Meliha Yıldırım’ın Ankaralı Yazarları
Yazar, Kenan Şahbaz Söyleşisi

- Merhaba, Kenan ŞAHBAZ. Beş kitabın yayımlandı bugüne kadar. Bu az bir sayı değil. Epeyce kitabının okurla buluştuğunu gösteriyor bize. Ve bunun sonucu tecrübe kazandığını da. Yazım sürecinde neler hissediyorsun? Korku, mutluluk ya da kendini zamanın o anına mı bırakıyorsun yazarken?
Merhaba sevgili Meliha. Öncelikle nazik davetiniz için teşekkür ederim.
Sorunuza gelirsek, yazmak aslında her yazdığım metinde bambaşka duygu durumlarını getiren bir faaliyet benim için. Aslında uzun süre odaklanabilen bir insan sayılmam. Yani bilgisayarın başına geçip saatlerce yazdığım metne odaklanamam. Belirli ve kısa zamanlarda yoğunlaşarak parça parça yazabiliyorum. Bu zamanlar duygu olarak da yoğunlaştığım, tüm dünyadan koptuğum zamanlardır. Bunun koşulu metnin gerektirdiği duyguya girebilmemdir. Eğer mizahi bir bölüm yazıyorsam yüzümde gülümseme, dramatik bir sahneyle uğraşıyorsam hüzün olur. Belli bir tip duyguyla ya da duygusuz yazmıyorum anlayacağınız. Her şeyi yazdığım metnin kendi duygusu belirliyor. Ancak, doğal olarak bitirdiğim her metnin sonunda yüzüme gelip yerleşecek olan şey başarmanın ferahlığıdır. Bütün bunları düşününce yazmanın ne kadar kıymetli olduğunu da yeniden hatırlıyor insan.
- Toplumsal ya da günlük olayları kolaylıkla kurguya çevirir misin? Yoksa senin yazmayı düşündüklerin hayatın akışından başka şeyler mi?
Günlük olarak çok sıradan şeyler yaşamıyoruz aslında. Öyle bir coğrafyada ve öyle bir zamanda yaşıyoruz ki bunlara bir yazarın gözlerini yumabilmesi imkânsız bence. Doğal olarak o kadar şey biriktiriyoruz ki ister istemez metinler bunlardan etkileniyor. Belirli bir olayı doğrudan kurguya çevirmeyi henüz denemedim. Kendimi doğrudan yaşanmış olayları tarafsız ve etkili biçimde sunabilmek için hazır görmedim belki de. Denesem başarabilir miyim, onu da bilmiyorum. Yazdıklarım daha çok zihnimde kurguladıklarımdır ama her kurgunun içeriğinde gerek karakterlerinde gerek olay örgüsünde zamanın ve coğrafyanın bana anlattıkları mutlaka işler.
Hayatın akışının dışında birşey denesem mutlaka onun içerisine hayatın akışı sızacaktır. Kurgulanabilir bir hayatı insan ve toplumun dışında görmüyorum.
- İlk ne zaman karar verdin yazman gerektiğine, seni tetikleyen neydi o dönem?
Bu belirli bir an değil aslında epey uzun sayılabilecek bir süreç. Ortaokul yıllarımdan itibaren şiir yazıp onları bestelemeye çalıştım. Zaman içerisinde amatör ve profesyonel olarak müzik yaptım ve şiir hep o hayatın içinde oldu. Belki bestelemek için uygun şiirler yazmışımdır ama kendimi bir şair olarak görmedim hiçbir zaman. Müziği sahne açısından bıraktıktan sonra bir süre resimle de ilgilendim ama bunlar hep bir ifade arayışıydı. Edebiyat dergilerinde ilk önce şiirlerim yayımlansa da yeni yeni denediğim öykülerin daha çok yayımlanıyor olması bir tür kabul edilme gibiydi. Bu kabul, beni daha çok öykü ve roman yazma ve konusunda motive etti.
