlenmiştir. Bilimsel içerikleriyle dopdolu ve eski Türkçe ile yazılan bu mektuplar, Azra Erhat ve bir yakını (Emine Temizhan) tarafından uzun çalışmalar sonucu kitaplaştırılmıştır. Anadolu’nun Türkü ve Oyunları, Zeybek ve Fes, Evrende Raks ve Müzik, Raks ve İş, Raks ve Sevi, Dinler Üzerine, Papazlık ve Laiklik, Homeros Üzerine, başlıklarıyla, Balıkçı’nın çoğul konulara kafa yorduğunun, bıkmaz yorulmaz bir çalışmayla araştırma yaptığının kanıtlarıdır. Özellikle müziğin, dansın, sanatın insana yaratıcının armağanı olduğunu, hayvandan bitkiye dek tüm canlıların bir ritm bir ahenk içinde olageldiklerini, düşün, inanç ve iş dünyamızı biçimlendiren duyguların davranışların yapıştırıcı gücü olduğunu ortaya koyuyor.

 

.

  AGANTA BURİNA BURİNATA

  Halikarnas Balıkçı’sının deniz tutkusunu, roman kişisi Musa’nın yaşamı üzerinden anlattığı bir kitap. Yine çok renkli bir kanaviçe işlemesiyle karşı karşıyayız. Denizin mavisiyle, dalgaların köpüğüyle, martıların sesiyle sevimli, şiir gibi resim gibi dolu dolu içeriğiyle coşkulu bir söyleşi. Deniz ve kara insanlarının varlık yokluk savaşımı, sevdaları, ölümleri. Yaşam kolay değildir. Geçimini topraktan kazanan çiftçinin de işi zordur ama bir kez denizin tuzunu, balığın kokusunu, fırtınayla dansın heyecanını tadan birinin artık karada yaşamasının olasılığı yoktur. Oysa dünyanın neresinde olursa olsun denizcinin yazgısı hep aynıdır; “Kaptandan hep azar ve küfür, tüccardan küçümseme, denizden tehdit, karadan tekme, duygunun ve bağlılığın bereketi toprakta olsa da, Musa’nın deniz aşkı sönecek gibi değildir. O denizdeyken, “….dağlarla taşlarla ve yıldızlarla birlikte hep çocuktur.” “Göklerde yıldızlar mısır, buğday patlatırlar.” “Deniz çırpıntıları adaların kalçalarını gıdıklarken, Musa, gülmekten katılan adaları nasıl unutsun?! “ (Sporad Adaları-Gülen Adalar)

   Ne ki Musa’nın anası kaptan kızıdır. Bir kaptanla evlenir. “ N’olur, bir de kaptan anası olmayım .”der. Musa’nın denize gitmesine karşıdır. Karada çalışmayı da deneyen Musa denizden uzak kalamaz. Onu bekleyen yalnız anacığının cenazesine yetişemediği gibi; ,  “..yeşil değilse mavi, mavi değilse yeşil gözleriyle; baktıkça deniz dibi gibi koyulaşmakta olan, kirpiklerinden pırlantalar damlayan.” çalışkan,mert,güzel sevdiği Fatma’sına kavuşacak mıdır?

 PARMAK DAMGASI - On-on bir yaşlarındaki Mehmet’in yalnız başına İzmir Ortaokulu’na vapurla gönderilmesine dayanamayan ana yüreğinin acıtan duyguları, köy öğretmeni Seniha’nın, okuma yazması olmayan Mahmut’la evliliği, dört kaptanın gülümseten dostluklarının anlatıldığı Hoş bulduk Selim Kaptan öyküleri, hem örnek hem ders hem de düşündüren insanlık halleridir; Peş peşe kaybettiği çocuklarından sonra, kimsesiz çocuklara kapısını açan Hoş bulduk Selim Kaptan, “…insandaki evlat sevgisinin, hayvanlarda da aynı derinlik ve değerde var olduğunu…” , arkadaşı ‘ak martı ‘ aracılığı ile okuyucuya yakından duyumsatıyor.

.

