Kutsal Evlilik

Edebiyat

Kutsal Evlilik

             Nikah masasında oturan orta yaşlı çift, bu törene alışkınolduklarını sezdiren tavırlarını pek de gizlemek gereği duymuyorlar. Nikah memurunun sorularınıdinlerken sıkıldıkları bile söylenebilir. Kadın duygularını saklamakta ustalaştığından oldukça sakin görünüyor ama adam masaya oturduğundan beri içini kemiren kuşkular yüzünden oldukça gergin. Üstelik bu gerginlik, sol gözününtikini iyice tetiklediğinden heyecanını saklaması oldukça güç.Durmadan kıpırdanıyor,ellerini nereye koyacağını bilemiyor, iki de bir boğazını sıkan gömlek yakasıyla, kravatını gevşetmeye uğraşıyor, göğüs cebinden mendilini çıkarıp şakaklarından inen teri silip duruyor. Ancak, memurun sorusuna kadının ağzından evet yanıtıçıktıktan sonra biraz rahatlıyor. İki taraf dakendi senaryosunu hayata geçirme çabasında olduklarından memurun kutsal evlilik bağı hakkında vermeye çalıştığı kısa ve basmakalıp söyleve pek ilgi gösteremiyorlar. Bu nedenle konuşmasıhavada kalan adamcağız sıkıntıyla kımıldanıyor, burnunun üstüne düşen gözlüğünü düzeltipsözcükleri biraz daha gevelediktensonra susuyor.Çünkü karşısında; evliliğin kutsallığı konusunda derin şüphelere ve hiç de iyimser olmayan fikirlere sahipolduklarını açıkça belli eden bir çift var.

          Nikah memurunun damada yaptığı gelini öpebilirsin uyarısıda pek ilgisini çekmiyorçiftin; ne gelin hevesli öpüşmeyene de damat. Özellikle damat duymazdan geliyor bu uyarıyı çünkü aynı kadınla yaptığı bu üçüncü evliliğe,mutluluk beklentisiyle ya da aşk içindeğil, yorgun gövdesini dinlendirebileceği dingin bir limana kavuşma isteğiyle niyetlenmişti, hepsi buydu.Birkaç yıl, çocuklarının annesi ve kendisine aşık eski karısınınözverilihizmetiyle yeniden palazlanıp güç toplar yeni serüvenlere yelken açabilirdi. Kadın nasıl olsa az önce nikah memurunun sorusuna evet demişti ve kendisinin daha fazla ödün vermesineartık gerek kalmamıştı. Rahatlamıştı ve tiki de biraz olsun sakinleşmişti.

Gelin de davetlilerin; “ayağına bas, ayağına bas” bağrışmalarına pek kulak asmadı, bundan önce iki kez denemişti,biliyordu ayağına basarak bu adamı hizaya getirmenin olanağı yoktu. Ama bu keznikah memurunun sorusuna neden evet dediğini çok iyi biliyordu artık. Ayağına basmaktan daha etkili yöntemler de vardı elbette.“Son gülen iyi güler” diyordu içinden.

Konuklar onlarıusulen alkışladı ve nikah böylece çok sade bir törenle kıyılmış oldu. Tören bittiğinde gelin bir an, önceki  nikahlarında olduğu gibi elindeki buketi konuklara doğru atmayı düşündüyse de hemen vazgeçti. Dahası; bu gereksiz buketi elinde taşımış olmanın pişmanlığını bile duydu içten içe. Salondaki herkes evli barklıydı, anneanne, dede olanlar bile vardı aralarında; bukete hemen atlayacak, kısmetini bekleyen, evlenme çağında pek kimse yoktu kısacası. Ayrıca buket atma geleneğinin amacı, gelinin mutluluğunukonuklar arasındaki gelin adaylarıylapaylaşması değil miydi?Mutsuzluğunu onlara bulaştırmak ise haksızlık olurdu. O kısacık anda bunları düşündü ve buketi masanın üzerinde bıraktı.

Gelinle damadın, kendileri gibi orta yaşlı konukları, bu sıradışı olayı neşeli konuşmalarla yorumladılar kendi aralarında. “Bu son olur inşallah, mutlulukları daim olsun.” dediler.

