Üç İnsan Üç Hikâye Sevgisizlik

Kültür

Üç İnsan Üç Hikâye

Sevgisizlik

Tercihen, yalnız kalmak isteyebiliriz ki bu anlaşılabilir bir durumdur. Bir süre olaylardan izole kalmak, amiyane tabirle kafamızı dinlemek, kendimizle baş başa kalmak, dingin bir zaman sürecinde ruhumuzu dinlendirmek çoğunlukla ihtiyacımız olan kişisel bir tercihtir. Ancak isteğimiz dışında, arzu etmediğimiz halde yalnızlaşmak, kalabalığın içinde tek başına kaldığımızı hissetmek ise bir insan için en yıpratıcı bir durum olduğu söylenebilir.Salt tek başına kalmak değildir yalnızlık. Asıl yalnızlık, çevresinde olanca kalabalığa rağmen yalnız kaldığını hissetmektir. Mecburi yalnızlık, insanı bunaltan, terk edilme, dışlanma, depresyon, güvensizlik, umutsuzluk, anlamsızlık, önemsiz ve değersizlik duygularını yaşatırken,ayrıca kişiyi çevresindekiler dâhilkendisininhiç kimse tarafından sevilmeye layık görülmediğini, o değerin verilmediğini düşüncesine zorlar.

.

Çevresinde olanca kalabalığa rağmen kendini yalnız hissedenlerin ya da bu durumu açıklamak durumunda olanların sıklıkla, ama yanlış kullandıkları, BobcatGoldthwait’in senaryosunu yazdığı ve yönettiği “Büyük Baba” (“World’sGreatestDad“) adlı 2009 yapımı filminin son bölümünde geçen,  “Lance” adlı karakteri canlandıran ve beynin normal fonksiyonlarını hızla bozan, halüsinasyonlar, şiddetli anksiyete, hareket kaybı ile demansa yol açan ölümcül bir nörolojik hastalığa sebep olan LewyCisimcikliDemans (LBD) ile mücadele eden ve yaşadığı bu zihinsel yıkım, teşhis edilemeyen şiddetli semptomlar ile yaşadığı tükenmişlik hissi nedeniyle hayatına son veren efsane aktör Robin Williams’ın kendi iç dünyasıyla ilgili söylediği zannedilen ve ona mal edilen, ancak söz konusu filmindeki repliği olan ‘’ Eskiden hayattaki en kötü şeyin yalnız kalmak olduğunu düşünürdüm. Değilmiş. Hayattaki en kötü şey, sizi yalnız hissettiren insanlarla birlikte olmaktır.’’ Aforizması, aslında kalabalıklar içinde tek başına kalmışlığın en hüzün verici bir ifadesidir. .

En temel ruhsal ihtiyaçlardan ve her ne olursa olsun inkar edilemez bir gerçeklik olan ve herhangi bir mücbir sebep olmaksızın karşılanmadığı durumlarda depresyon, yalnızlık ve değersizlik duygularını tavan yaptıran ‘’Sevgi’’  kavramının yoksunluğu olan ‘’Sevgisizlik’’ ise duygusal bağların zayıflamasını, ilgi eksikliğini ve kişinin kendisi dâhil kimse tarafından sevilmediği duygusunu travmatik bir biçimde yaşatır insanlara.

Sevgisizlik, adeta kızgın Sahra Çölünde, soğuk ve kuru kutup rüzgârı gibi insanın ruhunu donduran bir yalnızlık ile tek başına bırakır insanı. Sevgisizlik; değersiz hissedilmenin, yok sayılmanın, yalnızlığın o kara kuru, şefkatsiz kollarına nasıl atıldığının, o kollar insanı sardıkça vazgeçemediğinizden ziyade nasıl kendinizden vazgeçtiğinizi, nasıl kendinizden kurtulmak için çabaladığınızın en şüpheli müsebbibidir ki yaşayanlar bilir. Sevgisizlik insanın tahammül sınırını en alt düzeye çekerken, hayal dahi edemeyeceğiniz şeyleri de yaptırabilir…

Sevgisizliğin, şehrin üzerine şal misali kasvetli, gri bir sis bulutu gibi çöken bir yalnızlığa ve yabancılaşma duygusuna, bir otel odasının soğukluğuna, en büyük yıkım, ruhu donduran bir kimsesizlik, insanı çürüten bir karanlık, hayatın anlamını yok eden ve kalabalıklar içindeki büyük bir boşluğa benzeten yazar ve şairlerin şiir, roman ve hikâyelerinde bu yıkıcı, yakıcı duyguyu sıklıkla tema olarak işlediklerini görebiliyoruz.

