Yazar, Fulya Bayraktar Söyleşisi
Nisan 2026
Meliha Yıldırım

- Merhaba, Fulya Bayraktar. Öncelikle yazarlığınızın yanında edebiyatın birçok alanında yürüttüğünüz güzel işler nedeniyle sizi hem kutluyor hem de hayranlık duyuyorum. Bunlardan hızlıca bahsedersem: Çeyrek asra yaklaşan Lacivert Öykü ve Şiir Dergisi’nin genel yayın yönetmenisiniz. Dört öykü kitabınız var. Ortak seçkilerde yer aldığınız kitaplar var.Mülkiyeliler Birliği Edebiyat Kulübü’nün kurucususunuz ve aktif olarak yürütülmesini sağlıyorsunuz. Bir dönem okuma ve yazma atölyeleriniz de vardı. Edebiyat adına verdiğiniz bunca emeği, yoğun sevgiyi neye bağlıyorsunuz?
Güzel sözlerin için öncelikle çok teşekkür ederim Sevgili Meliha. Herhangi bir sanat dalıyla ya da edebiyatla ilgilenmenin o kadar çok nedeni olabilir ki, burada hepsini sayamayız. Bende okuma ve yazmaya ilgi kendiliğinden, herhangi bir karara ya da nedene dayanmadan oluştu. Herkeste farklı gelişebilir tabii. Beni edebiyata, okumaya, yazmaya yönlendiren herhangi bir etken yoktu. O yüzden, bu ilginin içsel, doğuşsal bir ilgi olduğunu düşünüyorum.
Sanırım benim edebiyatla ilgimin altında yatan en önemli neden; yaşama anlam verme çabası. Öğrenmeyi hâlâ çok seviyorum. Edebiyattan, kendimle ve dünyayla ilgili çok şey öğreniyorum. Öğrendiklerimi bir şekilde edebiyat aracılığıyla paylaşabiliyorum. Edebiyatı bir iletişim yöntemi olarak kullanabiliyorum. Çok işlevsel ve çok anlamlı geliyor bana edebiyatla ilgilenmek.
Yaşadığınız dünyadan başka dünyalar da olduğunu ve olabileceğini gösteren, yaşamadığınız duygularla sizi tanıştıran, empati yeteneğinizi geliştiren, ifade yeteneğinizi artıran, dönüştürebilen muhteşem bir disiplin olarak görüyorum edebiyatı. İnsanın, insanlığın gelişimini, dönüşümünü ya da değişemeyen yönlerini gösteren, gerçekten muhteşem, büyülü bir alan.
- Yazarken çoğu zaman ne hissedersiniz? Korku, mutlulukya dakendinizi o ana mı bırakırsınız?
Yazma öncesi çok fazla zaman geçirdiğim için, yazarken genel olarak duygum coşkudur. Heyecan yaparım biraz. Çünkü biriken, kafamda dönüp dolaştırdığım öyküleri artık kâğıda geçirme zamanı gelmiştir. Ancak zihnimin en karışık olduğu zamandır aynı zamanda o anlar.Harekete geçmiş, uçuşan düşünceleri, duyguları cümleleri toparlayabilmek pek de kolay olmaz. Bir de bu kadar düşündüm taşındım da bu öykü nereye doğru gidecek, hatta nasıl bitecek diye de merak ederim. Yazma süreci ilginç bir yolculuk aslında, kendinizi de çok şaşırtan…
Bir üretim anı herkes için heyecanlı olmalı. Yazarların ise üretirken kendilerine bir tanrısallık atfettikleri söylenir. Çünkü yeni kahramanlar, olaylar, duygular, çarpışmalar ve çözümler yaratıyorsunuz. Böyle bir duygu yaşamasam da insan kendini biraz olağanüstü hissediyor yazarken. Hele de bu yazdıklarınızın kalıcı olma, başka nesillere aktarılma ihtimali sizi çok daha fazla büyülüyor.

- Toplumsal ya da günlük olayları kolaylıkla kurguya çevirir misiniz? Sizin ironiyle karışık meseleyi ele alan tavrınızı da düşünerek yazdıklarınız hayatın akışından süzülüp gelenlerdiyebilir miyiz?