Nikahı izleyenler arasında çiftin, on dokuz, on beş ve yedi yaşlarındaki kızları da vardı. Anne ve babalarının, ilk evliliklerinden bu yana geçen yirmi iki yılda,üçüncü kez evlenmelerine tanıklık etmişlerdi bugün.Her biri için ayrı ayrı, karmaşık süreçler yaratmış olan, düzenlerini alt üst edenboşanmalara,nikahlara alışıktılar. Bir önceki nikah sekiz yıl önceydi, en küçük kız bu ikinci birleşmelerinin meyvesiydi işte. O dört yaşındayken tekrar ayrılmışlardı. Kâh annesinin, kâh babasının yanında, mutlu mu mutsuz mu olduğunu pek anlayamadan büyümüştü çocuk, tıpkı ablaları gibi. Ama, ayrı oldukları süreçtebüyüklerkendisini epeyce başıboş bıraktığından, ablalarınınyaşamına göre daha özgürbir çocukluk demek mümkündü onunkine. Bir de anne ve babası arasında yaptığı posta görevi ve bu görevin sağladığı ayrıcalıklar vardı. Evde olup biteni babasına, babasının serüvenlerini annesine aktarma işi. Bugünden sonra bu durumun tehlikeye girmesi kuvvetle muhtemeldi. Örneğin ikisinden ayrı ayrı harçlık almak ve babasına “annem izin verdi” annesine de “babam izin verdi” diyerek canının istediğini yapmak gibi özgürlükleri de sona erecekti. Bu evlilik bir tehdit içeriyorduonun için, aynı evde olacaklarına görebir postacıyagereksinmeleri de kalmayacaktı artık.

O küçük bir kızdı, duygularını böyle düzgün tümcelerle anlatamıyordu elbette ama sezdikleri bunlardı. Bu düşüncelerle doluydu işte, suratı asıktı pek konuşmuyordu.

Çiftin boşanmaları hep olaylı olmuştu şimdiye dek. Birbirlerini çok seviyor görünüyorlardı ama nedense mutlu olamıyorlardı bir türlü. Adamın hiçbir şeyi dert etmediğini vurgulayan rahat tavırlarıyla, kadının aşırı kıskançlığı kıyasıya vuruşuyor, cicim ayları geçer geçmez de kavgalar başlıyordu. Kadına göre adam acımasız zalimin tekiydi ama öylesine yakışıklıydı ki ona ta ilk tanıştıklarından beri aşıktı. Adamsa bu kozuher fırsatta çıkarı için kullanmayı iyi biliyordu.Üstelik ağzı da iyi laf yaptığından, birkaç yıl kurtlarını döküp geri döndüğünde kadını, önünde diz çöküp dil dökerek kandırması hiç de zor olmuyordu.

          Nikahtan sonra aile hep birlikte bir lokantaya gidip akşam yemeği yediler. Bu kez kadın,davranışlarında adamakıllı sakınımlıydı. İlk iki evliliğinde yaptığı hataları yapmamaya kararlıydı sanki. Pek konuşmuyor, mutluymuş gibi görünmüyordu. Bu yüzden adam oldukça endişeliydi. Kadının artık o eski toy kızolmadığınınip uçarını açık seçik sezilebiliyordu. Bu biraz canını sıkıyordu açıkçası.Ne de olsa yaşlanıyordu artık, kadınınhizmetine ve özenine her zamankinden daha çok gereksinmesi vardı.Düşünemediği gerçekse şuydu; bunca yıl köprülerin altından çok sular akmıştı ve kadın artık onun bildiği aptal aşık değildi. 

          Masadaki beş kişi de sessizce yemeklerini yerken ayrı ayrı düşünceler içindeydiler. En büyük kız nikahtan önce babasının kendisini bir köşeye çekip söylediklerini düşünüyordu.  “Benden aldığın parayı üstündeki şu rüküş kıyafete mi verdin sen?” diye sormuştu. Hep böyle yapardı, kırk yılda bir verdiği harçlığı çocukların burnundan fitil fitilgetirirdi.Bu yüzden kızgındı babasına ve ğiysinin hiç de rüküş olmadığından emindi. Ayrıca, nasıl haberi olduğuna şaştığı (küçük kardeşinden şüpheleniyordu bu konuda) bir şey daha vardı; erkek arkadaşı hakkında da oldukça can sıkıcı şeyler söylemişti babası, “Fakülteye koca bulmak için mi gidiyorsun?” diye sormuştu ve ses tonu oldukça kırıcıydı. Kız daha önceleri buna benzer çıkışlara çok üzülürdü ama şimdi o kadar da etkilenmediğini fark ettiğinden daha rahattı babasıyla konuşurken. Büyümüştü demek ya da   babasını iyi tanıyordu artık.Başkalarında eleştirdiği her şeyin beş beterini kendisi yapan bu adama inanma yaşını çoktan geçmişti.Annesini üçüncü kez aynı adamla evlenmenin çok yanlış bir karar olduğuna ikna etmek için çok uğraşmıştı ama başaramadı. Onların aralarında olup bitene akılcı bir yanıt bulamadığı için de susmuştu. Oysa şimdi bir aydınlanma içindeydi ve bu kez babasına nasıl davranması gerektiğiniiyi biliyordu artık.