Sevginin gücü sayesinde kişinin yalnızlığını unutturacak ve bu dünyada yalnız değilim sen varsın diyebilecek sevgili için tüm dünyayı karşısına alma cesaretini yaşatacak tek duygunun sevgi gücü olduğu çok doğaldır ki inkâr edilemez bir gerçekliktir.

Dostoyevski, insanı günahlarından arındıran, uhrevi bir boyuta ulaştıran, insanı kurtaran yüce bir güç olarak tanımladığı sevgi duygusu için Karamazov Kardeşler romanında "Dünyayı sadece sevgi kurtarabilir. Her şeyi sevin; hayvanları, bitkileri, her bir eşyayı... Her şeyde Tanrı'nın gizemini göreceksiniz ‘’ diyerek sevginin gücünden bahsederken Suç ve Ceza romanında ise "Onları hayata döndüren şey sevgiydi; birinin kalbi, diğeri için tükenmez bir hayat kaynağı haline gelmişti."diye sevginin yaşamsal gücüne dikkat çekmişti. Gerçekten de öyle değil midir?. Yaşamdan almış olduğumuz tat azalınca, umutsuzluğun, beklentilerin, çaresizliğin, yalnızlığın ve derin bir hüsranın en dip yaptığı bir zamanda, insanın kendini kör kuyularda merdivensiz olarak terk edildiği duygusuna kapıldığı,yaşamsal motivasyonlarımızın giderek solmaya başladığı bir anda, ola ki bir sevgi kıvılcımı ile karşılaştığımızda nasıl ki bir paraşütçünün uçaktan atladığında paraşütün açılmasını sağlayan ‘’Can İpi’’ gerilerek paraşütün açılmasını sağlayıp paraşütçünün güvenle havada süzülmesini sağlıyorsa, o sevgi kıvılcımı da yaşamsal motivasyonunu kaybeden kişiyi can ipi misali hayatta tutmaya, coşku ile yaşama sıkı sıkı sarılmasına neden olmaz mı?

Türk basınında edebiyatçı köşe yazarı kuşağının son temsilcisi olarak bilinen roman, oyun, mizah yazısı, anı, fıkra, inceleme ve gezi yazısı türlerinde onlarca eser vermiş olan Çetin Altan’ın, 1985 tarihli ‘’Umacılar Şöleni’’ yazısında, parasızlık, sevgisizlik ve itibarsızlıktır başlıklı üç kavramı ele almış ve bu kavramların en yıkıcısını tespit ederken usta kalem bu kavramları değişik bir tarzda konuşturarak ifade yoluna gitmiş;

"sevgisizlik dedi ki:

‘’En yıkıcı olan benim. Buz çölleri içindeki dondurucu yalnızlıkla ezerim insanları. Benim çöreklendiğim yerlerde, evler soğuk, odalar soğuk, yataklar soğuk, sabahlar soğuk, akşamlar soğuktur. Kimsesizlikle yalnızlığın dipsiz kuyularında, küçük bir şefkat ışığı bekleyerek kırpışıp duran gözler, aradıklarını hiçbir zaman bulamadan, benim geçit vermeyen karanlıklarım içinde sönüp giderler.

En yıkıcı olan benim. Sevgi dışı bıraktıklarımı, sevişenlerin başbaşalığındaki mutluluk silüetleriyle hançerlerim. Ağırlığım öyle bir çöker ki, yalnızlarla kimsesizlerin bağrına, nereye giderlerse gitsinler, ne gecelerinde, ne de gündüzlerinde benden kurtulamazlar. Ne meyhaneler yeter benden kurtulmaya, ne yabancı otellerin barları, ne gemi kamaraları, ne uçak koltukları...

Bir kere sevgisizliğe mahkûm ettim mi insanı, her sevmeye kalktığını başkalarına verir de, yaşamını hıçkırıkların mezbahasında kıyma kıyma ederim.Hiç bir şey benim kadar kahredici değildir."

Çetin Altan, sevgisizliğin, musallat olduğu kişiyi ne yaparsa yapsın ondan kurtulamayacağını, en nihayetinde ise mutlaka sevgisizliğin başarılı olacağını etkileyici bir biçimde aktarırken, sevgisizliğin sarsıcı, yıkıcı, yakıcı, kahredici ve vurucu bir kavram olduğunu belirtmiş.