Yazar, öğretmen arkadaşım Sadık Güvenç’le tanışmış olmak da önemli bir dönüm noktasıydı benim için. Bunu hemen her söyleşide dile getirmişimdir. Yazmak bir yana -evet, daha öncesinde de yazıyordum ama- yayımlama ve kitaplaştırma konusunda beni motive etmesi, yazdıklarımı okuyup eleştirmesi belki bugün hala yazıyor olmamın önemli sebeplerindendir.
- Edebiyat yolculuğunu ve bunun ürünü olan kitaplarından bahseder misin?
Edebiyat yolculuğum basılı olarak Eliz Edebiyat dergisinde yayımlanan şiirlerle başladı diyebilirim. Ardından çok sayıda dergide şiir, öykü, inceleme, söyleşi ve makalem yayımlandı. Bir süre bir derginin yayın kurulu üyeliği de yaptım. İşin mutfağı denen dergiler edebiyat serüvenimin önemli bir noktasıydı.
İlk kitabım, yazdığım ve bir kısmı dergilerde yayımlanan öykülerden oluşan Sahibi Aynı Kuyular’dı. 2018 yılıydı ilk kitabım çıktığında. O dönem epey öykü yazmışım. Hala da gün yüzüne çıkarmadığım çok sayıda öykü bilgisayarımda duruyor.
Öykü olarak başladığım bir dosyada karakterin kabına sığmaması sonucu ilk romanım ortaya çıktı. 2019’da Kanadı Güvercin yayımlandı. O roman bir karakterin kendini yazdırması açısından çok değerliydi benim için.
O süreçte uzun süre üzerinde çalışıp kenara attığım öyküler ve taslaklar vardı. İlk Bilim Kurgu-Distopya romanım Bir Yokmuş Bir Varmış da böyle bir sürecin sonunda tamamlanıp 2021 yılında yayımlandı.
Biriken öyküler dosyalardan taşmaya başlayınca 2024’te Aslından Satılık, 2025’te de Merhumun İlanı isimli öykü kitaplarım yayımlandı.
Şimdilerde ikinci romanımın devam hikayesini tamamladım. Hala tamamlanmayı bekleyen dosyalar, kenara biriktirilmiş öyküler, kısa pasajlar duruyor bir yerlerde. Elbette zihnimi meşgul eden yeni fikirler…
Bence edebiyatla uğraşmak aslında bir arayış biçimi. Kendimi arayış. Bitecek gibi de durmuyor.
- Yazmayı hayatın içinde düzenli bir şekilde yapabiliyor musunuz?
Yazmayı düzenli biçimde yapamıyorum. Başta da belirttiğim gibi bu bir duygu işi ve uzun süreli odaklanmakta zorlanıyorum. Ancak bir ses yoğun bir duyguyla beni çağırdığında oturabiliyorum yazının başına.
- Ankara’da yaşamanın senin için özel bir anlamı var mı?
Benim çocukluğum Ankara’da geçti. Öğrenciliğim de buradaydı. Sonrası İstanbul… Ve tekrar Ankara… Öyle bir yıkıcılıkla karşı karşıyayız ki çocukluğumuza dair bir şeyler bulmamız mümkün değil. Şehirleri gelişme adına yıkıp savuruyoruz. Ne o eski mahalleler var ne anılarımızı bağladığımız yapılar. Şehir kültürü söz konusu olduğunda uzun süreli bir hafızaya sahip olamıyoruz maalesef. Bunca yıkım ve değişime rağmen elbette Ankara’nın bende özel bir anlamı var. Çocukluğum oralarda bir yerde. Yıkılsa da duruyor. Mamak Cezaevi’ndeki yapıları bugün dışarıdan görmesem de yanından geçip giderken hafızamda aynen durduğunu hissediyorum. Etimesgut, Altındağ, Dikmen… Gecekondu semtler birer birer yıkılıp yenilenmiş, yollar değişmiş… Ankara çocukluğumun Ankara’sı değil ama yazarlığın bir güzel yanı da bu olsa gerek. Zihnimizde kendi yarattığımız dünyalarda yaşamayı sürdürüyoruz.
