Adı Yemendir…
“Anneanne, sen kocaman bir kadınsın. Kocaman kadınların annesi olmaz” diyor küçük kardeşim. Hepimiz gülüyoruz. Anneannem, “İster inanın ister inanmayın, ama ben de bir zamanlar sizin gibi küçük bir çocuktum.” diyerek iç geçiriyor. “Üstelik, sizler gibi de yaramazdım.” Kardeşim inanmaz inanmaz bakıyor yüzüne. “O zaman da böyle kırışık mıydı yüzün?” diye soruyor. Buna daha çok gülüyoruz. “Akıllım” diyorum ben, “herkes doğduğunda bebektir, bebeklerin yüzü kırışık olmaz.”
Bizde konuk olduğu kış günleri, gürül gürül yanan sobaya yakın minderinde oturup beş şişle, birbirinden güzel nakışlı yün çoraplar örerken, biz torunlarına düşsel masallar gibi gelen, aslında yaşamının acı gerçeklerinden süzdüğü öyküler anlatırdı anneannem. Ayrıntıları ince ince işlemesindeki ustalık, olayın gerilimini yükselten anlatımı büyüleyiciydi. Uyumamak için gözkapaklarımızı elimizle açık tutmaya çalışırdık. Azıcık ara verdiğinde, hepimiz bir ağızdan bağrışırdık; “sonra anneanne, sonra ne oldu?”
Sesi, usul usul tülsü bulutlara dönüşüp çevremizi sis gibi sarmalamaya, bizi uykunun derinliklerine çekmeye başladığında, direnmek boşunaydı. İster istemez sonunda teslim olurduk. Bu yüzden öykülerin sonu, hep ertesi geceye kalırdı.
Güçlü belleği ile varsıl düş gücünü harmanladığı öyküleri, masallardan daha heyecanlı, daha inandırıcı olurdu. Anlatırken yeniden yaşardı sanki olup biteni. Yemen’i anlatırdı bazen. Hani şu gidenin geri gelmediği Yemen’i. Bazen Çanakkale’den dem vurur, oradan seferberlik yıllarına geçerdi. Savaş; bizim kıyısında durup ürpertilerle geçip gitmesini beklediğimiz canavar, o kuşağın yaşamında yüreklerini dağlayarak hep var olmuş, derin izler ve yaralar bırakmıştı geriye.
Yemen neresidir bilmezdik. Uçsuz bucaksız kum çöllerini gözümüzde canlandırmamız da olanaksızdı. Ama anlatılanları can kulağı ile dinlediğimiz kesin.
“Yavuz Sultan Selim zamanında başlayan Yemen serüveninin tam 400 yıl sürdüğünü, 1919’dan sonra, kaderine terkedilmiş son asker kafilelerinin, silahlarını bırakmış, başı bozuk, bitkin ve tanınmaz hâlde, saçları sakalları bit içinde yurda dönmesiyle noktalandığını nereden bilecektik. Osmanlı’nın, sürekli kendisine başkaldıran Yemen’i elde tutabilmek için binlerce evladını oralarda, o çöllerde nasıl telef ettiğini ya da? Yemen dulu sözünün içerdiği özel anlamı, hem var hem yok bir kocayı yıllar yılı bekleyen sabırlı ve özverili kadınların çektikleri çileleri, yaşadıkları acıları da çok sonraları kavrayacaktık.
Anneannem, babası gencecik yaşında, Tehame çöllerinde yitip gittiğinde dört yaşındaymış. Yemen daha o yaşlarda kazınmış belleğine. İki çocukla dul kalmış genç bir kadının çaresizliğini, abisinin küçücük yaşta bir fırıncının yanına çırak verilişini, annesinin dizine yatıp o halı dokurken yarı aç yarı tok daldığı ürkek uykuları hiç unutamamış. Çocuk yaşta kocaya verilmesini de yadırgamamış bu yüzden.
Dedemle evlendiğinde, asker yolu beklediğini öğrendiği, kendisinden beş yaş büyük üvey kızına bu yüzden mi bilinmez çok yakınlık duymuş. Dedemin ilk eşinden olan bu en büyük teyzemle aralarında, ortak acıların pekiştirdiği, ölünceye kadar sürecek bir dostluk kurulmuş böylece.”
