Bol Paralı İş

Edebiyat

Bol Paralı İş

Ülkü Yalım Günay

“Cevap versene oğlum, yapacak mısın, yapmayacak mısın? Adamı delirtme.”

Salih’in sesi sabırsız, biraz da kızgın. Osman’ın korkaklığı canını iyice sıkıyor.

“ikircikli deyyus” diyor içinden. “Ben buna boşuna mı yatırım yapıyorum yoksa?”

Osman, uzandığı yerden,“O iş çok kolay değil abi, yapamam, üstüme gelme.” diye direniyor hâlâ. Ağzındaki çöpü, tedirgin tedirgin çevirip duruyor.

“Oğlum, dünyada kolay iş mi var be? Para kazanmak istiyorsan biraz terleyeceksin.”

Osman, “iyi de bu iş değil ki düpedüz suç” demek istiyor, ama söyleyemiyor. Kendi düşüncesizliği yüzünden yakayı iyice kaptırdı Salih’e, şimdi hayır demek öyle kolay mı? 

Bir süre ikisi de susuyor.Arı vızıltılarını, kıyıdaki çakılları sakin sakin okşayan denizin hışırtısını dinliyorlar. İkisi de kafasının içindeki tilkileri, kuyruklarını birbirine değdirmeden nasıl dolaştırır onun hesabında.

Güneş iyice alçalmış, battı batacak. Sırtlarınıkum tepesine dayamış, çakıl taşlarının, yosun artıklarının, denizin getirip yığdığı bir sürü ıvır zıvırın arasında kendiliğinden can bulup büyümüş ılgın ağacının altında, tembel tembel oturuyorlar.

“Bu ıssız koyda, kapana kısıldın Osman.”

Osman içinden yineleyip duruyor bunu.

İlerdeki kayalık burundan bir balıkçı teknesi çıkıp sessizliği bozuyor. Küçük koyu bir baştan bir başa kat edip geçerken,batmaya niyetli güneşin arkadan vuran ışığında, yalnızca bir karaltı olarak görünüyor. Gözden yitene kadar izliyorlaronu. Direğinin hemen üstünde, siyah benekler gibi birkaç martı eşlik ediyor tekneye.Burnu dönünce balıkçı barınağına girecek, ağına takılan bereketi boşaltacak orada. İçinde bulunduğu açmazı düşününce, balıkçılara gıpta ediyor Osman. Yorgundurlar şimdi, ama kazandıklarını son kuruşuna kadar hak etmişlerdir. Teknenin, bu dingin ortamı yırtan motor pat patları duyulmaz olduğunda, “Eşref Reis balıktan döndü.” diyor iç çeker gibi bir sesle. Bu aslında gereksiz bir dolgu tümcesi değil.Yanıtını vermeden önce, biraz daha düşünmek için zaman kazanma.

Salih bacaklarını çapraz yapıp uzatıyor, pahalı spor ayakkabılarını iyice gözüne sokuyor Osman’ın. Kumların arasından küçük bir çakıl alıp denize fırlatıyor. Sesini yumuşatıp, “çok para verecem ama.” diyor, bir yandan dayan gözle onun tepkisini ölçmeye çalışıyor. Bu iş için Osman’dan iyisini bulamaz bunu biliyor. Hem işsiz, hem parasız,hem babasız,hem de motosiklet delisi.

Osman, uzandığı yerde yan dönüp dirseği üzerinde doğruluyor. Yanağına dayadığı avucunun içinden mırıldanıyor sonra, “yakalanırsam öldürürler beni Salih Abi. Başımı yakarsın benim.”  Sesinde yoğunluğu elle tutulur, gerçek bir korku var.“Anam da kahrından ölür.”

“Yakalanma aslanım, salak mısın? Bir yolunu bul. Yakalanırsan yalan uydur. Olmadı bağır, ilen, haykır, mağduru oyna. Hayatta kalmanın formülü budur oğlum. Uyanık ol.”

Osman’dan çıt çıkmayınca üsteliyor; “Çok para dedim bak.”

Para, Osman’ı her zaman yumuşatır, hele kolay yoldan kazanacaksa. Ama bu iş zor, hem de tehlikeli.Para kazanayım derken, boğazına kadar boka batmak da var.

