Düşüncenin Kırılgan Egemenliği
Ümit Yaşar Gözüm
Bizi insan yapan nedir gerçekte? Belki de bütün cevaplar, onun düşüncelerinde saklıdır. Çünkü düşüncesiz bir beden, rüzgârın önünde savrulan bir yapraktan farksızdır. Her düşün bir bedel ister; fakat hiçbir düş, parayla satın alınacak kadar değersiz değildir. İnsan, bilinçdışının karanlık dehlizlerinden ancak kendini keşfederek arınır. Kendini bilmek, insanlığın hem en eski hem de en çetin yolculuğudur. Düşüncenin kırılgan krallığı da işte bu yolculuğun eşiğinde başlar.
Gelenek, Cehalet ve Toplumsal Körlük
Bu yolculukta geleneklerin gölgesi hep üzerimizdedir. O gölgeye rağmen nitelikli öneriler üretmek gerekir; aksi hâlde ataerkil düzenin giyotinine uzatılan başımız, bir yana düşmekten kurtulamaz. Her sistem, kendisini koşulsuzca alkışlayan şarlatanlar sayesinde ayakta durur; düşünenler ise çoğu zaman öldükleriyle kalır.
Düşünmeden yaşayabileceğini sananların hesapları hep yanlıştır; bütün çıkmaz sokakları dolaşmalarının sebebi de budur. Çünkü düşünmeyen bireylerin oluşturduğu toplumlar, kendi haydutlarını özgür bırakıp aydınlarını zincirleyen ortak aklı kutsarlar. Aklın yalnızlığı, toplumun gürültüsünde birkaç cılız sesin ötesine geçemeden kaybolur. Günümüz toplumlarının aymazlığı, insanlığın çatlayan kasesinde yankılanan sessiz çığlıkların toplamıdır.
Monotonluk insanı sonunu düşünmeden yaşamaya iter. Samimiyetin olmadığı toplumlarda her cümle derin bir sessizlikte fısıldanır. “Düşünmeden yaşa” diyenler, cehaletin öğrenmeyle bağını koparmış hâlini bir tutum olarak benimser. Sokaktan topladıkları kırıntılarla kendilerini bilge sanırlar; oysa bu bir durum değil, bir tercihtir.
Gerçeğin Yalnızlığı ve İktidarların Gölgesi:İnsan enlemdir, toplum boylam. Bu iki çizginin kesiştiği yerde iktidar arzusu, akıl oyunlarıyla dünyaya savaş açar. Henüz kazananı olmayan bu savaşta herkes, kaybettiklerinin hesabını daha keskin kılıçlarla sormaya çalışır. Kalabalığın içinde gerçeği görmek mümkün değildir; çünkü gerçek, gözün yanılgısından çok aklın seçici yalnızlığıdır.
Sanat, sesler ve kırılganlık… Yaşamı sanata dönüştürenler, mutluluğun alfabesini yazanlardır. Annelerin kulaklarımızı okşayan çok sesi vardır; fakat yankılanan ilk sesin ne olduğunu hep merak ederim. Belki de insanın ilk gerçeği, ilk sığınağıdır o ses.
Her insanın içinde sırlarını saklayan bir kutsal kâse vardır; fakat bir gün çatlayacağını da bilmek gerekir. Antik çağ tanrıları bile masumiyetimize inanmazken, biz kendi içimizdeki kırılganlığı nasıl inkâr edebiliriz?
Düşüncenin Yorgunluğu ve İnsanlık Hâli: Zihnim akıl yürütmelerden yorulduğunda bazen ruhban sınıfından biri olmak isterim. Ne kolaydır başkasının buyruğunu aktarmak; düşüncen yoktur ama aktaracağın kutsal bir söylev vardır. Belki de zihni endişeden kurtarmanın en kestirme yolu budur: düşünmemek.
İnsan kendini ne narsistin tapındığı kadar sevmeli ne de pesimistin karamsarlığı kadar acımalıdır. Her şeyin bir terazisi vardır; insan, o terazinin kefelerinde kendini tartmayı öğrenmelidir. Tırtılın terk ettiği kurumuş dallara ancak hedefsiz kuşlar konar; amaçsızlık insanı da aynı kuruluğa sürükler.
Biraz da başkalarının hakkı için yaşamayı denemek gerekmez mi? Hazan mevsiminde rüzgâr uğultusunu değiştirir; deniz dalgalarını, insan umutlarını… Sonbaharın her şeye dokunan bir yanı vardır. Gözün eriştiği gök, düşüncenin ulaştığı derinliği bilemez; bu yüzden duygularımız, düşüncelerimizin sağladığı verilerin izini sık sık kaybeder.
Düzenbazlarca kuşatılmış liderlerden ilkeli eylemler beklemek kendini kandırmaktır. Kitleler bu kandırmacayı sever. Şehvetle parlatılmış kişiliklerin zavallılıkları, eylemlerinde kendini ele verir. Bizi doğruya götüren, aklın şüpheli ışığında yapılan sorgulamalardır.
Ruhumuz sıkıldığında düşüncenin coşkusuna bırakmalıyız kendimizi. Gece zifiri karanlığa gömüldüğünde takvimden bir yaprak daha düşer; o düşen, tükenen ömürdür. Erdemin izinden uzaklaşanları, onurları da sessizce terk eder.