Çok sevdiğimiz bu en büyük teyzemize hep Vesile Hanım derdi. Ondan hanımsız söz ettiğini hiç duymadım. Vesile Teyzemin kocası sakallı enişte, sürekli midesinden yakınır, az yemek yer hep ilaç kullanırdı. Bu derdin yakasına, Yemen’de yapıştığı söyleniyordu. Sancısı tuttuğunda yüzü bembeyaz olur, dudakları çekilir, yastıkları, minderleri sımsıkı kavrayan parmakları kasılırdı. Nice sonra, tüm gözeneklerinden fışkıran bir terle kendine gelirdi.
“Askere alınıp Yemen’e gitmesiyle dönmesi arasında tam on dört yıl varmış. Bu uzun yıllar boyunca kendisinden hiçbir haber alınamadığından, öldü gözüyle bakılıyormuş artık. Oysa İngilizlere esir düşmüş. İnanılmaz bir serüvenden sonra dönebilmiş yurduna. Tehame çölünde aç, susuz, silahsız ve sahipsiz kalakaldıklarında, gencecik çocukların ardı ardına nasıl bir bir öldüklerini, hayatta kalabilmek için çarıklarını bile yediklerini anlatırdı. Sabırla ölmelerini bekleyen ve onları hiç terk etmeyen leş akbabaları eşliğinde, verdikleri bu ölüm kalım savaşından, ancak bir avuç asker sağ çıkabilmiş.
Dönüp geldiğinde, bir deri bir kemikmiş sakallı enişte.”
Öldürmeyen Allah öldürmez sözünü ilk ondan duymuştum. Bunu söylerken, sakalını uzun uzun sıvazlar, bakışları bizi aşarak, unutmak istediği kasvetli geçmişine bakar gibi uzaklara dalardı. Aramıza dönmesi zaman alırdı biraz. Çöllerde sınanmış bir sabrın ve direncin ete, kemiğe bürünmüş hâliydi o.
“Çoğu zaman yaya, bazen yük vagonlarında, bazen kağnılarda, üst üste, kir ve toz toprak içinde yolculuk yapmışlar. Bahçelerden çaldıkları, ya da uğradıkları köylerdeki yoksul, kendileri de yarı aç köylülerin verdikleriyle doyurmuşlar karınlarını. Eve ulaştığında, tüm gövdesi yaralar içindeymiş ve ağır hastaymış.
Yalnız yıllarında, annesinin verdiği mücevherleri satarak ayakta kalan teyzem, dönüp gelen bu adamın, askere yolladığı genç, güçlü – kuvvetli, yakışıklı kocası olduğuna uzun süre inanamamış. Ama hiç yüksünmeden onu sağaltmak ve yeniden yaşama döndürmek için çırpınmış. Delikanlı olmuş oğlu ise uzun süre, bu yabancıya hiç yanaşamamış. Aynı evin içinde birbirlerine değmeden yaşamışlar aylarca. Yaşamlarının normale dönmesi ancak karşılıklı, insan direncini aşan bir sabırla mümkün olabilmiş.”
Haftanın bazı günleri, anneannemle Vesile teyzem, yere serdikleri tertemiz sofra örtülerinin üzerine karşılıklı koydukları iki hamur tahtasının önüne otururlar, başlarındaki beyaz tülbentler gibi incecik, onlarca yufkayı, maharetli elleriyle açıp tepsi tepsi baklava hazırlarlardı. Sakallı eniştenin açtığı tatlıcı dükkânının müşterilerini, bu baklavalara bağımlı kılan, o iki eşi bulunmaz kadının tertemiz ruhuydu belki de. Anneannem, arada bir türkü de tuttururdu: “Gesi bağlarında dolanıyorum, yitirdim yârimi aranıyorum.” Durmadan çalışırlardı. Sakallı eniştenin, Erciyes’in eteklerindeki, yokluğunda teyzemin göz kulak olduğu verimli bağlarında yetişen üzümlerden, cevizli sucuk, pestil, pekmez, köfter yaparlardı. Yetişen meyvelerin hiçbirini ziyan etmez ya kurutur ya reçele dönüştürür, kışa erzak hazırlarlardı. Kuruttukları ya da pestil yaptıkları kayısıların, acı çekirdeklerini bile uzun işlemlerle tatlandırdıklarını anımsıyorum. Kışa sakladıkları hevenk üzümlerinin, marmelatların, dut pestillerinin tadını unutamam. Sonbaharda, bağdan inmeden, cevizleri de silkeler, yeşil kabuklarını ayıklayıp kuruturlardı. Bu el emeği ürünlerin satıldığı dükkândan bir dolu insan ekmek yiyordu. Pekmez sucukları için ipe ceviz dizen, anneannemin çok çocuklu, yoksul kiracısı bile. Ürettikleri ve sattıkları bunca şeyin tadına bakamayan tek kişi sakallı enişteydi. Yemen onu yarım bir insana dönüştürmüştü.
