TEFRİKA-VII. Bölüm: Ufkuyla Aydınlanmak
Babam açık açık söylemezdi, annem ise duygularının diliyle anlatırdı. Okul çantamın hazırlanışındaki titizlik, defterlerimin temiz tutulmasına gösterdiği özen, kitapların yere bırakılmasına razı olmayışı… Bunların her biri, evimizde yüksek sesle konuşulmayan sessiz bir anlaşmanın parçalarıydı. Sanki ikisi de aynı şeyi farklı dillerde söylüyordu: Sen okuyacaksın.
Köyde okumak, herkesin diline dolanan fakat çok az insanın sonuna kadar yürüyebildiği bir yoldu. Çünkü bu yol aslında kilometrelerle ölçülmezdi. Mesafesi sabırdı, harcı emekti, bedeli çoğu zaman yoksulluktu. Nice çocuk okul yoluna çıktıktan sonra yarı yolda kalırdı. Kiminin omzuna tarla yükü binerdi, kiminin eline çoban değneği verilirdi. Hayat, kitaplardan daha ağır basardı.
Sabahları erkenden kalkardım. Hava henüz karanlıkken düşerdim yola. Ayakkabılarım bazen çamura bulanır, paçalarım ıslanırdı. Fakat okul kapısına vardığımda onları mutlaka silerdim. Şimdi düşünüyorum da sanki içeriye yalnızca ben girmiyordum, benimle birlikte umutlarım da o kapıdan adım atıyordu.
Öğretmenler zihnimde bambaşka bir yere sahipti. Onlar ders anlatırkenaynı zamanda başka bir dünyanın kapılarını aralıyorlardı. Konuşmaları, duruşları, kelimeleri… Her şeyleri farklıydı. Köyde sıkça duyduğum “adam olmak” sözünün ne anlama geldiğini ilk kez onların yanında sorgulamaya başladım. Adam olmak neydi? Kravat takmak mı? Makam sahibi olmak mı? Yoksa insanın kendi karanlığını aşabilmesi mi?
Defterlerim, çocukluk yıllarımın en kıymetli eşyalarıydı. Bugün birileri için sadece kâğıttan ibaret görünen şeyler, benim için bambaşka bir anlam taşıyordu. Her boş sayfa, henüz yazılmamış bir gelecekti sanki. Her satır, beni bulunduğum yerden biraz daha uzağa götüren görünmez bir yol… Sayfalar doldukça, içimde eksik olan bir şey tamamlanıyormuş gibi hissederdim. Yazdıkça düşünmeyi, düşündükçe görmeyi öğreniyordum. Okumak bana bilge bir hayat vadetmekle kalmadı; önce kendime, sonra dünyaya karşı aydın bir evren oluşturdu.
Öğretmenlerimden birininödevlerimizi bitirdikten sonra yaptığımız konuşmadaki sesi hâlâ kulaklarımdadır. Sınıfa kompozisyon ödevi vermişti. Konu basit gibi görünüyordu: “Büyüyünce ne olmak istiyorsunuz?” sorusuna cevap veren bir kompozisyon yazacaktık. Sınıftaki çocukların kimi asker olmak istiyordu kimi doktor kimi polis… Sıra bana geldiğinde yazdıklarımı okumaya başlamadan önce bir an durdum. Özenle yazdıklarımı yavaşça okumaya başladım: “Ben… Şehrimin ışıkları söndürmeyen biri olmak istiyorum.”Sınıfta kısa bir sessizlik oldu. Okumaya devam ettim. Öğretmenim ve arkadaşlarım yazdıklarımı alkışladılar. Ders çıkışında öğretmenimiz beni yanına çağırdı. “Ne demek istedin, hangi mesleği kastettin?” diye sordu. İlçede gördüğüm ışıkları ve onların bende uyandırdığı duyguyu ona çocuksu masumiyetim ve çekingenliğimle anlattım.
Öğretmenim sözümü kesmeden dinledi. Sonra elini omzuma koydu. “Büyük hayaller kurmaktan korkma.” dedi. “Fakat şunu da unutma; büyük hayallere ulaşmanın yolu, küçük ama istikrarlı adımlar atmaktan geçer.”