Yazar Ayşe Yenilmez’in ‘’Çürümüş Kelimeler’’ adlı romanında yer alan, ‘’Sevgi dolu bir söz, birini iyileştiren sihirli bir ilaç gibidir. Sevgisizlik ise tam tersine birini içten içe tüketen zehirli bir etki yapar.’’, ‘’Hiçbir kelime, sevgi kadar yapıcı, sevgisizlik kadar yıkıcı değildir.’’ Sözlerine, edebiyat dünyasına,  1968 yılında tam 12 günde yazdığı ama etkisi neredeyse dünya döndükçe devam edecek olan büyümek, acı çekmek ve sevgisizliğin yıkıcı etkileri üzerine derin bir eseri olan, çocuk romanı olarak yazdığı ama çok ciddi bir oranda amacının çok ötesine çıkan, ‘’Şeker Portakalı’’ adlı romanını bizlere hediye eden Brezilyalı yazar JoséMauro de Vasconcelos' un o ünlü romanında geçen ve sevgisizliği anca bu kadar etkili ifade eden o muhteşem cümlesi ile katkı yapmak isterim..

"Sevgi insana her şeyi yaptırabilir, bir de sevgisizlik."

Evet, sevginin ve yoksunluğunda oluşmuş olan sevgisizlik insana her şeyi yaptırabilir. Öyle ki Sevgisizlik insana hayal edemeyeceğiniz, tahammül sınırını, gücünü aşan,düşünülemeyeni bile yaptırabilir.…

Türkiye’nin en yüksek, Avrupa’nın ise 3. en yüksek dağı olan Ağrı Dağı’nın(5137 m.) Türkiye, İran sınırının geçtiği uçsuz bucaksız, gözlerden ırak, sadece askeri birliklerin yaşadığı çölsü arazisinde sevgisizliğin ne menem bir şey olduğunu ve insanlara neler yaptırabileceğini çarpıcı örneklerle yaşadığım üç insan hikâyesi ile anlatmaya çalışacağım..

Manisa Tarzanı

Bundan tam 29 yıl önce, 1997 yılında Ağrı Dağı’nın muhteşem manzarası eşliğinde bir eylül ayının ortalarında Iğdır ili Aralık ilçesine 27 km uzaklıkta İran sınırına sıfır mesafede olan Subaşı Bölük merkezinde iğde ağacının altında oturmuş çay sigara keyfi yapıyorduk. Habercinin koşarak yanımıza doğru geldiğini görünce tamam dedim bu keyif burada sonlanacak galiba. Çünkü haberci koşarak geliyorsa bilin ki sizi mutsuz edecek, tedirgin edecek bir haberle geliyor. Bu durum devamlı yaşandığından habercilere kesin talimat vermiştim..

.

‘’Ne olursa olsun yanıma koşarak gelmeyeceksiniz.!!’’ Hatta biraz ileri gittiğimi düşünebilirsiniz, bir ara haberciye bir kırmızı bir yeşil flama vermeyi bile düşündüm. Eğer yeşil flamayla geliyorsa, koşarak bile gelse korkulacak bir şey olmadığını daha ilerden anlayacaktım. Çünkü yaşayanlar bilir, eğer ki haberci telaşla koşarak yanınıza doğru geliyorsa,vaki değildir ki hayırlı bir haberle gelsin. Hep bir telaş, hep bir sıkıntı verici bir haber getirir. Hemen hemen herkesin öyle ya da böyle ucundan da olsa bildiği Şartlı Refleks misali yani zil çalınca yem alacağını öğrenen Pavlov’un ünlü köpeği misali bizlerde bu şartlı refleks örneğinde olduğu gibi koşan haberci, gece çalan telefon, akşam mesai bitiminde gelen mesajlar falan hep şartlı refleks de olduğu gibi bizleri hep tedirgin etmiş telaşa sürüklemiştir.

Neyse ki haberci, Sultantop Karakol Komutanının telefonda olduğunu söyleyince bir nebze rahatladım ya Alay komutanı geliyor dese n’olucaktı!!!  Ütğm. Erdem, Küçük Ağrı Dağı ile Büyük Ağrı Dağ’ı arasında ki boyun bölgesi olan Serdarbulak yaylasında bir görüntü aldığını ve ‘’komutanım Serdarbulak Yaylası tarafında bir görüntü aldık, takip ediyoruz’’ deyince, acaba geçen sene ki gibi terörist geçişimi diye düşündüm ama bu akşam vakti böyle bir şey olacağına imkân vermedim..

.

.

Takip edin bilgi verin dedim, birazdan daha iyi sağlıklı görüntü aldıklarını ve bir kişi olduğunu söyleyince merakım iyice arttı. Bu saatte tek başına kim olabilir ki diye?. Gelenin karakola doğru yöneldiğini belirtince hemen bir tim çıkarıp önleme yapın diye emir verdim, gelen şüpheli kişi üzerine ürkütmeden bir tim çıkarıp etrafını derhal saran ve kişiyi enterne eden Ütğm.,Şüpheli şahsı yakaladıklarını ve sivil birinin olduğunu söyleyince hemen aşağıya bölük merkezine göndermelerini söyledim. Bir saat kadar sonra yakalanan kişi önüme gelmişti.