- Kitaplarında okurun kendisinden bir şeyler bulduğu meseleler var. İnsana dokunan, kendi sıkıntılarını düşünme fırsatı veren bir taraf. Bunun nedenini neye bağlıyorsun?
Benzer şeyler yaşıyoruz. Az önce de söylediğim gibi öyle bir coğrafya ve zamanda yaşıyoruz ki aynı şeyleri duyumsamamak neredeyse imkânsız. Yazdıklarım mutlaka ama mutlaka bütün bu sosyolojiden etkileniyor. Hal böyle olunca insanlar metinlerimde tanıdık bir şeyler bulabiliyor. Tabii bu tanıdıklık ne kadar tebessüm ettirse de önemli olan okurda yarattığı duygu, ona gerçekten temas etmesi. Metinleri başarılı kılacak olan da o. Umarım bir nebze de olsa okura dokunabilmiş. “Yalnız değiliz,” diyebilmişimdir.
- Aklında yazmayı düşündüğün ama zamanının gelmediği, beklettiğin konuların var mı? Bunu anlatmalıyım dediğin. Ya da onu hemen yazar mısın?
Aklımı uzun zamandır meşgul eden bir roman çalışmam var. Bu, ilk kitabımdan sonra başladığım bir çalışmaydı. Araya birçok başka kitap sıkıştırdım ama o hâlâ bitmedi. Neredeyse yedi yıldır dosyayı açıp geri kapatıyorum. Yazdım, parçalar kesip attım, bitirdim, yeniden yazdım, yeniden bitirdim ama bir türlü içime sinmedi. Daha ne kadar sürer bilmiyorum ama o hikâyeyi bir biçimde anlatmayı istiyorum. O zamana kadar bakalım ne kadar daha silip baştan yazmam gerekecek.
- Seninle ilk defa 2023 yılında Kızılay Route Kafe’de tanıştık. Aynı yayınevinden kitaplarımız yayımlandı. Ancak edebiyat yolculuğunun daha eski olduğunu biliyorum. Yıllar içinde neler gözlemlediğini bize anlatabilir misin? Bunca zaman içinde Türk Edebiyatı’nda senin için değişen ne oldu? Ya da her şey aynı mıydı?
Edebiyat dünyasını ilk zamanlarda gözümde çok büyüttüğümün farkına vardım sadece. Yoksa o dünyada değişen bir şey yok. Edebiyatımız da diğer tüm hallerimiz gibi. Sanatta ve sporda nasılsak öyleyiz orada da. Arada çok iyi şeyler çıkarıyoruz ama sürdürülebilir bir etkinlikle değil. Çok kötülemek de doğru değil gereksiz yüceltmek de. Hayatımız nasılsa edebiyat da öyle. Adam kayırmacılık mesela, bir kültüre dönüşmüşken bunun edebiyat camiasında olmamasını ummak safdillik olur. Örgütlü yapıları yitirdikçe o alanlar bireylere ve nepotizme kalır. Burada da böyle oldu. Sosyal medyanın hayatımıza girmesi günlük hayatı nasıl etkilediyse edebiyatı da etkiledi. Yazarlıktan ziyade fenomen olma çabasında olan bir kitle öyle gözümüzün önünde duruyor ki bunlar gördüklerimizi de etkiliyor haliyle. Birileri birilerini haddinden fazla övüyor, birileri birilerini görmezden geliyor, biri kitabını gittiği her yere götürüp sünnetlik çocuk muamelesiyle fotoğraflar çektiriyor, bir başkası kendini ödüllü yazar olarak tanımlıyor… Örnekler bitirilecek gibi değil. Bütün bunların arasında yazıyla ilgilenen çok iyi yazarların müthiş edebiyatına da tanıklık ediyoruz. Sanırım en doğrusu yanlış örneklerden uzaklaşıp işin o güzel kısmına odaklanmak.