Kadın lokmalarını ağır ağır çiğnerken, bu son evliliği adam için nasıl bir cehennemeçevirebilirim diye düşünüyordu. Aradan geçen yıllar ve yaşananlar  duyduğu sevgiyi (aşkı) iyice aşındırmış, içini kemiren bir intikam ateşine  dönüştürmüştü.Adam yalnızca kendini düşündüğü ve yalnızca dürtülerinin ardında koştuğu için kadındaki bu değişimi fark etmemiş olabilirdi ama şimdi mükemmel bir senaryosu vardı ve onu hayata geçirmekte kararlıydı kadın. Büyük kızının tüm çabalarına karşın, adamın üçüncü evlenme teklifine evet demesinin nedeni de buydu.

   Ortanca kız lise öğrencisiydi. Babasına en çok o benziyordu. Bu benzerliğin etkisiyle mi bilinmez, o hep babasından yana olmuştu. Şimdiye kadar onun hakkındaki yargıları yüzünden ablasıyla, annesiyle hep ters düşmüş, her koşulda babasını savunmuştu.Çünkü annesinin aşırı kıskançlıklarıyla babasını çok sıktığını ve bunalttığını düşünüyordu. Kendisinin okuldaki başarısızlığının nedeni de annesiydi; tıpkı babasına yaptığı gibi onu da sıkıyor bunaltıyordu.Hep ders çalışsın, çok gezip tozmasın, arkadaşlarıyla mesafeli olsun istiyordu. Babasının annesiyle yeniden evlenmesi durumu daha da kötüleştirebilirdi. Son gelişmelerden beri bu yüzden tedirgin ve gergindi. Bu nikahı da zaten hiç onaylamamıştı ama onu kim dinler? Kendisini üçüncü kezböylesi komik bir duruma düşürdüğü için babasına çok kızıyordu şimdi. Onu onursuz olmakla suçluyordu. Güvendiği dağlara kar yağmıştı.

           Herkesin içine kapanıp sus pus olduğu yemek sonunda bitti. Adam neşeli görünmeye çalışarak hesabı ödedi, bir iki şaka yapmaya yeltendi, ama kimseyi güldürmeyi başaramadı. “Evet” lerin yüksek sesle söylendiği nikahın üzerinden yalnızca birkaç saat geçmesine karşın içindeki tedirginlik yeniden boy atmaya, gözündeki tik hızlanmaya, keyfini kaçırmaya başlamıştı bile.

        Arabaya doluştular. Adam direksiyona geçti, sevecen görünmeye çalışarak karısının emniyet kemerini kilitledi. Hazır ona doğru eğilmişken yanağına da bir öpücük kondurdu. Kadın aldırmadı. Nikah masasında onu öpmediği için şimdi bin pişmandı adam, bu çok büyük bir taktik hatasıydı. Baltayı taşa vurmuştu galiba. İşte keyif kaçıran bir durum daha diye düşündü. Kendine kızdı.

       Apartmanın önüne geldiklerinde kızlar ve anneleri arabadan inip giriş kapısına doğru yürümeye başladılar. Adam bagajı açıp valizlerini, çantalarını  indirdi,yardım ister gibi çevresine bakındığında kimseyi göremedi;dörtlü çoktan içeri girmişti  bile. Önce eşyasını apartmana taşıdı, sonra arabayı park etti. Dönüp geldiğinde asansörü çağırdı. Üç valiz ve ıvır zıvırla dolan kabine kendisi de sıkışıp yukarı çıktı.  Bu kez eşyayı daire kapısının önüne yığıp zile bastı. Açan olmadı. El çantasından anahtarını buldu açtı kapıyı, eşyayı koridora taşıdı. Evde çıt çıkmıyordu, sanki kimse yokmuş gibi ıssızdı ortalık. Köşedeki küçük odanın kapısı dışındatüm oda kapıları kapalıydı.

        Karısının yatak odasının kapısını önce nazikçe tıklattı, sonra yokladı, kilitliydi ve kadından en küçük bir ses bile çıkmamıştı. Köşe odaya yöneldi. Yatağı hazırdı, odanın gömme dolapları boştu ve kapakları açıktı. Yatağın üzerinde duran not ilişti gözüne, “Odana hoş geldin, eşyanı dolaplara yerleştirebilirsin, iyi geceler.”

