Üveyik’in Seyir Defteri
1. Seyir: Can Parçamızı Yıldızlara Uğurlayış
Hatice Ayan
-Kardeşime-
Ben Üveyik. Şairin kalbinin ritmine uymuşum asırlardır. Asırlardır inişler çıkışlar…Fakat kırk gün önceydi, bu ritim, hiç olmadığı kadar bozuldu, indi, çıktı, sendeledi, hızlandı, yavaşladı… darmaduman oldu, darmaduman. Kırk gün önceydi… Şaman davulu, bir kez vurdu ve sustu; yaşamla ölüm arasındaki en ince çizgiye taşıdı bizi. Sonra bir kez daha vurdu, daha uzun sustu; kaygılı ve yavaşça bir kez daha vurdu,inler gibi yavaşça sustu, sustu, sustu… Ölümün acelesi mi olur, yavaş gelir ölüm değil mi? Şaman davulunun suskunluğa bürünen yavaş vuruşuyla… Ama ölümün acelesi varmış bu sefer, kim bilir kaçıncı acele bu?
Kırk gün önce idi. Güz mevsiminin heybetini gösterdiği ekim sonu… ağaçlar çoktan gazellenmiş. İnsan, yaşı kadar hazan yaşıyor şu hayatta, yaşadığı kadar yaprak dökümleri görüyor. Hazan görmese bahar görmez elbet, her hazan bir umut için, bahara ermek için… Bir de ağaç yılanı yılıymış bu yıl. Yer altında köklenen bilgelik yeryüzüne taşınır, yerin ve göğün gücü birleşirmiş; rüzgâr sezgi fısıldarmış kulaklara. Yalnız yeri göğü görmediğimiz, nefes almadığımız şu metropol, şu büyük şehirler bundan âridir zannımca. Rüzgâr sezgiler fısıldamadı bizim kulaklarımıza, o sabah ölüm uykusundaydık sanki, ölüm uykusunda… Oysa o sabah akbabalar çoktan uyanmış, sarmışlar sisli gökyüzünü. Seher kuşlarını bile akbabaların gürültüsü uyandırmış. Meğer o sabah herkesten önce akbabalar almış ölüm haberini…
Parçalanmışlık hiç bu kadar parçalamamıştı şairin yüreğini. Hız çağında yaşayıp uzaklığı aşamamış olmak ne ironik. Kilometrelerce uzaktaysa ölen, bir telefon uzaklığındaki haberden ne fayda? Ama ya aylar sonra bir posta güvercini getirseydi haberi… Ne çığlıklar işe yaradı ne dövünmeler ne ağlamalar. Sayısız ah dedi şair, sayısız ahlar etti mesafelere. Canının parçası koptu, canının parçasıgitti,canının parçası acıta acıta koptu gitti… Oğlu sımsıkı sardı, kardeşim feryatları beton duvarlara çarptı. İnsan en sert taşa…
Akın akın yollara döküldük, seninle katettiğimiz yollara sensiz, hep gülerek gittiğimiz yollara gözyaşları içinde... Şair hezeyanlar içinde:
Vedasız bir gitmek mi olur kardeş? Oysabilirsin vedaları severim ben, uzun uzun vedalaşırdık ayrılık vakitlerinde. Ayrılık her zaman koyardı da bana böylesi koymamıştı hiç. Ah bedenin yükü, kederin ağırlığı, göğümüze çöken kasvet…Bir günde tepetaklak değişen hayat…
O eski yolculuğumuzu hatırlar mısın, birimiz on dört, birimiz on beş yaşında, anne babamız ve bizden oluşan küçük ailemizle… Sadece memleketimizi değil çocukluk hatıralarımızı da geride bırakmak zorunda kalmıştık. Ne çok ağlamıştım, otobüsle saatler süren yolculuk boyu ağlamıştım, yanımda hep defterim, kalemim… o ağlayışta, acemi mısralarımdailk yürek yangınım vardı, sen bilirdin. Sonrasında ben defalarca memleket değiştirdim, sen şu metropolü memleket belledin. Ama o, bize yâr olmayacak kadar hoyrat bir diyar. Ölümünle öyle yurtsuz hissettim ki kendimi, öyle yurtsuz… “Dirilerimiz ayrı ölülerimiz de mi ayrı olsun?” demişti bir bilge ana, ata toprağının manasını şimdi anladım.Üzerinde doğduğumuz, çocukluk hatıralarımızı barındıran topraklaraböyle dönmek hiç geçer miydi aklından? Bir iç Ege köyünde badem ağaçları sararırkenbaşladığın yolculuk gibi sonsuz yolculuğuna da aynı şekilde başlamak? Böyle erkenden çekip gitmeyeydin karındaşım, avlumuzda toprağı çamur yapıp çiviyle çizmece oynayaydık yine.