Gerçi anası da sevinir parayı görünce. Sevinir ya yine de nerden buldun diye sorguya çeker.Hem de ne biçim. Bu işi hele hiç anlatamaz anasına, duyarsa öldürür valla, kendi elleriyle jandarmaya bile verir. Parayı aldı diyelim, anasına göstermeden önce inandırıcı bir yalan uydurması gerekir ki bu da hiç kolay değildir.Aslında Osman yalanda ustadır, paçayı kurtarmayı bilir, ama bu işten korkuyor.

“Beni parçalarlar” diyor yeniden.

“Sıktın ama.” diye bağırıyor Salih, “çok nazlandın, o zaman başkasını bulurum ben de. Para kazanmaya can atan bir sürü işsiz güçsüz var oğlum. Ben seni sevdiğimden.” Eliyle bir boşver hareketi yapıyor, “Neyse uzatmayalım,  söylediğimi unut gitsin.”

Gözünü batan güneşten geriye kalan kızıllığa dikiyor. Adı gibi emin, Osman yumuşadı yumuşayacak.

                                                                       ***

Şerife Hanım, oda kapısını usulca açıp bakıyor. Osman yorganı başına çekmiş, derin uykuda. “Dinlensingaribim” diye geçiriyor içinden. Dün akşam parayı getirip verdiğinde çok yorgundu.  Balıkçılara yardım etmiş geç vakte kadar.”

Yeleğinin cebini yokluyor, “iki yüz lira kazanmış kuzum.” İçi sızlıyor. “Delikanlı olmuş da anasına bakıyoraslan oğlum benim.”

Kapıyı yine açtığı gibi usulca kapatıyor. “Uyusun, dinlensin.”

Kapı kapanınca Osman derin bir nefes alıyor. Elini yastığın altına sokup para tomarını yokluyor yerinde mi diye. Çok emin bir yere saklaması gerek bu tomarı. Anası bu kadar parayı görürse kesin pirelenir, sorguya çeker. Zaten korkudan üç buçuk atıyor, bir de ona laf anlatmak için uğraşamaz. Bugün yataktan hiç çıkmayacak. Bekleyecek. İşin kokusu er geç yayılır ortalığa.

“Ulan Osman yalancılar kralı oldun be, kızı da ananı da ayakta uyuttun.”

Çokçavicdan azabı var bu böbürlenmede, bunu biliyor. İçine çöreklenen kasvetten kurtulmayı umarak başını yastığın altına, para tomarının yanına sokuyor. Yastığı iki yanından kulaklarına bastırıyor ki duymak istemediği sesler silinsin. İçini kemiren pişmanlık, Salih’e duyduğu öfke de…

O akşamüstü, Salih’in motosikletiyle kumsaldan dönerlerken,  beline iyice sarılıp terkisinde oturduğu bu adam hakkında ne kadar az şey bildiğini düşünmüştü. Göz açıp kapayana kadar, yakayı ona nasıl da kaptırdığını.

Minibüsçü Kâzım’ın,üç kuruşa çalıştığı kahvesinde, kapının önünü süpürmüş, yıkamış, sandalyeleri dışarı çıkarırken, şimdiye kadar hiç görmediği, kocaman, pırıl pırıl bir motosikletle çıkıp gelmişti Salih. Tanıdık biri değildi, nerden geldiğini de bilmiyordu.

Motosiklete hayran hayran baktığını görünce; “beğendin mi, binmek ister misin?” diye sormuştu.

“İsterim ya usta izin vermez.”

Çay söylemişti sonra Salih, getirdiğinde de “gel şöyle karşıma otur hele.” demişti. Buraya yazlık bir yer edinmeye gelmiş güya, laf arasında öyle söylemişti.

“Kaç para veriyor sana kahveci?”

“Az.”

Sonra kendisini tepeden tırnağa şöyle bir süzüp gözü çıplak ayaklarında; “ben sana para versem, beldeyi bana gezdirir misin? Bir yer almadan önce, çevreyi tanımak isterim” demişti.

“O saat bıraktın işi Osman, iyi bok yedin.”

Sabah akşam motosikletle gezmek iyiydi, ısmarladığı yemekleri afiyetle yemek, eve para götürmek de. Aslında bu parayı hak edecek ne yaptığını tam bilmiyordu ya, alırken de hiç itiraz etmiyordu.

“Gel şimdi hayır de adama, ben bu işi yapamam de sıkıysa.”

Yastığı bastırıyor kulaklarına. Gözlerini iyice yumsa da kızın çırpınışlarını yine de görüyor.

