Meliha Yıldırım’ın Ankaralı Yazarları Şair-Yazar Selami Karabulut Söyleşisi

Edebiyat

Meliha Yıldırım’ın Ankaralı Yazarları

Şair-Yazar Selami Karabulut Söyleşisi

.

“Yazmak, varoluşsal bir eylem benim için.”

“Rüzgârın estiği yöne doğru sürüklenen bir başıboşluk değildir, yazmak.”

Selami Karabulut

 

- Merhaba, Selami Karabulut. Uzun yıllardıredebiyat dünyasındasın.Onlarca kitabın var. Yazarkenne hissediyorsun? Korku, mutlulukya da kendini zamanın o anına mı bırakıyorsun?

-Yazmak oldukça zor ve çetrefilli bir süreç. Dediğin hâllerin hepsini yaşıyorum. Asıl sorun başlamak için masanın gizemli, aynı zamanda da soğuk çağrısına boyun eğip parmaklarla tuşları buluşturmakta. Bu süreç bazen ertelemelerle uzayıp gidiyor. Bazen de kendiliğinden oluyor. Bir metnin veya şiirin içine girdiğim zaman, bütün yazdıklarımdan daha başarılı olacağım duygusuna kapılıyorum.  Bu beni müthiş güdülüyor. Ancak her seferinde yaralarıyla baş başa kalan acemi bir savaşçıya dönüyorum.Hep yetersizlik duygusu ve bir eksiklik… Bu çaba, delik kovayla çölü yeşertmeye aday olmaya benziyor. İyi ki de öyle. Yazmak kendinle yarışmaya dönmeli. Yoksa kendi yalanına tapınan meczuptan farkın olmaz. 

- Toplumsal ya da günlük olayları kolaylıkla kurguya çevirir misin? Yoksa seninyazmayı düşündüklerinhayatın olağan akışından başka şeyler mi?

- Genelde yazarken ön hazırlık yapmam. Tamamen sözcüklerin büyüsüne kapılarak oluşan tümcelerin izini sürerim. Yazacaklarımın güzergâhını her an bir sözcük tepetaklak ederek bambaşka bir yöne doğru sürükleyebilir. Bu oldukça heyecan verici. Ancak çok riskli. Çünkü rüzgârın estiği yöne doğru sürüklenen bir başıboşluk değildir yazmak. Zihnin kendi disiplini vardır. Hayata bakışınız yazdıklarınızın gizli ve belirleyici hakemidir. Her ne kadar bir program dahilinde çalışma yürütmesem de tamamen kalemin şehvetine teslim olmuyorum.   Yazdıklarım kurgusal da olsa benden yayılan bir ışık olduğu için aynı zamanda da hayatıma dahildir.

-İlk ne zaman karar verdin yazman gerektiğine, seni tetikleyen neydiyazmaya o dönem?

-Karar vermedim. Kendiliğinden ortaya çıktı. Hatta henüz hiç şiir yazmamışken kendimi şair olarak görüyordum. Bu söylediğim size ilginç gelebilir. Ki beni de şaşırtıyor; “Neden öyle bir duygu içindeydim acaba?” diye. Sanırım yazma eyleminin kişinin doğasıyla doğrudan bir ilişkisi var. Kendini sosyal alanda ifade etmekte zorlananların başvurduğu bir tür iletişim aracı olarak ortaya çıkıyor gibi geliyor bana. Benimki tam olarak böyle bir zorunluluktan çıktı. Okuma yazmayı nasıl öğrendiğimi anımsamıyorum. Beş yaşında başlamışım ilkokula. Ancak sınıftaki ilgi duyduğum bir kıza, derste bakarak bir şeyler karaladığım anları iyi anımsıyorum. Bu davranışım ortaokul sıralarında da sürdü. Liseye gelince artık bir varoluş gerekçesine dönüştü yazmak.  Halk şiiri türünde “Yaş onbeş demeden oldum yetmişlik!” gibi oldukça dramatik aynı zamanda da çok komik şeyler karalamıştım. Gerçek anlamda yazmak, okumayı bir yaşam biçimine dönüştürdüğümde anlamlı bir aşamaya geldi. 

- Edebiyat yolculuğunu ve bunun ürünü olan kitaplarından bahseder misin?

- Çocukluğumdan gelen bir heves olmasına rağmen oldukça geç yaşlarda ortaya çıkarmaya cesaret ettim yazdıklarımı. 2002 yılında Sağlıkçılar Sendikası’nın şiir ödülünü almıştım. Şartname gereği ilk kitabımı onlar yayımladı. Sonra art arda şiir kitapları geldi. Arada roman, öykü ve deneme, çocuk romanı türünde kitaplar da yayımladım. Şiir kitaplarımın bazıları ödül aldı.Bazılarının çıktığını kimse fark etmek istemedi. Geriye dönüp baktığımda “neden yayınladım?” dediğim bir çalışmam yok. Her biri yaşamımın değişik dönemlerinde ortaya çıkan “gizli dünyamın” ip uçlarının yansıması. Yazmak varoluşsal bir eylem benim için. Kitaplarımla da varoluşumu taçlandırdım.