- Günümüzde sayıları gittikçe artan edebiyat atölyeleri var. Amacı yazmak isteyene bir şeyler öğretmek olan bu atölyeleri de düşünerek. Sence yazarlık bu şekilde öğrenilebilen bir şey mi, yetenek ne kadar önemli?
Atölye aslında sürecin bir sonucu, doğal olarak ortaya çıktı. Sanatın tüm diğer alanlarında atölyeler nasıl varsa yazarlıkta da olması kadar doğal bir şey yok aslında. Önemli olan atölyenin etkinliği. Ben bir eğitimci olarak atölye sisteminin iyi sonuçlar verebileceğine inanıyorum. Yetenek elbette önemlidir ama bir disipline sahip olmak hem yeteneği parlatır hem daha az yetenekli olanların o disiplinle gelişmesini, en azından iyi bir okur olmasını sağlayabilir. Kişide yazarlık “yeteneği” varsa okuduğu her kitap onun atölyesidir zaten. Belki atölyeler bu yeteneği olmayanlara bir bilinç kazandırma konusunda yardımcı olabilirler.
Burada atölye katılımcıları usta çırak ilişkisi içerisinde kendini geliştirecektir diye düşünüyorum. Yazarlığın öğretilmesi meselesine gelince editörlük de oyunculuk da ressamlık da öğretilemez diye bakabiliriz. Atölye her şeyden önce yazmayı değil, okumayı sevdirmeli. Yazmak bireysel bir iştir ama iyi bir okuma birikiminin yazmaya çok katkısı olacaktır. Atölye katılımcısı, yazarlık serüvenine ustasını taklit ederek başlasa da mutlaka kendi sesini ve üslubunu bulmalı. Eğitim böyle bir şeydir. Her öğrenciye istendik davranışı kazandıramazsınız. Başaranlar ustasıyla anılır ama sonrasında kendine ait bir sese dönüşür. Diğerleri taklit etmeyi sürdürebilirler. Bunda bir mahsur yok bence. Herkes başarılı olmayacak. İşin doğası böyle. Sanatçı burada zanaatkardan ayrılır zaten. O kumaşı olan kişi atölye olsa da olmasa da sanat icra eder. Taklit yapmayı bırakıp sesini özgürleştirir. En kötü atölye bile o sesin önünde engel olamaz.
Bir de atölye meselesini gereklilikten ve yazarlığı öğretmekten ziyade amaç ve yöntemler açısından irdelemek daha doğru olur. Tabii her usta iyi öğretmenlik yapamaz, yapmamalı da. Eğitim verebilmek için başka bir birikime daha ihtiyaç var. Pedagojik birikim eğitim için çok önemli. Kişi akademik bilgiye olmayabilir belki ama amaca uygun yöntem ve kaynakları belirleyebilecek, belli bir plana uygun ilerleyebilecek donanıma sahip olmalı. Yani atölyeler açılabilir ama herkes atölye açmamalı. Atölye eğiticisinin -ya da yönlendirici- bu açıdan da kendini değerlendirip buna göre kendini geliştirmesi daha doğru olur.
- Günde kaç saatini yazmaya ayırıyorsun?
Günlük bir rutinim yok. Bazen aylarca hiçbir şey yazmadığım olur. Gün içinde parça parça olarak toplamda yarım günü harcadığım da... Bilgisayar başında öylece aralıksız, saatlerce duramam. Ancak telefonumun notları kısa parçalarla doludur. Sürekli yanımda olduğu için telefona bir şeyler yazıp not almak kolay oluyor benim için. Daha sonra uygun zamanda -motivasyonumu bulunca- bunlar üzerinde çalışırım.
- Çok okudukça ve yazdıkça kendini daha yalnız hissediyor musun? Yalnızlaşmayı nasıl görüyorsun?
Evet yalnızlaştığımı hissediyorum.