Salih günlerce, tüm koyları, kıyıları, çevreyi gezip sonunda, Galip Bey Çiftliği denen yerde karar kılmıştı. Çiftliğin sahipleri, beş yıl kadar önce, bir düğün dönüşü, üç çocuklarıyla birlikte, trafik kazasında ölmüşlerdi. Ev bakımsızdı, toprağı ot bürümüş, ağaçlar orman gibi olmuş.

“Burayı n’apcan be abi? Denizden uzak” demişti Osman.Meğer derdi başkaymış adamın. Aradığı gözlerden uzak bir yermiş.

Gökçen’i  gördüğünde nasıl şaşırdığını hatırlıyor Osman. Okuldan bu yana büyümüş, koca kız olmuş. Bir de güzelleşmiş.

“Bu Salih pezevengi ne zaman görmüş de gözüne kestirmiş bu kızı?”

Sırt üstü dönüyor, gözlerini tavana dikiyor. “Günah işledim ki ne biçim.”

                                                           ***

Kız kapının önünde oturmuş, tığ işi yapıyordu. “Merhaba” demişti Osman, dili dolanarak. Kızlarla konuşmayı pek beceremez.

“Anan seni çağırıyor Gökçen, iki tane kasa alıp gelsin dedi.”

“Sen annemi nerde gördün ki?”

“Hasan Çavuş’un bahçesinde kayısı topluyorlar. Anam da orda, ben çalışanlarasu götürdüydüm. Git söyle, hem kasa getirsin, hem de azıcık yardım etsin, iş bitecek gibi değil, kayısı dalında çok beklemez dediler. Seni bekliyorlar.”

Gökçen elindeki işi isteksizce bırakıp içeri girmiş, sonra elinde iki tahta kasayla, başı örtülü olarak çıkmıştı dışarı.Osman onun, başörtüsünün çevrelediği taze yüzüne bakakalmıştı. Öyle güzeldi ki…

Sokakta ip atlayan altı yedi çocuktan başka kimse yoktu, onlar da dönüp bakmamışlardı bile.

“Kasaları ben taşırım” diye atılmıştı Osman, kız da itiraz etmemişti.

Meşeliğe kadar yan yana, sessizce yürümüşlerdi.

Salih bir ağacın arkasından birden önlerine atladığında, Osman’ın ödü patlamıştı. Kasaları elinden düşürmüş, donup kalmıştı. Galiba Gökçen’in korkmaya pek zamanı olmamış, Salih elindeki koca pamuğu burnuna bastırdığında biraz debelenmiş sonra da hareketsiz kalmıştı.

O ara eline tutuşturmuştu para tomarını Salih. “Sen geri dön, bu olayı unut, kimseye de bir şey söyleme” diye tembihlemişti. Gökçen’i önüne oturtup beline sıkıca sarılmış çekip gitmişti. Kızın baygın bedenine, çözülmüş, uçuşan baş örtüsüne bakakalmıştı Osman. 

                                                                       ***

Yığılıp kaldığı yerde kendine geldiğinde, Salih’in Gökçen’i çiftliğe götürmüş olabileceğini düşünüp koşmaya başlıyor. Kan ter içinde oraya vardığında, bir ağacın arkasına sinip görünmeden gözetliyor.Evin kapısındaki asma kilit kırılmış, önünde de kocaman, siyah bir Jeep duruyor. Salih’in motosikleti Jeepinarkasına bağlanmış.

Az sonra içerden biri çıkıyor. Ceketi elinde, gömleğinin yakası açık, saçları dağılmış. Önce ceketini giyiyor, saçlarını sıvazlayarak düzeltiyor biraz. Sonra bir sigara yakıp arabanın yanında beklemeye başlıyor. Dumanı havaya keyifle  savuruşuOsmanın içini birden kusma isteğiyle dolduruyor.On, on beş dakika sonra başka bir adam daha çıkıyor içerden. O da gelip öbürünün yanına dikiliyor, hemen bir sigara yakıyor.  Epey sonra Salih, kucağında baygın Gökçen’le beliriyor kapıda. Başörtüsü yok, uzun saçları arkaya doğru sarkmış başından su gibi akıyor, gözleri kapalı. Kızın sıyrılmış entarisinin açıkta bıraktığı beyaz bacaklarından sızan kanı görüyor Osman.

Salih onu arabanın arka koltuğuna yatırıyor, sonra da çekip gidiyorlar.

Akşamın alaca karanlığında Osman, elinde bir tomar parayla, saklandığı ağacın altına çöküp kalıyor.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

                                                          

 

 

 

 

 

 

 

 

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.