Siren
Gün ağarmadan uyandım. Hem gecesine de uyku uğramamıştı öyle. Kasımın ürpertisine henüz canlanmamış bir şehrin ışık sessizliği dâhildi. Duyduğum da bu kadarı olsun istiyordum her yılki gibi. Giyinmek için siyahı seçerken karanlığa razı değildim. Dışarıya adımımı attım ve yürüdükçe ılık bir ton yakaladı gökyüzü de.
En hüzünlü vapur seferine yetiştim; 7.20. Köşede yer buldum kendime denize bakan. Griydi her şey, koyuluk yeni yeni yırtılıyordu. Önceki günden dinlenen şehir, tüm alacasıyla yenisine soyunuyordu isteksiz. Su da dingindi. Üzerinde yol aldıkça kıpırdanan deniz, yüzlerce yıldır temas edilmemiş gibiydi. Tüm bu detayları buluşturan kahraman için camlarda selam izleri filizleniyordu. İki kıtanın arasında, varlığı ve yokluğu düşündüm tam o an. Gövdenin bu işte ne denli kısa süreli bir hâkimiyete sahip olduğunu, gözlerimin hiç buluşmadığı bir çift gözün hatırasına doyamadan sarılışıyla anladım.
Vapurdan indim, caddeden sesi uzandı iskeleye. Burnumu sızlatan, iyot kokusu değildi. Ben, ona doğru adım atarken yüreğim, kanatlarıyla çoktan süzülüp bulmuştu yerini. Sonbahar olunca caddelerde yürümenin hüznünden farklıydı bu sızı. Bildiğinle bildiğini sandığın şeyin akıl gözündeki uyanışıydı. İlerledim, bu uğurda geriye gitmeyi zaten öldürseler beceremezdim.
Yapraklar, irili ufaklı düşmüştü kaldırımlara. Hava, önceki seferlerin aksine yumuşaktı. Bugün sanki herkesin biraz durup sakince yaşaması lazımdı duygunun tüm katmanlarını. Yüreği kımıldatan, aklı onurlandıran ne varsa her birinin hücrelere değişini ayrı ayrı izlemek gerekiyordu en ufak ses çıkarmadan; kararlaştırmadan yaşanan bu ânın kaidesini bozmadan. Zaman bile ceketinin düğmelerini çözmeden aktı bu yüzden. Anlam, ilk kez yuvasından çıkarılmaya değil; sessizliği buyur etmeye hazırlanıyordu.
Her renkten biraz bulunan bu tabloda, kimse nerede konumlandığını dert etmeden yürüyordu ait olduğu resme sadakatiyle. Yaşlar başka, görüntüler başka, renkler başka ama yol birdi herkes için. Bundandır kılavuz gerekmiyordu, kılavuz yolun kendisiydi. Gerçeğim ve hayallerimle yürüdüm ben de avluda. Birazdan dağılacak sessizliğin ruhuma batacak bir iğne olduğunu ve yine en çok acıttığı yerden iyi edeceğini biliyordum. Yanılmadım.
Kiminin derin duygusu, küçüklük yıllarından gelir. Narin bir köşe, en hassas parçalarıyla müze gibi sakınıp taşınır içeride. Kedere ve yalnızlığa yatkın olması bundandır. Bugünün buluşması, bunun çok ötesindeydi oysa. Dayanıklılık eşiği ne kadar farklı olursa olsun, düğümlendiği nokta aynıydı herkesin. Önce paramparça olup sonra bütünlendiği yeri yuvası, vatanı bilecekti nitekim her ıssız. Böylelikle ait olmanın, aynı ruhun zerrelerinde parıldamanın gururunu yaşayacaktı.
Deniz hareketlendi, sessizlik ahengini kaybetti. Serbest kaldı göğüsteki tüm kuşlar, yüreğin kanatlarıyla vardığı yere eklendi. Boğazdaki yumrular, tenin ürpertisi, o âna kadar susmayı suretlendiren her şey; bir dakikanın içinde kedere yenildi. Bir siren sesi; ulusuna adanmış bir ömrün vedasını kabullenmekten âciz, hiç susmayacakmış ya da gidişi inkâr edebilecek, gideni geri getirebilecekmişçesine, bir çocuğun ıslak yüzünün ısrarıyla devam etti.
Sızımı yatıştıran, yine daha büyük bir sızı oldu. Sesler sustu, sessizlik sustu. Yanağımı yakan tuz, yanağımda kurudu. Gidenin hiç gitmediğini, yüreklerin sönmediğini, zihnin zamana yenilmediğini bir sonbaharlık daha içime çektim. Gölgede hakikatin, hakikatte ışığın ve ışıkta nağmelerin saklandığını bir kez daha anladım. Karanlıkla başlayıp alacalanan gökyüzü, bir çift gözün soylu sıcak maviliğinde yeni günlere kendini hazırlıyordu çabayla… O an anladım;giden Mustafa Kemal, vardığı şuurlarda her an daha eşsiz bir Atatürk’tü.
Yeni yorum ekle