Güncel olayları kâğıda aktarmakta pek mahir sayılmam. Çünkü bir olayı ya da durumu yazma nedenim sağlam olmalı. Konuyu her yönden düşünmeyi, tartmayı, ona kendimce bir anlam kazandırmayı tamamlamam lazım. Yazmaya çok hızlı karar veremediğim gibi, yazma sürecim de çok kısa değil maalesef. İroni kısmı da bu sürecin uzunluğuyla ilgili sanırım. O kadar çok uğraşıyorum ki metinlerle, dramatik öğelerin ironi taşıyan anlatım diline de ulaşıyorum…
- İlk ne zaman karar verdiniz yazmanız gerektiğine, sizi tetikleyen neydi o dönem?Edebiyat yolculuğunuzdan ve kitaplarınızdan bahseder misiniz?
Her insanın kendini ifade etme biçimi farklıdır. Örneğin kimi insan çok konuşarak kendini ifade eder, kimi daha çok sessiz kalarak, kimi de yazarak. Çocukluktan bu yana konuşmayı çok seven biri olmadım. Okumayı ve yazı yazmayı severdim. Elbette çok anlamlı şeyler olmazdı yazdıklarım, ama hiçbir şey olmasa da önümde mutlaka boş bir kâğıt olur, bir şey dinlerken bile onu karalardım.
Ancak ciddi anlamda edebi metin yazıyorum diyebilmem için otuzlu yaşlarımın ortalarına gelmem gerekti. Para kazanmak için çalışmak ve çocuk büyütmek dışında bu hayatta ne yaptın, diye kendime sorduğumda, verecek pek cevap bulamadım. İşim, eşim, çocuğum ve hatta evim vardı, ama bunların hiçbiri bana cevap gibi görünmedi. Eksik bir şeyler vardı. Kendi kendime yıllardır karaladığım kâğıtları ortaya çıkardım ve geceleri o metinlerle uğraşmaya başladım. O gecelerden beridir de uğraşmalarım devam ediyor.
2004 yılından bu yana yazıyor, 2005 yılından bu yana da Lacivert Dergi’yi çıkarıyorduk. Ancak öykü kitabı çıkarma cesaretine ancak 2015 yılında eriştim. Bu cesareti de bana, Sevgili Tekgül Arı verdi. Kitap çıkarma işini çok fazla iddialı buluyordum. İlk kitabım “YUH!” ağırlıkla kadın öykülerinden oluşuyor. İkinci öykü kitabım, “Bana Öyle Tuhaf Bakma” 2018 yılında basıldı. Bu kitaptaki öyküler de daha çok ötekileştirilen, tuhaf bakılan insanların öykülerinden oluşuyor.
2022 yılında “Yan Yana” ve 2024 yılında “Ne Ayak” başlıklı kitaplarım çıktı. İnsan mesele edindiği olayları, durumları yazıyor. Benim için de geçerli bu.
- Yazmayı hayatın içinde istediğiniz gibi düzenli bir şekilde yapabiliyor musunuz? Yoksa gündelik telaşlar yüzünden yazamamak moralinizi bozuyor mu?
Düzenli, disiplinli yazmayı başaramıyorum maalesef. Çok isterdim düzenli yazabilmeyi. Ancak dönem dönem yoğunlaşıp eve kapanarak dosyalarımla ilgilenebiliyorum. Çok fazla yazmanın da gerekli olmadığını düşünüyorum açıkçası.Yazılanların tekrarı olmayacak, yeni fikirler taşıyan, okuyanları tatmin edecek metinler yazmak önemli olan…
Zamansızlığın yazma açısından pek bir anlamı olmadığını emekli olduktan sonra anladım. Çünkü çalışıyorken daha fazla yazdığımı fark ettim. Belki de zamanla yazmaya değer gördüğünüz şeyler azalıyordur, bilemiyorum.
- Adanalı olduğunuzu biliyorum. Üniversite, iş hayatı ve devamı derken hep buradasınız. Ankara’da yaşamanın sizin için özel bir anlamı var mı?
Çocukluğumuzun geçtiği yerlerin, oralarda tanıştığımız insanların, o dönemde öğrendiğimiz ya da fark ettiğimiz şeylerin hayatımızda çok önemli bir yer tuttuğunu hepimiz biliriz. Ancak benim bir yetişkin olmam, belli bir duruş kazanmam, belli tercihler yapmam hep Ankara’da gerçekleşti. Özellikle üniversite dönemim bugünkü ben’inoluşmasında çok etkilidir. Bu nedenle Ankara’ya gelmiş ve burada kalmış olmam, yaşam yolculuğum açısından çok değerli.