- Yazmayı hayatın içinde düzenli bir şekilde yapabiliyor musunuz?

- Hayır. Ben her anlamda düzensiz ve dağınık biriyim. Otuz yılı aşkındır devlet memuruyum. İşime zorunlu olarak düzenli gitmenin dışında hep yaşamın akışına göre konumlandırdım kendimi. Yazmak bir tür bağımlılık benim için. Müptelasıyım. Ancak günün zaman dilimlerini düzenli biçimde yazmaya ayıracak kadar ne disipline sahip biriyim ne de öyle bir lüksüm oldu. On beş yaşından beri çeşitli işlerde çalıştım. Çoğu ağır beden işçiliğiydi. “Yazmayı hayatımın merkezine koydum, yazmasam çıldırırdım” gibi demagojik söylemlerle “büyülü bir kişilik” ortaya koymayacağım. Ancak geçmişe dönüp baktığımda onca kitabı ne ara ve nasıl yazdığıma da şaşırmıyor değilim. Yazmanın müptelasıyım dedim ya bu durum bende dönem dönem tezahür eder. Her ne kadar plansız programsız masanın başına otursam da her şiir kitabımın kendi içerisinde bir bütünlüğü var. Kitaplarımın da birbiriyle bağlantılı olduğunu okurlar kolaylıkla görebilir. Kafamdaki dosya bütünlüğünü dağıtmamam için yoğun bir çalışma sürecine girerim. Öyle ki bazen iki saatlik uykuyla işe gitmişliğim çoktur. Herkes mesai bitiminde servislere koşarken ben bilgisayarımı açar bütün bina tamamen sessizliğe bürünene kadar yazarım. Bu tempo hafta sonu da devam eder. Sabaha kadar çalışır, öğlen sonu kaldığım yerden devam ederim. Dosyam bitince benim yazmakla hiç alakam kalmaz. Edebiyat üstüne konuşmaktan bile hoşlanmam o süreçte. Benim yazma alışkanlığımı bir tür bağımlılığın ara ara ortaya çıkmasına benzetebilirsiniz. Neyzen Tevfikde aylarca içmezmiş. Ama içtiği dönemlerde de günlerce ara vermezmiş.

- Ankara’da yaşamanın senin için özel bir anlamı var mı?

- Hiçbir anlamı yok. Tokat’ın Artova ilçesinin bir köyünde doğdum. Ortaokula kadar orada yaşadım. Liseyi İzmit’te okudum. Onun dışında hep Ankara’dayım. Zorunluluktu burada yaşamam, öyle de geçti yıllar. Ankara’ya lisede okurken yaz tatilinde “harçlığımı kazanmak” için gelmiştim ilk. Sitelerde kereste biçim işlerinde çalışıyordu hemşehrilerim. Beni de onlar getirmişti. Hiç unutmam amele kahvesinde sağır dilsiz birisi, işçi arıyordu. Beni gösterdiler. Uzaktan “o çalışamaz” diye burun kıvırdı. Ancak başka birini bulamayınca mecburen beni götürmek zorunda kalmıştı. Yol boyunca koluma girerek “sen hiç mi ekmek yemedin” diye çelimsiz bedenimi işaret ederek hayıflanıp durmuştu. Atölyeye vardığımızda da ustalar, “Getirdiği adama bak. Başka birini bulamadın mı?” diye gülüştüler. Oysakidiğer elemanlar kaç saat dayanacağıma dair birbiriyle iddiaya girmişler.Orada bütün yaz çalıştım. Memuriyetim de öyle geçti. Asi ve uyumsuz görüldüm hep. Tutuklanıp cezaevine girdiğimde savcı, “memurluk sana göre değil istifa et demişti.”  Hâlâ çalışıyorum. Sevdiğimden mi? Hayır, mecburiyettin. Bu çağın insanının hayallerinin peşinden gitme şansı yok pek. Olanaklar nasıl gelişiyorsa hayatını da öyle sürdürmek zorunda kalıyor. Benim Ankara’da yaşamam da böyle bir zorunluluk.

- Kitaplarındaokurun kendisinden bir şeyler bulduğu meseleler var. İnsana dokunan, kendi sıkıntılarını düşünme fırsatı veren bir taraf.Bunun nedenini neye bağlıyorsun?