Evet sivil biriydi ve gariban bir hali vardı.Oldukça ürkek çekingen bir o kadarda pervasız biriydi. Üzerinde ince kırışık halk pazarlarında satılan en ucuzundan,yakasının son düğmesine kadar iliklenmiş, kahve ve gri renkli kareli bir gömlek, onun üzerinde ise yazlık kumaştan hiçbir koruyuculuğu olmayan buruşuk bir ceket, altında ise gri kumaştan kirli, bedenine göre oldukça bolca gelen bir pantolon ve zayıflıktan sonuna kadar ve neredeyse ince beline ikinci turu atacak kadar sıkılmış uyduruk bir kemer,  iki beden büyük pantolonun beli sıkılmış kemerden dolayı her yerden pot yapmış, gömleğinin bir ucu pantolondan aşağı sarkmış, ayağında ise çorapsız, eskiden ‘’Panter’’ marka olan en adi plastikten yapılmış çoraptan ziyade çarıktan öte bir spor ayakkabı vardı.( Panter ayakkabıları gösterge biliminin ifade ettiği gibi, fakirliğin en etkili bir simgesiydi, o kadar ki, internette görsellerde dahi aratıp bulamadım, o kadar yani, Esemsport kült ayakkabısının görselleri, Mekab’ın ilk çıktığındaki görselleri mevcut ancak fakirliğin nirvanası olan Panter ayakkabılarının bir tane bile görseline ulaşamadım ki yazıya ekleyeyim.)

Boyu en fazla 1.60 cm., yaşı da yanlış hatırlamıyorsam en fazla 30-35 yaşlarında, saçı üç numaradan hallice,iki eli önde birleşmiş bir vaziyette, hafiften öne doğru eğik gariban duruşlu, yüzü yorgunluktan ve açlıktan çökmüş, kirli bir surat ve uzamış sakalları ile tam bir perişanlık haliyle öylece karşımda duruyordu..

Kardeşim kimsin ve ne arıyorsun bu dağlık arazide deyince, ‘’Yasak mı? Gezmeye geldim’’ dedi, iyi güzel de burası yasak bölge nasıl geldin? Demem üzerine ‘’Burası Türkiye Cumhuriyeti değil mi? İstediğim yere giderim’’, diye bir de yükseldi gariban,Fakir-i pür-taksir haline bakmadan, yani hem kusurlu, hem hatalı hiçbir şeyi tam olmayan zavallı, aciz haliyle ya da daha anlaşılır bir şekilde, Türkçe halk deyimi olan şekliyle ifade etmek gerekirse  ‘’Hem fakir, hem de şeyi büyük’’ tavrına karşı tamam güzel kardeşim istediğin yere git te burası askeri yasak bölge ve şu hemen karşıda gördüğün uçsuz bucaksız çöl arazisi de İran deyince bana çökmüş göz çukurlarıyla ve şaşırmış ve bir o kadar da safiyanebir edayla ‘’ Valla mı ?’’ diye karşılık verdi.

İlk olarak güzel bir akşam yemeği yedirdik, yanlış hatırlamıyorsam dalyan köfte falan vardı, önce biraz çekingen davrandı, sonra tedirginliği falan gidince, günlerdir aç olmasından dolayı büyük bir iştahla yemeğini yiyip bitirdi. Sonra üstünü başını değiştirdik, benim malzemelerden gömlek, atlet falan verdik. Yemeğin üzerine de çayı içti yüzüne kan, bulunduğu güvenli ortamdan da kendisine huzur geldi.

Yemeği yiyip çayını da içtikten sonra, karşılıklı gazinodaki koltukta iki arkadaş gibi oturduk ve tekrardan sordum, bu askeri yasak bölgede ne aradığını. Sonra sakince başladı anlatmaya ve dinledikçe dinledikçe bir travmatik dramla karşılaştım ve sevgisizliğin nelere kadir olduğunu üzülerek dinlemeye, anlamaya koyuldum. 29 yıl sonra bile aklıma geldikçe bu hatıra beni hep hüzünlendirmiştir.

Günlerdir sefil bir şekilde, otobüslerde, inşaatlarda, Ağrı Dağı’nın zorlu arazi şartlarında, eylül ayı olmasına rağmen geceleri çok soğuk geçen geceler ve dağdaki terörist ve vahşi hayvan tehlikesi içinde perişan bir hale gelmiş olan bizim kahraman! Bulunduğu ortamın güvenli ve huzurlu olması nedeniyle onca meşakkatli günden sonra kavuştuğu konforlu alan sayesinde biraz gevşemiş ve iletişime razı olmuş gibiydi. İki şekerli çayından bir yudum çekti ve yavaş yavaş konuşmaya, dökülmeye başladı ki sanki yıllardır bu anı, dertlerini anlatacak ortamı bekliyormuş gibi hemen kendini ifade etmeye başladı.