***
Babam notlarımı doğrudan sormazdı. Fakat öğretmenlerden haber alırdı. Bir gün sınıf öğretmenim ona: “Bu çocuk gayretli, büyük hayalleri var. Desteklerseniz ileride çok başarılı olabilir.” mealinde bir şeyler söylemiş. Yıllar sonra diplomamı alıp köye döndüğümde anlattı babam, gözleri dolu dolu…O akşam eve geldiğinde bana uzun uzun baktığını gün gibi anımsıyorum. Hiçbir şey söylememişti. Ama gözlerinde gördüğüm o sessiz takdir, ömrümce aldığım en büyük ödüllerden biri olmuştu.
Annem ise sevgisini de nasihatlerini de açık açıksöylerdi. “Oku!” derdi. “Oku ki hayat seni ezemesin.” Çocukken bu sözün annelik hisleriyle ilgili bir ağız alışkanlığı olduğunu sanırdım. Yıllar sonra anladım ki annem bana güç elde etmeden önce haysiyetli olmayı öğretiyormuş.
Yine de kolay değildi. Bazen yoruldum. Bazen usandım. Arkadaşlarım dışarıda oyun oynarken ben ders çalıştım. Fakat tam vazgeçmeyi düşündüğüm anlarda, içimde baskın bir ses yükselirdi. O ses, yıllar önce ilçede gördüğüm ışıklardan besleniyordu.
Köyde bazı insanlar, beni kitaplarla bu kadar içli dışlı gördükçe hep aynı soruyu sorarlardı: “Bu kadar okusan ne olacak?” Ben sessiz kalmayı tercih ederdim. Zira bazen insanın yürüdüğü yol, sessiz ve telaşsız bir şekilde ilerlemeyi gerektirir.
Okumak bana sabretmeyi öğretti. Emek vermeyi… Karşılığını hemen alamadığın bir çabayı sevmeyi… İnsan ne kadar ilerlediğini yol kat ederken değil, geriye baktığında anlıyor.Yıllar geçti. Defterler değişti, sınıflar değişti, şehirler değişti. Köy yollarının yerini asfalt yollar aldı. Naylon pencerelerin yerini camlar… Sobaların yerini kaloriferler… Çocukluğumun o küçük dünyası yavaş yavaş geride kalırken, içimde taşıdığım öğrenme arzusu hiç değişmedi.
Sonra bir gün, büyük bir fabrikanın toplantı salonunda otururken, önemli bir kararın eşiğinde kendimi bir an duraksamış hâlde buldum. Masanın etrafında yöneticiler vardı. Önümüzde raporlar, tablolar, hesaplar… O an burnuma tanıdık bir koku geldi sanki: Tertemiz bir defter kokusu.Bir an senelerce geriye gittim. Sınıfımızın sıralarına… Ayazdan sonra buz tutmuş çamurlu patikalarda yürüdüğüm sabahlara… Annemin “Oku! Adam ol!” deyişine… Babamın başarılarımı sessizce onaylamasına…
Ve o anda anladım. Beni o fabrikadaki heyete getiren şey sadece diplomalarım değildi. Okumak, insanın bilgisini artırmanın ötesinde dünyaya bakışını değiştiriyordu. Görmediğini fark ettiriyor, duyamadığını işittiriyordu. En önemlisi de insana kendi gerçeğini yeniden yazabilme cesareti veriyordu.Bugün geriye baktığımda camları dahi olmayan bir evden, büyük kararların verildiği masalara uzanan yolun adı sadece eğitim olamaz diye düşünüyorum. O yolun adı vazgeçmemekti. Ve elbette ufkunu genişletmekti. Nitekim okumak,esasında hayata bakma biçimidir. İnsanı, eşyayı, zamanı, acıyı, umudu okuyabilmektir.
Çocukluğumdaki o sabah annemle birlikte ilçeye yürürken gördüğüm ışıklar, aslında binaların dışından önce içimde yanmaya başlamıştı. Toplantıda anladım ki insanı kurtaran ışık, dışarıda aradığı değil; içinde büyütmeyi başardığı ışıktır.
***
Devamı Ağustos sayımızda…
Dr. Seda Artuç Bekteş
Yeni yorum ekle