-Yazmak öze yolculuktur. Yazar aslında kendine yaptığı yolculukta keşfettiklerini görünür kılar. Rimbauld, “ben bir başkasıdır” der. Yani, bende ne varsa başkasında da vardır demek ister. Bunu Halac’ı Mansur’un “Enel Hak” deyişinde de görmek olası. Bildiğiniz gibi bu öğretideinsanın özünün Allah’ın yansıması olduğu, kendini keşfe çıkanların yaratıcının bir parçasıyla karşılaşacağı öğütlenir.Farklı alanlarda başka başkabiçimlerde söylense de kast edilen aynıdır:Öz itibarıyla bütün insanlar aynıdır, kendine bakarken herkesi görmüş olursun. Sanat da bu anlamda “benden” geneli uzanan bir köprü görevi yapar. Sanatçı, yazar, şair her kimse kendine ne kadar derin bakmayı göze alabilirse evrensel insana da o kadar yaklaşmış olur. İyi bir eserde herkes kendinden bir şeyler bulur. Amabunu söylerken her nabza göre konumlanan bir yazar tipini tarif etmiş olmuyorum. Mevlana’dan ödünç alarak söyleyecek olursam “Herkes okyanustan kendi kabınca içer” Sanatsal bir yaratımın tamamlanması için sadece yazarın donanımlı olması gerekmez. Okur da yazarı üst düzeyde yapıtlar vermeye zorlamalı.

- Aklında yazmayı düşündüğünama zamanı gelmediği için beklettiğin konuların var mı? Ya da bunu anlatmalıyım deyiponu hemen yazar mısın?

- Yok diyebilirim. Zaten her yazar döne döne “dert edindiği” aynı şeyleri yazar. Ben iki karanlık arasındaki (doğumla ölümün) bireyin varoluşsal hallerini modernizmin yani kent hayatının içinden anlatmayı hedefledim hep. Zamanın geçiciliğini fark etmenin ve ölüme doğru hızla yuvarlanmanın an ben an hissedilmesinin insan bilincinde ağır travmalara yol açtığı kanısındayım. Şiirlerimin izleğinde de yoğunlukla bu kör noktanın izleri var. Romanımda ve öykülerimde bunu bir de düz yazının olanaklarıyla işlemeyi denedim.Zaten Aşkın Poetika’sı adındaki kitabımın da temel konusu bu. Aynı zamanda üretim ilişkisindeki sınıf çatışması benim ideolojik olarak yaşamımın merkezinde durur. Marx’ın yabancılaşma teorisinde söylediklerinin ne kadar doğru olduğunu maalesef yaşayarak deneyimliyoruz. Günümüzde yabancılaşma ve onun getirdiği yalnızlaşma en acımasız biçimiyle hayatımızı kuşatmış durumda. Yazar olarak buna kör kalmak kendine ve her şeye bakarkör olmak demektir. Dert edindiğim temel izleklerden biri de budur.

- Seninleilk kez2023 yılında Kızılay Route Kafe’de tanıştık. Ancak edebiyat yolculuğunun çok eski olduğunu biliyorum. Yıllar içinde neler gözlemlediğini bize anlatabilir misin? Bunca zaman içinde Türk Edebiyatı’nda senin için değişen ne oldu? Ya da her şey aynı mı kaldı? 

- Okur azaldı. Kitaplar nerdeyse tarih ötesinin uzantısı gibi görülmeye başlandı. Bu çok acı. Yapay zekâya hiç girmek istemiyorum. Yaratıcılığı nasıl etkileyeceğine dair bir ufkumuz bile oluşmadı henüz. Ancak ben bunu bir şair sezgisiyle “Dünyanın Sonuna Doğru” adlı romanımda yazdım. Okunmadı. Okunsa “sen bunları yıllar önce nasıl yazdın?” diye birileri sorardı. Maalesef… Edebiyat dünyası da bütün iş kollarında olduğu kadar risklerle dolu. Korkunç bir rekabet var. Ancak bu yarış, üzülerek söylüyorum ki nitelikle ilgili değil. Daha çok görünür olma çabasına dayalı. Ne kadar kendini göstermek için çırpınırsan o kadar adın biliniyor. Ancak sadece adın hafızalarda yer edebiliyor. Kimse ne yazdığını merak edip de okumuyor. Bu hazin durum önceden de vardı. Şimdi daha belirgin hâle geldi. Yayınevleri yazarları elamanı gibi görüyor, şair ve yazarlar da “patronum” diyor. Oysaki yazarın kendi cebinden verdiği para karşılığında basılıyor kitaplar. 

- Günümüzde sayıları gittikçe artan edebiyat atölyeleri var. Amacı yazmak isteyene bir şeyler öğretmek olan bu atölyeleri de düşünerek.  Sence yazarlık bu şekilde öğrenilebilen bir şey mi, yetenek ne kadar önemli?