‘’Komutanım ben Manisa’da yaşıyorum, beni aile de kimse sevmiyor, kimse beni ciddiye almıyor, çalışıyorum eve ekmek getiriyorum ama abilerim hep benle dalga geçiyorlar, eşim de, çocuklarım da bana gereken saygı duymuyorlar, kendimi çok yalnız hissediyorum, hiçbir kıymetim yok aile ortamında, adeta aileden dışlanmış gibiyim, bende gittim bir inşaatta çalışıp evin bir haftalık erzakını karşılayacak kadar para kazandım. ‘’

‘’Erzakları eve bıraktım kimseye bir şey söylemeden ki kimsenin de benim varlığımı fark edeceğini de zannetmiyorum, resmen yok sayılıyorum aile meclisinde, evden çıktım ve kendimi garaja attım.Rastgele bir yazıhaneye yöneldim ve ilk kalkan otobüse bir bilet aldım. Ne kadar uzağa gidebilirsem o kadar uzağa gitmek, uzaklarda kendimle baş başa kalmak istedim. Binmiş olduğum otobüs 20 saate yakın bir süre sonra beni Erzurum’a, getirmişti.’’

‘’İlk defa Manisa’dan uzak kalmıştım, Erzurum’u biraz dolaştım ancak yok denecek kadar az olan param hemen bitmişti, zaten anca bir otobüs bileti alacak kadar param vardı. Mesleğim gereği inşaatta kısa bir süre çalıştım inşaatta çalışıp kazandığım para ile tekrardan bir otobüse bindim, otobüs beni Doğubayazıt’a getirmişti. Bura da inip çevreyi seyrettim ve koca bir dağı görünce orayı merak ettim ve oraya doğru yürümeye başladım. 3,4 gün boyunca yürüdüm ve en sonunda bir bina gördüm ve oraya doğru yürümeye başladım, sonra askerler geldi ve beni yakaladı.’’

Tabii ki bu yazdıklarımı bir anda anlatamıyordu, kesik kesik ve düzgün olmayan ifadelerle bir hayli zorlanarak konuşuyordu. Ben size toparlayıp anlattım, nerdeyse iki saatten fazla bir sürede soru cevap şeklinde konuşarak dökülmesini, içini açmasını sağlamıştım. O anlattıkça ben de bir hayli üzülmüş onun derdini dert edinmiştim.

Ya kardeşim insan evden kaçabilir, uzaklaşmak isteyebilir de, en fazla Turgutlu’ya, ya da ne bileyim Akhisar’a gider, bilemedin İzmir’e gidersin bir bira içersin Basmane’de sonra dönersin Manisa’ya dedim. O da komutanım bindiğim otobüs taa buralara getirdi beni, uzaklaşmak istedim deyince, Bir insan uzaklaşır da ülkenin en batısından, endoğusuna sıfır noktasına İran sınırına da kaçmaz ki insan dedim.

Bu arkadaşın Doğubayazıt’tan bizim Sultantop karakoluna kadar kat ettiği mesafe anlatılacak gibi bir şey değil. Mesafe neyse de bu arazinin şartları normal bir insanı kaldıracağı şartlar değildi. Dağcılar bile özel ekipman ve kıyafetlerle bu dağda yürüyüş yaparlardı. Ya da bizim gibi dayanıklı ve araziyi bilen askerlerin kaldıracağı şartlardı. Yürüdüğü istikamet Doğubayazıt’tan,iki Ağrı Dağı arasındaki araziden yürüyüp, Iğdır Aralık yönünde Serdarbulak Yaylası tarafıydı. Yürüdüğü arazi geceleri dondurucu soğuk bir havaya, volkan patlamalarından sonra oluşan lav akıntılarının soğumasıyla, falcıların suya attığı erimiş kurşunun su ile temas ettiğinde hızla donaraktamamen rastgele, iğne iğne veya dallı budaklı şekiller alması misali keskin kayalıklara, oynak, sağlam olmayan taşlı arazilere sahip leçelikbir arazi ve herşeyden öncedeteröristlerin eylem yapmak için dolaştığı bir terör bölgesiydi..

.

