Bir Ülke, Kendi Sessizliğinde Çürür
Toplumlar bazen bir aynaya bakmaz; aynanın karşısında saatlerce durur ama kendini görmez. Çünkü görmek, yalnızca gözle ilgili değildir. Görmek, cesaret ister. Ve bazı dönemler vardır ki insanlar gerçeği görmekten çok, gerçeğin kendilerini rahatsız etmeyecek bir biçime sokulmasını isterler. İşte tam da böyle zamanlardan geçiyoruz. Gürültünün düşüncenin yerini aldığı, sloganların vicdandan daha yüksek sesle konuştuğu, hakikatin ise her gün biraz daha yorgun düştüğü zamanlardan.
Bir ülke yalnızca ekonomik krizle çökmez. Bir ülke önce kelimelerini kaybeder. Sonra utanma duygusunu. Ardından hafızasını. Hafızasını kaybeden toplumlar ise her sabah aynı yangına uyanıp onu yeni bir güneş sanırlar.
Artık kimse gerçeği tartışmıyor; herkes kendi yankısını savunuyor. İnsanlar düşünmüyor, saf tutuyor. Çünkü düşünmek yorucudur; taraf olmak ise konforlu. Bir fikrin doğru olup olmadığıyla ilgilenilmiyor artık, yeter ki “bizden” olsun. Oysa en tehlikeli çürüme, yanlışın normalleşmesi değil; doğrunun gereksiz görülmesidir.
Bugün sokaklarda dolaşan şey yalnızca öfke değil. Derin bir zihinsel yorgunluk dolaşıyor. İnsanlar artık birbirine bakarken insan görmüyor; kimlik görüyor, etiket görüyor, tehdit görüyor. Aynı masaya oturup aynı ekmeği paylaşan insanlar, farklı düşünceleri yüzünden birbirini düşman belleyecek kadar uzaklaştı birbirinden. Ve ironik olan şu ki; herkes “özgürlük” kelimesini kullanıyor ama kimse karşısındakinin özgürlüğüne tahammül edemiyor.
Çünkü çağımızın en büyük trajedisi baskı değil yalnızca; insanların baskıyı kendi elleriyle üretmeye başlamasıdır. Eskiden korkular yukarıdan aşağı inerdi. Şimdi aşağıdan yukarı büyüyor. İnsanlar artık susturuldukları için değil, yalnız kalmaktan korktukları için susuyor. Bir cümle kurmadan önce düşünmüyorlar artık; çevrenin vereceği tepkiyi hesaplıyorlar. Böyle zamanlarda fikirler değil, refleksler konuşur. Ve reflekslerle yönetilen toplumlar, düşünce üretemez; yalnızca gerginlik üretir.
Ne tuhaf… Herkes adaletten söz ediyor ama kimse adil olmak istemiyor. Çünkü bu çağda adalet, kişinin kendi mahallesine uğradığında alkışlanan; karşı tarafa geçtiğinde unutulan bir kavrama dönüştü. İnsanlar artık hukuku değil, kendilerine lazım olan sonucu savunuyor. Böyle olunca da hakikat, bir teraziden çok bir pazarlık masasına benziyor.
Belki de en korkuncu şu: Artık hiçbir şeye şaşırmıyoruz. Yolsuzluk sıradan, yalan sıradan, öfke sıradan, kutuplaşma sıradan. Bir toplum için felaketin başlangıcı tam da budur zaten; çürümenin gündelikleşmesi. Çünkü insan, alıştığı her şeyi meşru sanmaya başlar bir süre sonra. Ve sürekli kirli su içen biri, berraklığın tadını unutabilir.
Bugün insanlar konuşuyor ama kimse dinlemiyor. Herkes cevap vermek için bekliyor yalnızca. Oysa dinlemek, insanın kendi fikrine duyduğu aşkı kısa süreliğine askıya alabilmesidir. Biz ise uzun zamandır yalnızca kendimize hayran kalıyoruz. Bu yüzden aynı cümleleri tekrar edip duruyoruz; çünkü kimse yeni bir şey duymak istemiyor. Yeni fikirler tehlikelidir. Düşündürür. Düşünmek ise insanı değiştirebilir. Ve bazı toplumlar değişmekten, çürümekten daha çok korkar.
Bir ülkenin gerçek krizi market raflarında başlamaz yalnızca; vicdan raflarında başlar. İnsanlar birbirinin acısına göre pozisyon almaya başladığında, artık orada ahlaki bir çözülme vardır. Bir çocuğun gözyaşı bile ideolojik hesaplara göre değerlendiriliyorsa, o toplum artık yalnızca politik değil, ruhsal bir kriz yaşıyordur.
Ve bütün bunların ortasında herkes kendini “haklı” sanıyor. Belki de en büyük ironi burada saklı. Çünkü tarihteki en karanlık dönemler, kötü insanların çokluğundan değil; kendini iyi sanan insanların körlüğünden doğdu. İnsan bazen kötülüğü savunmaz; yalnızca kendi tarafını savunurken kötülüğe dönüşür.
Bugün meydanlarda en çok kullanılan kelime “millet.” Ama millet dediğimiz şey yalnızca aynı bayrağın altında yaşamak değildir. Aynı acıya utanabilmektir. Aynı haksızlık karşısında ses çıkarabilmektir. Eğer bir insan yalnızca kendi mahallesinin yarasını görüyor, diğerinin acısına gözlerini kapatıyorsa; orada artık toplum değil, kalabalık vardır.
Ve kalabalıklar düşünmez.
Kalabalıklar bağırır.
Bağıran topluluklar ise en çok sessizliği öldürür. O sessizlik ki insanın kendini duyduğu son yerdir.
Bugün bu ülkenin sokaklarında dolaşan şey yalnızca geçim derdi değil artık. İnsanlar eve ekmekten önce yorgunluk taşıyor. Babalar çocuklarının gözünün içine bakarken susuyor. Anneler haberleri sessizce kapatıyor. Gençler artık hayal kurmuyor; yalnızca kaçmanın yollarını düşünüyor. Ve en acısı da şu: Bir zamanlar birbirine omuz veren insanlar, şimdi birbirinin düşmesini izliyor.
Çünkü bazı ülkeler savaşla yıkılmaz.
Bazı ülkeler, insanların birbirinin acısına alışmasıyla çöker.
Ve bir gün bu ülke gerçekten susarsa…
Bunu en çok,
aynı gökyüzünün altında yaşamaktan vazgeçen insanlar olacak.
Yeni yorum ekle