***
Dedem İstanbul’la Anadolu arasında kervan ticareti yaparmış, Bu yolla hatırı sayılır bir servet edinmiş. Kervancılık da başka ticaret alanları gibi riskler taşırmış içinde. Uzun süren yolculuklar sırasında, zaman zaman baskına uğradıkları, soyuldukları da olurmuş,
Anneannem, sık sık dedemin kervanından da söz ederlerdi. Bense kervanı bir türlü canlandıramazdım gözümde. Hep tek ve çok büyük bir yaratık gibi düşlerdim. Çok kollu, çok bacaklıydı. Masallardaki bir dudağı yerde bir dudağı gökteki devlere mi benzerdi, yoksa bir sürü adamın zapt etmeye uğraştığı kocaman bir yılana mı? Ama kervanlı öyküler çok hoşuma giderdi. Hele biri; bir soyulma öyküsü vardı ki anneannem onu her anlatışında tüm kardeşler heyecanla titrerdik.
“Dedem ve adamları, Ağustos’un sonunda, iyice yüklü kervanla İstanbul’dan yola çıkmışlar. Koskoca Eylül’ü yollarda kona göçe geçirip şehre iyice yaklaştıklarında büyük bir fırtınaya yakalanmışlar. Ay karanlığında bütün gece kervanı zapt etmek için çırpınırlarken bir yandan da yerde ne varsa kaldırıp havaya savuran fırtınadan korunmak için ağızlarını burunlarını bezlerle sarıyorlarmış. Kurumuş otlar, özellikle de köklerinden kopup havalanan keven dikenleri ve sert toprak kamçı gibi vurduğunda, yüzleri, elleri kan içinde kalıyormuş. En çok korktuklarıysa birbirlerini yitirmekmiş. Arada bir hoo diye bağırmaları bundanmış. Rüzgârın uğultusunu, at kişnemeleri, eşek anırmaları arasında şaşkına dönmüş develerin kendi çevrelerinde dönüp dururken çıkardıkları sesleri aşıp birbirlerine ulaşmaya, dağılmamaya çalışıyorlarmış. Böylece kaç saat geçtiğini kimse bilememiş.
Salimen derbende ulaşıp sığındıklarında öylesine bitkin düşmüşler ki, hayvanları bağlayıp yerlere serilmişler. Telefat verip vermediklerine bakacak güçleri bile yokmuş.
Dar geçidin iki yanında yükselen tepeler rüzgârı göğüslediğinden, kısa zamanda sakin bir uykuya dalmışlar hep birlikte. Sabah, dinmiş fırtınanın ardından yüzünü neşeyle gösteren güne uyandıklarında anlamışlar soyulduklarını. Herkes birbirinin, kaşlarının içine değin dolmuş tozun ağarttığı yüzüne bakakalmış. Onlar derin uykulardayken, eşkıya neleri var neleri yok alıp savuşmuş.
Dedem deliye dönmüş. Kendi mallarına değil, başka tüccarlar için getirdiği, sipariş mallar için yanıyormuş. İlk şaşkınlığı üzerinden atınca, düşünüp taşınmış, hemen eve bir atlı gönderip boş çuvallar getirtmeye karar vermiş. Atlının gidip gelmesi iki gün sürmüş.
Adam döner dönmez, hiç zaman kaybetmeden, çuvallara kum, toprak doldurup hayvanlara yüklemişler. Üç dört gün gecikmeyle de olsa, yüklü hayvanlarla, başları dik girmişler şehre. Evdekiler de sır küpü, kimseye bir şey belli etmemişler.