Bölgede yaşanmış çetin çatışmalardan kalan, patlamamış mühimmat, el bombaları, roketler, teröristlerin döşediği mayınlar, el yapımı patlayıcılar, tel örgüler, jiletli tel üstüvanelerresmen her yer kirletilmiş bir bölgeydi. Manisa Tarzan’ının verilmiş sadakası, şansı varmış ki bu tuzak gibi şeylere basmadan gelebilmiş. Bir mayına, patlamamış bir mühimmata bassa orada ölüp gitse, cesedini arazideki vahşi hayvanlar yok edercesine vücudundan kalan parçaları hemen yok ederlerdi ve yıllarca kimse bulamazdı cesedini. Ailesi de yıllarca büyük bir umutla bekler dururdu bu sevgisizlikten bunalan ve kimsenin aklına dahi gelemeyecek kadar Türkiye’nin en uzak noktasında ölüp giden garibanı.

Hadi herhangi bir patlayıcıya denk gelmedin, dağda dolaşan teröristlere denk gelse, ya onu orada hemen infaz ederler, ya da bunun saf, gariban ve burada ne maksatla dolaştığını bile algılayamayan biri olduğunu anlarlar ve o gurubun bütün angarya işlerini buna yaptırıp eziyet ederlerdi

Hadi bu tehlikeden de kurtuldun Manisa Tarzan’ı kardeşim, dağda bir sürü yabani hayvan var.Zehirli yılanı, kurdu, çakalı, porsuğu, akrebi ve en tehlikelisi, onunla karşılaşılması mukadder olan, arazide çokça bulunan ayı, evet dağda sürüsüyle ayı dolaşırdı. Bu ayılar bazen bizim askerlerin mevzilerine de musallat oluyordu, askerlerin attığı konservelerin kokusuna gelir ve askerler çok korkardı.

Askerlerin mevzilerine gece usulca yanaşan ve çöpe atılan erzak ya da konservelerin kokusunu metrelerce uzak mesafeden alan bir hayli de acıkmış olan iştahlı ayılardan askerler haklı olarak çok korkuyordu. Bu ayı korkusundan, karakol komutanı Ütğm.,mevzilere yanaşan ayıları vuralım mı komutanım demişti de bende kesinlikle hayır demiştim

Bu ayılar bizim erken uyarı sistemimiz gibiydi. Çünkü bizim asker her ortamda uyumayı çok severdi. Ölüm korkusu bile bu uyku sevdasının önüne geçemezdi. Nasıl olsa bu gece terörist geçmez deyip gaflet uykusuna dalabilirlerdi, ama ayı korkusundan değil uyumak gözünü bile kırpamıyorlardı buda benim işime geliyordu doğrusu. Ayı korkusundan tüm karakol nöbetçileri dört gözle etrafı gözetler ve dinleme yapıyorlardı ve çok doğaldır ki bu durumda karakolun güvenliğini olmadığı kadar arttırıyordu.

Neyse konuyu dağıtmayalım, bu bizim gariban Manisalı firari, ilahi bir koruma kalkanı sayesinde olsa gerek tüm bu badireleri ve ayı tehlikesini bertaraf ederek bizim karakola kadar sağ salim gelmeyi başarabilmişti.

Günlerdir evden uzakta yaşayan Manisa Tarzanı eve haberde vermemiş ve kim bilir Manisa’daki ailesi ne durumdaydı bilmiyorduk tabii ki. O zamanlar cep telefonu yaygın değildi, zaten bizim Manisa Tarzan’ında değil cep telefonu kimlik bile yoktu. Adını Soyadını mahallesinin yerini Tarzan’dan öğrendim ve Aralık Jandarma Komutanlığına gittim.

Orada telefon ile önce Manisa Jandarma Komutanlığını, sonra Polis merkezini aradım, kayıp ilanı olup olmadığını, erkek kayıp ilanı varsa bizdeki Manisa Tarzanıyla uyuşup uyuşmadığını saatlerce soruşturdum, iğne ile kuyu kazar gibi saatlerce uğraşarak Müge Anlı gibi en sonunda ailesine ulaşabildim ve bu yaşadığım sevincimi, burada hak verirsiniz ki yazarak anlatamam size.Ertesi gün Tarzan’ı ailesine Manisa’ya ulaştırmak üzere Jandarmaya teslim ettik ve 2 günlük maceramız da son bulmuştu. Durağan geçen Hudut yaşantımıza 2 günlük bir heyecan katmıştı sevgisizliğin hışmına uğramış,küskün, kırılgan, nahif, firari Manisa Tarzanı’mız.