Edebiyatla ilişkim açısından da Ankara önemli bir mekân. Başka bir şehirde olsaydım, bu ilişkiyi büyüterek devam ettirebilir miydim, emin değilim. Lacivert Dergi ile buluşmam, edebiyatla ilgili çevrelerle tanışmam Ankara’da oldu. Son yıllarda fark ettiğim bir şeyi de söylemeliyim… Sadece Ankara’da yazıya yoğunlaşabiliyorum.

- Öykülerinizde bireyin çoğu zaman da sessiz kadınların iç sesi oluyorsunuz âdeta. Kıyıda köşede kalanlar, yok sayılanlar sizin kaleminizle var oluyorlar, adlarını duyuruyorlar. Bunlar okurun kendisinden de bir şeyler bulduğu konular çoğu kere. İnsana dokunan, kendi sıkıntılarını düşünme fırsatı veren bir taraf bu.Bunun nedenini neye bağlıyorsunuz?
Evet, sizin de söylediğiniz gibi ötekileştirilen, ezilen kadınlar en önemli meselelerimden biridir. Yaşadığımız toplum, hatta dünya cinsiyetler, yaş, ırk, din, zenginlik, engellilik gibi birçok olgu üzerinden insanları ayrıştırıyor. Yazan insan, biraz da kendi duyarlılıklarına göre yazma konularını belirliyor. Dezavantajlı gruplarla ilgili konular açıkçası benim canımı daha çok yaktığı için, doğal olarak bu konulara daha çok eğiliyorum.
Vicdanınız neye sızlıyorsa, nerede adaletsizlik görüyorsanız, kimlere empati yapabiliyorsanız onları yazıyorsunuz diye düşünüyorum. Yazarak dünyayı mı değiştirebiliyoruz, hayır, ama kendimize ve şanslıysak ve birkaç okura dokunma şansımız olur belki diye…
- Yazmayı istediğinizancakzamanının gelmediğini düşündüğünüz içinbeklettiğinizkonularvar mı? Ya da bunuhemen anlatmalıyım, deyip yazar mısınız?
Yirmi yıldır tamamlanmayı, aslında basılmayı bekleyen bir roman var elimde desem, belki sorunuza tam bir karşılık vermiş olurum. Evet, bazı konuların ya da metinlerin gün yüzüne çıkmaları için beklemeleri gerekebilir. Bu durum; konunun, temanın sizdeki izdüşümleriyle de ilgili olabilir, anlatmak istediğinizi tam olarak anlatamıyor olduğunuzu düşünmekle de… Belki yıllardır bekleyen roman ya da öykülerimi hiçbir zaman kitap olarak bastırmayacağım. Onlar, “kendime metinler” olarak kalabilir…
- Sizinleilk defa 2018 yılında Kızılay Selanik Caddesi’ndeki Ankara Öykü Günleri Derneği’nde tanıştık. Yıllar içinde neler gözlemlediğinizibize anlatabilir misiniz?Türk Edebiyatı’nda sizin için değişen ne oldu? Ya da her şey aynı mı?
2005 yılından bu yana kadın arkadaşlarımla birlikte Lacivert Öykü ve Şiir Dergisi’ni çıkardığımız ve bu süreçte iyi bir dergi takipçisi olduğum için, edebiyat dünyasına biraz vakıf olma imkânım oldu. En dikkate değer bulduğum tespitim sanırım şu; oransal olarak yazan kişi sayısı, okur sayısından daha fazla artıyor. Ve daha ilginci, yirmi yıl öncesine göre daha nitelikli edebi metinler ortaya çıkıyor.
Örneğin üniversitelerdeki edebiyat ortamlarına, topluluklarına, Ankara edebiyat ortamına baktığımda, yazmaya istekli insanların çokluğu beni mutlu ediyor. Ancak elbette yazmakla yazar olmak arasındaki farkın çok önemsenmediği bir ortam da gelişiyor bu çoklukta. Nasılsa, edebiyatın kısa vadeli ve sonucunu hemen alabileceğiniz bir uğraş olmadığını eninde sonunda herkes anlıyor. Kısır çekişmelerin, özellikle kıskançlıkların da yaşandığı edebiyat ortamları, süzgeç misali üstte az sayıda kişiyi tutacaktır sonunda. Asıl olan yazılmış olan metindir ve ne kadar yaşayacağıdır.
- Günümüzde sayıları gittikçe artan edebiyat atölyeleri var. Amacı, yazmak isteyene bir şeyler öğretmek olan bu atölyeleri de düşünerek. Sizce yazarlık bu şekilde öğrenilebilen bir şey mi, yetenek ne kadar önemli?