Belki de yazabilmek için bu yalnızlaşmaya ihtiyacım var. Belki bu bir tercihtir. Kimse yalnız olmak istemez elbette ama yazmak ve okumak ortaklaşılamayan bir zihinsel faaliyeti gerektirir. Bunu sonrasında paylaşabilirsiniz ama o süreç kendi iç dinamiği gereği uzun bir yalnızlıktır. Ve ne kadar süre boyunca okuyup yazıyorsanız daha da yalnızlaşıyorsunuz. Bunu kabullenip kucaklamak gerekir bence. Yalnızlık da kıymetli bir şeydir.
- Önceden plan yapar mısın bir kitap bittiğinde bundan sonra ne olacak, öykü ya da roman gibi? Veya yazmaya oturmadan önce her şeyi kafanda finale kadar kurgulayan yazarlardan mısın?
Çoğunlukla sonunu önceden kurgulamam. Hikâyenin akışı beni kendi finaline götürür. Her metin aynı değil ama. Bir final için öykü yazdığım da oldu aklımdaki finali hikâyenin gidişine göre değiştirdiğim de… Yazarken zihnimde hikâye film şeridi gibi geçer, bu sırada alternatif rotalar çıkar doğal olarak. Bu da genelde baştan belirlediğim bitiş noktasından başka noktaya çıkarmıştır beni.
Sabit metotlar belli kalıba uyan metinler yazmamızı sağlar ama yazmanın matematiği devreye girdiğinde duygu çok geriye düşer bence. O benim benimsediğim bir yol değil.
- Her okurun merak ettiği bir soruyu ben de sorayım. Hikâye yazmak mı zordur roman yazmak mı?
Ben her ikisini de yazdığım için bunun doğru bir cevabı olduğunu düşünmüyorum. Bu tartışma da anlamsız biçimde bizi meşgul ediyor. Zorluk meselesi tamamen bakış açısıyla ilgili.
Roman daha hafif ama daha uzun bir metindir, fikri bir kısım edebiyatçının aklını işgal ediyor sanki. Ya da öykü kısa ama romana göre daha yoğun bir metindir, fikri...
Bu yaklaşım çok genelleyici bir stereotip. Yoğun bir dille yazılan romanlar olduğu gibi çok daha sade dillerle yazılan öyküleri de çok sevebiliyoruz. Bunun birinin daha yoğun olmasıyla ya da yazmanın kolaylığıyla ilgisi yok. İyi olmasıyla ya da beğenilerimizle ilgili. Bir daha yazılamayacak romanlar olduğu gibi biricik öyküler de var, bir daha yazılamayacak…
Bu kadar sözün üzerine özetle şöyle bitireyim: Zorluk meselesinden ziyade, öznel yargılarla “iyi eserler” vardır, “kötü eserler” vardır. Ve iyi eserler kolay yaratılmaz.
- Yazarlık işinden para da kazanılmıyor, niye yapıyorsun bu işi diye soranlara ne diyorsun?
Yazmak benim için bir kendini arayış meselesi. Ondan önce müzikle uğraştım, sonra resimle… Arayışın parayla tatmin edilemez bir yanı var. O yolda olmak güzel olan, onun verdiği hissi hiçbir şey veremez. Elbette para kazanmak, geçinmek önemli. Keşke tüm hayatımızı kendi yolculuğumuza ayırabilsek ama şartlar bunu gerektiriyor. Çalışmak ve geçinmek zorundayız. Böyle diye de doğrularımızdan vazgeçecek değiliz tabii. Fırsat buldukça yazmaya devam!
- Hangisinden daha çok okumaktan mı zevk alıyorsun, yazmaktan mı?
Okumayı çok seviyorum. Bazı kitapları okurken elimden bırakmayı hiç istemiyorum ama hiçbir şey yazmaktan aldığım keyfin yanına yaklaşamaz.
Çok teşekkür ederim değerli yazar arkadaşım.
Ben çok teşekkür ederim. Çok keyifli, beni de epey düşündüren bir söyleşi oldu. Emeklerine sağlık.
Yeni yorum ekle