İranlı Çoban Çocuk

Çok sıcak bir 21 Mart günüydü. (Mart ayı olmasına rağmen Iğdır ovasında, etrafındaki yüksek dağlara kıyasla 850 metre gibi düşük rakımı ve kuytu konumu sayesinde bir mikroklima iklimine sahip olması . "Doğu'nun Çukurova'sı" olarak bilinmesine sebep olmuş ve bu bölgede, pamuk, kayısı, zeytin ve karpuz gibi Akdeniz iklimine özgü tarım ürünleri yetiştirilebilmekteydi. Aynı tarihlerde bir kez Ankara’ya Kars’tan uçakla gidecekken aşırı kar yağışından dolayı 3 gün Kars’ta mahrum kalmıştım. Ülkemizin kıymetlerinden bir tanesi de budur aslında) Bu tarih Türk Dünyası’nın Bahar Bayramı olarak kutladığı Nevruz Günü olsa da, bölücü terör örgütü bu günü provokasyon, eylem ve kargaşalık çıkarmak için suiistimal ettiği kritik bir gündü. Bu önemli günde bütün işler bırakılır tüm dikkatimizi olası bir taciz, baskın ve buna benzer olaylara hazırlıklı olmak için adeta teyakkuza geçerdik.

Bölüğümüzün dört karakolundan biri olan Beştaş Karakolu’nun istikametinde, hemen mayınlı bölgenin biraz ötesinde İran tarafında birinin yeşil, kırmızı bayrak sallayıp bizim tarafta ki askerlere karşı bir takım hareketler yaptığını gündüz gözetleme kulelerin de nöbet tutan ve gözetleme yapan askerler tarafından bize bildirildi.

Zaten önemli ve kritik bir gün, her an bir şey olacak diye tedirginlikle beklediğimizden, Aha !!!  kesin bir eylem ya da provokasyon yapılıyor diye hemen olay mahalline araçla gittim ve bayrak sallayan kişiyi dürbünle izlemeye ve takibe başladım. Durumu da hemen tabura ve alaya rapor ettim.

Daha dikkatli ve hassas bir biçimde dürbünle bakınca bayrak sallayanın 14,15 yaşlarında bir gence yakın, çocuk olduğunu tespit ettim, salladığı da bayrak değil yeşil, kırmızı eşofman gibi bir şeydi. Çok doğaldır ki, günün kritik bir gün olması ve beklenen eylemler nedeniyle, algı da seçicilik olunca bu tip şeyleri yani eşofmanı renklerinden dolayı biz hemen farklı yorumlayıp bayrak olarak değerlendirmiştik.

Durumu Alaya bildirdik ve A.K. dikkatlice davranın ve iyice takip edin diye emir verdi. Tel örgüleri geçip mayınlı bölgeye yaklaştım ve bana doğru yaklaşan çocuğa seslenerek daha da yaklaşmasını söyledim. Konuşma mesafesine gelince Türkiye tarafına geçmek istediğini belirtti. Durumu tekrardan A.K. aktarınca dikkatlice alın diye emir geldi.

Daha önce SultantopKarakolu’nda olduğu gibi bu sefer tek başıma o kıldan ince kılıçtan keskin, incecik sırat köprüsü gibi en fazla 50 santimlik mayın tarlası geçidinden geçerek, mayın tarlasında iyice çocuğa yaklaştım ve hemen hızla bir kontrol ettim ki silah falan var mı diye, temiz olunca beni takip et, bastığım yerlere bas, sakın sağa sola sapma her taraf mayın, kendini de götürürsün beni de diyerek beraberce çok temkinli bir biçimde yürüyerek tehlikesiz bölgeye kendimizi attık.Bölge Ağrı Dağı’nın yüzyıllar önce püskürttüğü volkanik toz, toprak vb. gibi malzemeden dolayı arazi resmen kumluk, çöl gibi bir alandı ve bölgeye yerleştirilmiş mayınlar, rüzgâr, yağmur gibi doğal etkilerden dolayı bulunduğu yerden akıp yer değiştirebiliyordu, o yüzden mayın tarlasındaki o en fazla 50 santimlik güvenli geçidin zannedildiği gibi çok da güvenli olmadığını biliyor ve çok dikkatlice yürümeye çalışıyorduk.

Neyse herhangi olumsuz bir durumla karşılaşmadan çocuğu arabaya bindirip Subaşı Bölük merkezine götürdüm. Bölük merkezine gelince hemen karnını doyurduk çay kahve faslından sonra, başladım hem konuşmaya hem de sorgulamaya, Türkçe konuşuyorduk, Azeri Türk’ü müsün dedim hayır Kürt’üm diye cevap verince Türkçeyi nasıl böyle güzel konuşuyorsun diye karşılık verince komutanım TRT’yi izliyoruz oradan öğrendim deyince, aslında bu TV yayınlarının ne kadar elzem olduğunu düşünmeden de edemedim..