Okuma oranlarının çok düşük olduğu ülkemizde, edebiyatla ilgilenen insanlar maalesef yalnızlık çekiyor. Bir kitabı konuşmak, tartışmak mümkün değilken, yazdığını ya da yazmak istediğini bile çevresindekilere söyleyemiyor. Kendini bu yolda ölçme, tartma imkânı da yok. Özellikle yazma konusunda yanında yol gösterici, geliştirici, tartışabileceği, öğrenebileceği birileri olsun istiyor insan. Böyle bir sosyal grubun içerisine girmesi, yazma isteğini de artırıyor üstelik.
Elbette yeterince istek, içsel dürtü ve yatkınlık yoksa, yazmak çok da kolay olmayacaktır. Ancak çok çalışan, istekli, bıkmadan yazan pek çok kişinin, bu atölyelerden edebiyat dünyamıza oldukça sağlam adımlarla yerleştiğini de biliyoruz.
Yazıp yazamayacağımızı yazmadan bilemeyiz, değil mi? Bu atölyeler özellikle yazma konusunda oldukça teşvik edici. Bu bile önemli bence…

- Çok okudukça ve yazdıkça kendinizi daha yalnız hissediyor musunuz? Yalnızlaşmayı nasıl görüyorsunuz?
Çok okuyan ve yazan biriyseniz, elbette sosyal yaşamdan biraz kopmak durumunda kalıyorsunuz. Ancak bu yalnızlık bir tercih ise karşılığında alacağınız haz, yalnızlığı düşündürtmez bile size. Okurken ve yazarken pek yalnız da olmuyorsunuz aslında. Ya kurulmuş bir dünyanın insanlarıyla ya da sizin kurduğunuz dünyanın insanlarıyla birliktesinizdir. Çok keyifli bir birliktelik.
- Kitabınız yayımlandıktan sonra bir plan yapar mısınızbundan sonra ne olacak diye?Yazmaya başlamadan her şeyi kafanızda finale kadar kurgulayan yazarlardan mısınız?
Genellikle teması, kahramanları ve bazı cümleleri bellidir yazacağım öykünün. Çünkü duygusu bende oluşmuştur ve bu nedenle yazılacaktır. Ancak olay örgüsü, diyaloglar ya da öyküye katkıda bulunacak yan olaylar ve kahramanlar yazım süreci içinde belli olur.
Pek çok metni bir arada yazmaya çalışan biriyim. Bu nedenle, ne gün hangi metinle uğraşacağımı da pek bilmem. Kafamda dolaşan, takıldığım olay ya da durumlara göre değişiyor yazma uğraşım. Her konuda planlarıma sadık olduğum halde, yazma konusunda yaptığım planlara bağlı kalamıyorum. Buna da mecburen boyun eğiyorum.
- Yazarlık işinden para da kazanılmıyor, niye yapıyorsun bu işi diye soranlara ne diyorsunuz?
Bu sorulara her yazan insan gibi ben de çok muhatap oldum. Ne diyeceğinizi bilemiyorsunuz. Çünkü bu soruyu soran kişiye ne cevap verirseniz verin, anlaşılacağını düşünmüyorsunuz.
Dünya düzeni öyle bir baskılamış ve yönlendirmiş ki insanları, para getirmeyen bir işle uğraşmak absürt geliyor. Birinci sorum, dünyaya gelme amacımız para kazanmak mı?İkinci sorum, para kazanılarak mutlu olunduğunu, insanca yaşandığını kim söyleyebilir?
Elbette geçinmek, ayakta durabilmek, muhtaç olmadan yaşamak için sevsek de sevmesek de bir işte çalışmak zorunda kaldık hepimiz. Mutlu muyduk peki para kazanırken, kendimizi üretken, daha insan gibi hissediyor muyduk, diyorum ben de…
- Okumak her yazara çok keyif verir, sizde nasıl bu? Yazmanın önüne geçiyor mu okumak?
Sürekli yazamam, ama sürekli okuyabilirim. Yazmadan önce okuma vardı hayatımda ve okumanın keyfine vardığım için bir anlamda yazmaya yöneldim. Yazmak, bir yerde kendi zihninizi, hayal gücünüzü ifşa etmekse, okumak başkalarının zihnine, hayal gücüne ortak olmak diye düşünüyorum. Çok heyecan verici. Kısacası okumak hem keyifli hem de yazanlar için zorunlu…
Çok teşekkür ederim değerli Yazar Fulya Bayraktar.
Ben teşekkür ederim Sevgili Meliha, sana ve ZorbaTvDergi’ye. Edebiyata verdiğiniz emek için…
Yeni yorum ekle