Dedeniz geldiğinde, Büyük Hanım, bir bohça içinde mücevher getirip verdi. Böylece kervanın tüm zararı ödenmiş oldu derdi anneannem. Kol kırılıp yen içinde kalmış, soyulma olayı, dallanıp budaklanmadan ört bas edilivermiş.”
Aslında benim bu olayı gözümde canlandırmam zordu. Soygun yalnızca “Kırk Haramiler” masalından bildiğim, bana biraz uzak, biraz da soyut bir kavramdı çünkü. Asıl ilgimi çeken o gece yaşananları, anneannemin sanki oradaymış gibi canlandırarak anlatmasıydı. Kapkaranlık gecede uğuldayan ve yeri göğü birbirine katan fırtınayı, ürkmüş hayvanların bağrışmalarını, insanların telaşla oraya buraya koşturmalarını, birbirlerini kaybetmemek için sürekli seslenmelerini, daha sonra eve gelen atlının, onları nasıl heyecanlandırdığını, “sakın kimseye belli etmeyin” diyerek, bu çok önemli sırra kadınları da ortak etmesini, kervan eve ulaşıncaya kadar ev halkının çektiği yürek daralmalarını, hiçbir ayrıntıyı atlamadan anlatırdı. Aslında anneannem olayların sırasını bile değiştiremezdi. Çünkü biz, defalarca dinlediğimiz serüvenin tüm ayrıntılarını ezbere bilir, hiçbir şeyi atlamasına ve olayın akışını değiştirmesine izin vermezdik. “Anneanne adamın söylediklerini atladın.” ya da “hani dedem soygunu kimseye söylemeyin diye tembih etmiş ya, onu söylemedin.” diye hatırlatırdık. Tüm bunları çok etkilenerek dinlediğim halde, nasıl bir şey olduğunu çok sonraları, daha büyük yaşlarımda öğrendiğim kervanın, çocuk belleğimde derin izleri yok.
Masalcı teyzemden dinlediğim ve çöllerde geçen Leyla ile Mecnun masalının, kum fırtınalarını da gözümde hiç canlandıramazdım. Ne bir çöl görmüşlüğüm vardı ne de bir kervan. “Çöl, uçsuz bucaksız bir kum denizi” imiş, gel de çık işin içinden.
Ama, pek çok genci yutmuş Tehame adı aklıma çakılıydı.
***
Anneannem bizde çok uzun süre kalamazdı. Çok sevdiği evini özler, “gideyim artık ben” diye ayaklanıverirdi. Annem bilirdi ki o gitmek isteyince ısrar boşunadır.
Bizler, sonradan öğrendik; ev ne yalnızca gereksinmelere yanıt veren bir mekândır, ne de içinde anıların saklandığı bir sandık. Geçmişimizin izlerini ve geleceğimizin belirtilerini birlikte barındıran, her köşesini ezbere bildiğimiz, bizimle bütünleşmiş bir parçamızdır. Anneannem evini çok seviyordu. Gelin geldiği gün girdiği avlusunu, odalarını, tüm ayrıntılarını ve anılarını seviyordu.
O anlattıkça; haremliği, selamlığı, tokhanesi, ahırları, seyis odası, hizmetkârları, binek taşı ve koca avlusuyla bu görkemli konağa ve bu yepyeni yaşama bir ucundan tutunup alışmaya çalışan şaşkın bir kızcağız gelirdi gözümün önüne. Yaptığı işlere dedemin de katıla katıla güldüğü o küçük kızı, anneannemle bir türlü bağdaştıramazdım. Çünkü o her zaman yaşlı bir bilgeydi benim gözümde. Yaşamı gözlemleyen, onu salt tenine değip geçen bir koku gibi algılamayıp derinlemesine hisseden, ayrıntıları hiç kaçırmayan, bağlantıları doğru kuran, üstelik elinden de her iş gelen bir bilge.
Bizler, lojmanlarda büyüdük. Sık sık kent ve ev değiştirdik. O yaşlardayken, bir yere kök salmanın ne demek olduğunu kavrayamıyorduk belki de... Ama anneannemi anlamaya çalışırdık.
Böylece evine dönerdi.
Yeni yorum ekle