Gidişinle yazılmış ve yazılmamış osevdiğin şiirler saçlarını yoldular, lirler mecnun oldular, ozanların elinde kopuzun telleri sızladı. Dövündük, ağıtlar yaktıdövündü kadınlar;fatihalaryasinler okudu mümin dudaklar. Oğul deyip yollarını gözleyen anan, dayanağı olduğun baban, gül benizli karın, karındaşın, al yanaklı balan, yeğenlerin benim balalarım ağlaştık, sarılıp sarmaşıp ağlaştık. Köyün, oban ağladı bizimle bir, bizimle bir yer gök ağladı.
Mağripten maşrıka ırmaklar ağladı gidişinle, ulu dağlarda kurtlar uludu, Ege’nin çivit mavisi gökleri dumanlandı, kavun karpuz tarlalarında korkuluklar mahzunlaştı. Gökçe yaylalar bozarırken fesleğen kokuları ağdı toprağına. Ay yüzlü balan toprağına kapanıp kapanıp ağladı. Dağ taş ağladı bizimle bir.
Gayrı ateş bizi yakmaz sandım, elimi tuttum, yaktı. Bundan böyle acıkmayız sandım, acıktık. Damarlarımdan kanın çekildiğini hissetmiştim, çekilmediği gerçeğiyle baş başa kaldım. Seni taşa toprağa bırakıp döndük yine karnımızın doyduğu yerlere. Gayrı dönemeyiz sanmıştım, döndük. Göklerinden akbabaların dağılmadığı şehre döndük.
Ben Üveyik…Bir yanda puslu çağlar, diğer yanda betondan metropoller, iki ayrı nehir gibi akıyor üzerimden.Bu, kırkıncı günün sonu. Mavi gök, yağız yer… Dağlar, taşlar, ağaçlar, nehirler ve dahi kurtlar, kuşlar… Kutsal ruhlar… Yeri göğü birbirine bağlayan kutlu yıldızlar… Bütün evren bir ritüele hazırlanmakta. Şairin elleri Saru-İlik’in elleriyle kavuşuyor.
Kırk gündür hatıralarda yaşıyor şair, kırk gündür hatıraları yaşıyor. Bizim bu yöreden ayrı düşmediğimiz günlerdi Cânım Üveyik demişti. Şu karşıdaki koca dağı görüyor musun? El ele tutuşur, eteklerine tırmanırdık. İncecik bir geçit keşfetmiştik, bir zaman yarığıydı sanki, biraz ilerleyince başka bir çağda buluverirdik kendimizi. Bu, insanların bir tiyatro sergiliyormuşçasına yaşadığı, garip kıyafetleriyle şarkılar söylediği, garip sesler çıkardığı, danslar ettiği, heykellerle oynadığı büyülü dünyada akranlarımızı da buluvermiştik. Yarıktan öteye geçince ben Saru-İlik’le, karındaşım ise Iş-duk’la hemen yârenliğe başlardık. Saru-İlik’le uyaklı sözler uydururduk ikimiz, erkek kardeşlerimiz bu sözleri çivi ile tablet denilen kilden defterlere kazırlardı. Yıllarca sürüp giden bu yârenlik, zamanla ruh ikizliğine dönüşmüş olmalı. Onlar bizim ruhumuzda, rüyalarımızda yaşadılar. Şimdi, yıllar sonrası, erkek kardeşlerimizi aynı gün kaybetmiş olmamız tesadüf mü sence Sevgili Üveyik? Bu bir kader birliği.