Toplumsal Çürüme ve Yozlaşmanın İzleri
Ovalara gölge düşünce ırgatların yüreği serinlerdi; işte duygularım da öyle bir serinlik yaşıyordu. İnsanın insandan tırtıkladıkları mıydı haram? Çatılardan kar toplayan güneş her şeyi eritirken, mevsimlerin bile yozlaştığı bir çağda insandan mucize bekleyenlerin ahmaklığına yanıyorum.
Her sabah ölümün kutsallığına övgüler dizen softalar, ötekilerin sırtından kendilerine bir yeryüzü cenneti kuruyor. Akortsuz şarkıların tınılarına anlam yüklemeye çalışan bu cehalet, davranışlarında apaçık duruyor. Soğuktan sinmiş yanardağ lavları gibi korku da tetikleyicisini bekliyor.
Toplum, pagan tanrıların güneş saçlı bakireleri arzularına kurban edişini seyrederken utanması gerekenlerden haz duyuyor. Henüz ağızdan çıkmamış küfürler gözlerde birikiyor. Umudun ve çürümenin eşiğindeki insanlığın, cehaletin gölgesinde akıl arayışları kaçınılmaz bir sona sürükleniyor.
Özgürlük, kir ve sorumluluk:Özgürlüğü beyaz güvercinlerin kanatlarına bindirip kutsadığımızı sanıyoruz; oysa özgürlük, ayaklarımızın altına çoktan serilmiş durumda.
Ellerini kirle yıkayanlara karşı sessiz kalan hiçbir kitlenin yakınmaya hakkı yoktur. Çünkü masum değiliz hiçbirimiz. Sorumlusu olmadığımız kirin içinde yaşamak bile bir tercih olamazdı. Gerçeğin seçici yalnızlığıyla baş başa kalan düşüncenin gerçek karşısındaki yalnızlığı giderek derinleşiyor.
Metropollerin uzaya merdiven dayayan gökdelenlerinde yeni eşkıyalar türedi; umutları yok ama tanrıları nakit. Direniş duvarları tıkanmış toplumlarda özgünlükten bahsetmek, kapana kısılmış aslanın hâlinden memnun olduğunu söylemek kadar gerçekçidir.
Aşk, Emek ve İnsanlık Arayışı:Afrodit’in buhurundan yükselen sıcak teniniokşadığımda, güneşi yüzünde, emeği avuçlarında taşıyan aşklar geçti göz ucumdan. Kimileri cemiyet hayatının içinden, kimileri ekmeğini onuruyla yoğuran bir sessizliğin içinden çıkıp gelmişti: Hepsinin ortak yanı, insanın kendine bile itiraf edemediği bir yarayı taşımalarıydı.
Hepimizin birkaç sözcüğüne muhtaç olduğu insanlar vardır. Kimi aşkın ateşiyle sarılmak ister, kimi sevginin serin gölgesinde soluklanmak… Fakat aradığımız hep aynı şeydir: güven. Çünkü güven, hangi anahtar hangi kilidindir diye sormadan her kapıyı açan görünmez bir maymuncuktur; insan iç kapılarını bile ondan saklayamaz.
Aşk, çoğu zaman insanın kendi karanlığını aydınlatmak için yaktığı bir mumdur; ışığı başkasına vurur, sıcaklığı sahibine. Emek ise o mumun fitilidir: yanmadan ışık vermez, tükenmeden anlam kazanmaz. Bu yüzden aşkın da emeğin de ortak kaderi, insanın içindeki karanlığı ölçmesidir.
Ve bazen, insanın aradığı şey ne bir tenin sıcaklığıdır ne de bir sözün tesellisi… Aradığı, kendi içindeki boşluğa tutunacak bir yankıdır. Çünkü insan, en çok sessizliğinde anlaşılır; en çok yalnızlığında görünür. Aşk da emek de insanın kendi içindeki uçuruma düşmemesi için vardır.
Arınma, Acı ve Hafızanın Kırılganlığı:İnsan, içindeki karanlığı ancak ateşe tutulan bir gölge gibi titreterek arındırır. Kin, ruhun pasıdır; sevgi ise göğün görünmez merhemi. Kendini kendi bataklığına çağıran öfkenin elini bırak; yarına taşınmayacak zincirleri bugünün sessizliğinde kır. Bir annenin çaresizliğine tanık olduğunda, insanlığın en eski taşının içten içe çatladığını duyarsın. Çünkü acı, dillerden önce var olan bir yankıdır.
Hafıza, rüzgârın dokunduğu bir kil tablet kadar kırılgandır. Kimi zihinler, ışığı yansıtan ama derinliği olmayan bir su birikintisi gibidir; parıltısı aldatır, içi boşlukla çınlar. Sözcükleri, hafif bir esintide dağılan kül gibi savrulur; cümleleri, yönünü şaşırmış bir gölgenin izini sürer. O an anlarsın: bazı zihinler parlar, ama hiçbir ışık kaynağına sahip değildir.
*Felsefeci, Yazar, Eleştirmen
ZorbaTVdergi Kurucu Genel Yönetmeni
Sanatım Dergisi Genel Yayın Yönetmeni
Sosyete art Blog: Düş ve Gerçek Köşesi
Instagram: @zorbeyümityaşargözüm
Facebook: Ümit Yaşar Gözüm
e-posta: uygozum@gmail.com
Entelektüel Tartışma Platformları
Toplumsal Buluşmalar Platformu
Türkütopya Sanat Platformu
Ankara (Kalesi)İzdüşümleri
Bodrum Aspat Düşleri Platformu
Kurucu Başkanı
Yeni yorum ekle