 BULAMAÇ- Balıkçı’nın, Demokrat İzmir Gazetesi’ne günlük dizi halinde yazdığı yazıların bütünü, bir roman.

 Gazete okuyucusunun merakla ertesi günü beklemesinin nedeni, Balıkçı’nın, her bir bölümde kişilerin serüvenlerini adım adım izleyerek zamanı, olayları kopukluk yaratmadan yepyeni bir gelişmeyle bağlayarak yazması. Süngerci Naim, Etem Reis, Badi Badi Nuri, Tabakların Koca Yusuf, Aferin Ali, Megafon Şaban, Çil Hasan, Doktor Muammer, Dalgıç Yengeç Kaptan, Paracı Bay Haşmet… Denizci dostlukları, dayanışmaları, savaşımları ve eğlenceleriyle yadırgamayacağımız bildik renkli kişilikler. Handan Suzan kardeşler ve Martı, zamanın ve dizinin tanımaya değer kadınları.

    Halikarnas Balıkçısı’nın yapıtlarından bir kaçını kısaca tanıtmaya çalıştım.

  Gençlerimiz, çocuklarımız, hem evde, hem okulda çevre bilincine uzak bir eğitim süreci içindeler. Doğa, dört duvar içinde tanıtılıp kavratılacak bir konu değildir. Evinde tencereye konan tahılın, meyvenin sebzenin nasıl yetiştiğini bilmeyen, en yakınındaki ağaçların tamamına ‘ağaç’ deyip geçen, hiç birinin adını öğrenmeden büyüyen (çoğumuz gibi) çocuklarımız, doğanın ve yaşamın kutsallığının ayırdına nasıl varacaklar. Yine sorun gelip eğitim sürecimize dayanıyor.

  Halikarnas Balıkçısı’nı okuduğumdan beri, bir öğretmen ve doğa tutkunu olarak aklımdan çıkmayan bu değerli yazarımızı, özverili çevrecimizi öğrencilerimize tanıtmalı, okutmalı, örnek göstermeliyiz, düşüncesi oldu.

  İklim değişikliğinin sonuçlarını sıkça yaşamaya başladığımız son yıllarda, çevre sorunlarıyla başı dertte olan ülke(ler)mizin en yaşamsal sorunlarından biri de, geleceğe “ Yaşanabilir Bir Dünya” bırakma kaygısı ve çabasıdır. Kullanılabilir kaynaklar, zor bulunan elementler ve su savaşları ne yazık ki çoktan başladı. Dünya Meteoroloji Örgütü’nün 2025 ( Küresel İklim Durumu) raporuna göre, küresel ısınma öngörülenden daha hızlı ilerliyor. Özellikle kırlardan uzak, şehirde yaşayan çocuklarımıza, sıradan sandığı bir otu,  börtü böceği, kır çiçeğimizden ağacımıza en yakın çevresinde gözleyebileceği ödevlerle duyarlılıkları uyandırılsa ne güzel olur...( Yaz tatillerinde gittikleri tatil yörelerimizi incelemeleri için hiç ödev verilmiş midir? Çocuğumuzun, gencimizin salt denize batıp çıkmakla tatil yapılamayacağı, gittikleri tatil yerlerini “yaşamaları” gereğinin yolu gösterilemez mi?).  Çocuklarımızın, “Yalnız ben değerliyim. Varsıllık içinde olmalı, iyi yaşamalı, yorulmayacağım bir işim olmalı, gezip eğlenmeliyim.” salgınından uzaklaşmaları, geleceğimiz için yaşamsal önemdedir. Tam da bu nedenle, Kabaağaçlı ve benzeri değerlerimizi tanıyıp örnek almaları; tüketimi azaltıp üretken olmayı görev edinmelerine yol açacaktır.  Gelecekte dünyaya ve ülkesine artı değer katacak, doğa- insan-yaşam değerini arttıracak meslek seçimine yönelmeleri kolaylaşacaktır. Algıları yüksek, kavrama yetenekleri, bilgiye ulaşma becerileri bizlerden kat kat ileride olan çocuklarımıza bunları borçluyuz.

 

 

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.