       Canı çok sıkıldı adamın, umduğu böyle bir karşılama değildi. Eşyasını odaya taşıdı, valizlerini açmadı, yalnızca kravatını çıkarıp gömlek yakasını gevşetti, sonra da ceketini çıkardı bir askıya astı, yatağa uzandı. Elleri ensesinde kilitli, gözleri tavanda düşünmeye başladı.

Bu üçüncü evliliğin ne büyük bir hata olduğunu anlamasıhiç deuzun sürmedi.Ama artık ok yaydan çıkmıştı işte. Toy karısını parmağında oynattığı o eski günler geride kalmıştı demek. Üstelik kızlar da büyüyüp annelerinin yanında yer almışlardı ve Amazonlar cephesi iyice güçlenmişti şimdi.

        Hemen uyuyamadı, tasalanmayı ve yaşadıklarını uzun uzun düşünüp kendini sorgulamayı pek sevmediği halde bugün içini kemiren şeylerin güçlü baskısını duymaktan tedirgindi.

***

       Sabah uyandığında ilk gördüğü ayakkabıları oldu; siyah, parlak rugan ayakkabılar. Demek soyunmadan uzandığı yerde uyuyakalmış ve hiç kimse de onunla ilgilenmemişti.

      Eskiden eve sarhoş geldiği gecelerde; uyumadan bekleyen karısı onu yatağa taşır, ayakkabılarını, çoraplarını çıkarır, soyar, pijamalarını giydirip yatırırdı. Anne şefkatiyle üstünü örter, sonra da hiç yakınmadan yanına uzanırdı. Üçüncü kez yeniden evlendikleri bu gece, kapısını kilitleyip sessizliğe gömülmüştü işte. Bu bir ilkti. Ya kızlar, onlara ne demeli? “Ben sizin babanızım ulan nankörler.”

Yataktan kalktı, loş odada birkaç adım attı, yerdeki valizlere takılıp sendeledi, düşmemek için tutunacak bir yer ararken, açık dolap kapaklarından birine başını hızlıca çarpınca gözlerinde çakan şimşekler yüzünden bir şey göremez olup kendini yeniden yatağın üzerine attı; okkalı bir küfür savurdu.

Bir an için çekip gitmeyi düşündü, kısacık bir an. Henüz valizlerini açmamıştı ve isterse hemen eşyasını da alıp gidebilirdi. Oysa bu olanaksızdı işte. Gidecek bir yeri yoktu çünkü. Karısına yeniden evlenme teklif ettiğinde, son sevgilisi tarafından çoktan valizleriyle birlikte kapının önüne konmuştu ve ucuz bir otel odasında pinekleyip duruyordu epeydir.

        Yeniden kalktı, acıkmıştı, midesi kazınıyordu. Birinin uyanıp kahvaltı hazırlamış olabileceğiumuduyla mutfağa doğru gitti. Kimsecikler yoktu mutfakta, ev yine aynı sessizlikteydi.

         Buzdolabını açtı. Malzeme vardı ama onlarla bir şeyler yapacak biri lâzımdı. Ekmek aradı bulamadı.

         Odasına gitti ceketini giydi, usulca çıktı evden. Döndüğünde elinde bir naylon torba vardı. Aşağıdaki marketten  aldığı ekmeği, reçeli ve tereyağını çıkardı torbadan.Sonra askıdaki mutfak önlüğünü alıp kuşandı, önce çay suyunu koydu ocağa, sonra kahvaltı hazırlığına girişti. Buz dolabını açtı, sucuğu yumurtaları çıkardı, peyniri aradı, buldu.

        Çay demlenirken sucuğu doğradı, sucuklu yumurtanın üzerine serpmek için biraz kaşar rendeledi. Sofrayı hazırladı. Her şey hazır olduğunda önce en küçük kızı geldi mutfağa. “Çok güzel kokular duydum” diyerek oturdu masaya. “Baba bana çay koy.” dedi arkasından da. Derken diğerleri sökün ettiler, kokuyu duyan geliyordu. Herkes oturdu yerine, tabaklarına aldıkları sucuklu yumurtayı iştahla yemeye koyuldular. Çayı biten bardağını uzatıyordu adama.

         Hiç kimse eline sağlık demedi, kahvaltı için bir yorumda bulunmadı. Doyan kalktı gitti mutfaktan.

Tıpkı yıllardır kendisinin yaptığı gibi. Çocuklarının tavrı aynadaki kendi yansımasıydı. Sandalyeye yığılıp kaldı.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.