- Yaratıcı yazarlık atölyeleriniçok da olumsuz görmüyorum. Oralara katılanların elbette öğreneceği şeyler vardır. Ama bu onları yazar yapar mı derseniz, tereddütlüyüm. Yazmak, öncelikle kişinin doğasına uygun olmalı. Kavrayışı, bakış açının genişliği, sezgisel derinliği olmalı. Buna yetenek denebilir. Ama yetenek tek başına hiçbir şeydir. Onu parlatıp işlevsel bir duruma getirmek için çok okuyup zihni sürekli keskinleştirmek gerek. Yetmez. Okumaalışkanlığını da çok küçük yaşlarda edinmeli.Sonradan okumaların pek faydalı olacağı kanısında değilim. Eğer temeli yoksa atölyelerde öğrenilen kuramsal bilgilerin de yazmaya bir katkısı olacağını düşünmüyorum. Bu dediklerim varsa atölyeler,katılımcının kendini geliştirmesine yardımcı olabilir sadece.

Üzülerek söylemek isterim ki kişilerin içindeki merak duygusunu körükleyeceğine, olmayan beceresini varmış gibi göstermeye aracı oluyor çoğu zaman bu tür yerler. Gitgide yazanların sayısı artarken okuyanların sayısı artmıyor. Oysaki atölyeler yazmanın yanı sıra iyi bir okur yetiştirmeyi hedeflese keşke.

-Günde kaç saatini yazmaya ayırıyorsun?

- Saatim yok. Zaman ölçeği benim çalışma saatlerimle uyuşmuyor. Bazı dönemlerde birkaç saatlik uyku dışında sürekli…

- Çok okudukça ve yazdıkça kendini daha yalnız hissediyor musun? Yalnızlaşmayı nasıl görüyorsun?

- Ben hep yalnız hissettim kendimi. Okul sıralarında evcilleşmemiş bir tür varlık olarak görülürdüm. Okumak daha da içime eğilip insanlardan soyutlanmama yol açtı. Ancak kesinlikle asosyal biri değilim. Dostlukları değerli görürüm, paylaşımlar benim için her şeyden kıymetlidir. Ancak öyle bir çağda yaşıyoruz ki herkes kendini arşın direği sanıyor. Kimsenin başkasının ağzına vereceği kulağı yok. Yalnızlığı yüceltmiyorum. Tersine çok acı çektiğim dönemler oluyor. Ama başka türlü de yapamam. Bu benim kişiliğimle ilgili bir durum. Etkinliklerde kalpten kalbe uçuşan sahte kelebekleri gördükçe “alemin keyfi yerinde yine maşallah” deyip evimi ve kendi dünyama çekiliyorum.

- Her okurun merak ettiği bir soruyu ben de sorayım. Hikâye yazmak mı zordur roman yazmak mı?

- Tek sözcükle cevap vereceğim size: şiir zor. Ben öykülerimi ve romanımı ara ara yazıp geçtim. Ama şiirlerimin her dizesi beni dipsiz bir girdabın içine davet etmiştir hep. Oradan kurtardığım inci varsa yakama gururlanarak takmışımdır.Hayal kırıklığına uğrayıp incindiğim zamanlardaysa “bir dahaki sefere” diye ertelemişimdir umutlarımı.

- Yazarlık işinden para da kazanılmıyor, niye yapıyorsun bu işi diye soranlara ne diyorsun?

- Bu tür sorularla bana gelenlerle “para kazanmayı bırakın para veriyorum kitaplarımı çıkarmak için” diyorum.Onlar için yazdıklarımın bir önemi yok. Ben de onların düşüncelerini umursamıyorum. Günümüzde neredeyse kitaplar hiç satmıyor. Eh! sigaram yok, alkol almam, gönül işlerinden dersimi alalı da çok oldu. Tek derdim yazdıklarımın kitaplaştığını yaşarken görmek. Maddi kazanımlar bu nedenle ilgi alanıma girmiyor. Okuyan olsun yeter ki ülkenin her yerine göndermekten gocunmam kitaplarımı.

- Hangisinden daha çok okumaktan mı zevk alıyorsun, yazmaktan mı?

- Güzel bir soru. Ben kendimi“yazardan” önce iyi bir “okur” olarak tarif edebilirim. Yazmak işin hamallığı. Bazen içi cevher dolu birini görünce kendime kızıp “asıl şair o, senyazmak için boşuna kendine eziyet ediyorsun” diyorum. Hedefimiz insanlığın kültürel mirasına katkı sağlamak olmalı. Okumak en büyük meziyettir bu anlamda. Bir eser ancak okurla tamamlanır. Okunmamış bir metin yazılmış sayılmaz.

Çok teşekkür ederim.

Sevgili Meliha, zaman ayırıp bu güzel sorularınla içimi açmama yardımcı olduğun için ben teşekkür ederim. Umarım bu çabanın ve emeğinin bir karşılığı olur, geniş bir okur kitlesine ulaşırsın.

Umarım Selami. Selamlar

 

Foto Galeri

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.