Ben Üveyik. Dün ve bugün, iki ayrı nehir gibi akıyor üzerimden. Bu, kırkıncı günün sonu. Mavi gök altında, yağız yer üstünde can parçamızın yer altından yıldızlar katına, uçmağa uğurlanma zamanı.
Şaman, davula vurdu, ilk günkü gibi… sesin tınısıyla keder her yana dağıldı.
Bu kutsal eşiği geçmeli ruh, ölüm eşiğini. Tanrılar anılmalı, adlar çağrılmalı, sözler yoluna serilmeli... Söz yeraltı taşlarını yumuşatmalı, göğün katlarını uyandırmalı. Ruh arınmalı, dünyadan çözülmeli, yön bulmalı.Ölüm kaos olmaktan çıkmalı, kozmik düzenin içine yerleşmeli.
Ölen iki dostun adını üç kez tekrar etti yaşlı şaman kadın, göğe uzanan kuş tüyleri eşliğinde.
İlk şair, ilk kadın şair Enheduanna Mezopotamya’da Akad ilinde Ur şehrindeki zigguratta İştarilahilerini/ağıtlarını okuyordu. Geçmişin ve geleceğin -ölüm şiirleri yazmış- bütün şairleri eşlik ediyordu bu törene.
Altaylar’da şamanın davulu bir kez daha inletti ortalığı ve sustu; bozkırda ıklığmatem tuttu,Kırgız yurtlarında kıl kıyak, matemin sesini at kılından toprağa indirdi. Aşağılarda, Mezopotamya’da balag, şehirlerin yasını ölçtü. İran havzasında rebabın teli gamla gerildi, ney nefes verdi. Ses, coğrafyadan coğrafyaya yayıldı.
Sümer ilinde Entu, Inanna adına balag ilahileri okutuyor; rahipler, tanrıların adlarını çağırıp ruhu yaşayanların dünyasından çözüyordu. Babil’de Esagila Tapınağı’nda rahipler Marduk ve Enlil’e adanmış litanilerle kozmik düzeni yeniden kuruyor, ölümü kaos değil, düzenin başka bir biçimi olarak mühürlüyordu.Güneyde, Mısır’da Isis rahibeleri, Nil kıyısında mumlar yakıyor, Osiris’inparçalarını toplayıp kutsal şarkılarla ölüm ve diriliş mitine eşlik ediyordu. Doğuda, Ganj Nehri kıyısında Brahman rahipler ateşin başında Vedik mantralar okuyarak bedeni dumanla göğe bırakıyor, ruhun samsara döngüsünden kurtulup mokşa’ya yönelmesini diliyordu veIsık Gölü kıyılarında baksılar suya bakarak ruhun izinirüzgârla uçmak katına teslim ediyordu.
Yas, hatırlamaya evrilmeli, yaşayanlar acıyı sözle mühürlemeli. Ruh öte âlemde yerini bulurken, dünyadaki can, eksik parçasıyla yaşamayı, bozulan düzeni yeniden kurmayı öğrenmeli. Evin kokusu, seslerin bağı çözüldükçe ruh tanrıların nefesiyle yerine yerleşmeli.
Son sözde Saru-İlik ile şairin elleri iyiden kenetlendi birbirine, göz pınarlarından yumru yumru yaşlar döküldü. Olmuyor dedi şair, olduramıyorum dedi Saru-İlik. Söyleşmeye başladılar, ikisi bir şiir kurdular:
Güllerle Geç Öteye
bu güller sana canım
bahçemizden
ölümle tarttım
güller ağır bastı
güllerlegeç öteye
ben karanlıkta kaldım
ışık yükseldi
uzaklaştı buralardan
sen karanlıktan kurtul
tez vakitte
yıldızlara yerleş
gidişinden bir gün önce
bol bol kahkaha atmıştım
nazara geldim
gülüşler dondu dudağımda
artık sözler de yabancı karaladığım
şimdi bu gam bu keder
nasıl taşınır bu ölüm
nasıl baş edilir
bu zamansız kayıpla
tez vakitte
yıldızlara yerleş
bana göz kırp yıldızlardan
rüyalarıma gel
varlığını unutturma
bugüller sanacanım
bahçemizden
ölümle tarttım
güller ağır bastı
güllerlegeç öteye
Yeni yorum ekle