Ağrı Dağı’nın hemen eteklerinde Yeni Doğan TV. Vericisi vardı ve tüm bu bölgeye yayın yapıyordu. Ehil ellerde olan bir yönetim isterse eğer taa İran’daki insanlara bile TV yoluyla dilini öğretebilirdi. .

Bu olay beni taaa 1991 yılına Gabar Dağı’ndaki Kayaboyun Köyüne götürdü. Karakolda TV’yi açtığımız da hemen karşımıza Suriye kanalı çıkar bizim TRT-2 anca çok zorlarsak anteni karıncalı bir şekilde izlenebilirdi. Aslında hemen yakınımız da Seslice tepesinde büyük bir TV vericisi olmasına rağmen Suriye TV si gibi net yayın alamıyorduk. .

Bizim köyün korucuları da TV seyretmeye bayılırlardı, bir gece pusu da Hacı Tutuş adlı yaşlı bir korucu yarım Türkçe ’si ile ‘’ ya komutanım şu Neo Poldina ne lanet kadınmış ‘’ deyince şaşırmadan edemedim, kim dedim Neo Poldina, köyde böyle bir kadın mı var deyince yok komutanım sabah dizide seyrettim deyince anladım olayı. Sabah kuşağında bizim korucu Hacı, Brezilya dizilerini seyretmiş ve ondan bahsediyormuş. Biraz daha seyretse Portekizce’yi bile sökecekti bizim yaşlı korucu.

Sınıra yaklaşıp neden bayrak gibi ceketini salladın diye sorduğum da ise, dikkati çekip benimle ilgilenilmesi için diye cevap verince neden Türkiye’ye gelmek istedin diye karşılık verince, komutanım babam bana çok kötü davranıyor, devamlı bağırıyor, devamlı bana çobanlık yaptırmak istiyor, bende dayanamadım Türkiye’ye gelmek istedim dedi.

Bizim bölük sığınma evi gibi olmuştu, biri Manisa’dan gelir, biri uluslararası firar eder ne yapacağımızı şaşırmıştık. Çocuk babasından gördüğü şiddet ve sevgisizlikten ne yapacağını şaşırmış ve tek çözümüm Türkiye’ye kaçmak olduğunu düşünüp kendini apar topar bizim topraklara atmaya çalışmıştı.

Sevgisizliğin yaşattığı çaresizlik o çocuk yaşta yapacağı davranışın nelere mal olacağını bile düşünmeden kendini başka topraklara atmakta bulmuştu çareyi.  Bu çaresizlik belki de mayın tarlasında mayına basmasına ya da bizim askerin uyarı atışıyla vurulmasına neden olacağını bile düşünememesine neden olmuştu.

Sınırı geçip bizim topraklara geçince, hemen yapılması gereken gayri nizami geçiş belgelerini hazırladık, bu arada A.K. bölük merkezine gelmişti, çocuğa birkaç soru sorduktan sonra onu alıp Iğdır’a alaya götürdü. Iğdır’dan sonra Tugay merkezi ve daha sonra Telçeker tabur merkezine götürülmüş ve ertesi gün tekrardan bizim bölük merkezine getirilmişti.

Bizim bölük merkezine geldikten sonra Iğdır MİT Bölge müdürlüğünden iki personel geldi ve çocuğu bizim gözümüz önünde sorguladı. MİT’çilerin gerçekten bu konu da ne kadar da uzman olduğunu sorgulama tekniklerini görünce anlamamak imkânsızdı.

Bu iş için yaratıldıklarını düşünmeden edemiyor insan. Sorgulama sonunda Dambat dediğimiz İran bölgesinde çöl gibi yerde ki teröristlerin kimden alış veriş yaptıklarını, kimden koyun ve gıda malzemelerini aldıklarını bu çocuktan öğrenmişlerdi hemen. Daha sonra bana hitaben, tamam komutanım sorgulama bitti, bu çocuğun bildiklerini zaten biz biliyoruz, daha fazla tutmaya gerek yok, bu çocuk başka bir şey bilmiyor deyip Iğdır’a geri döndüler.

Sevgisizlikten ve baba şiddetinden bize sığınan bu çocuğu işlemler bitince İran’a iade edilmek üzere belgelerle birlikte Aralık Jandarma komutanlığına teslim ettik.

Yine heyecanlı bir süreç yaşamıştık,durağan geçen hudut bölgesinde. Gece olmuş ve rutin işleri planlayıp bahçede oturmuş yine çay sigara keyfi yapıyorduk. Yine habercinin koşarak bana doğru geldiğini görünce, tamam dedik yine bir vukuat var galiba, dinginlik ve huzur bu bölge de görev yapanlara çok fazla lüks bir olguydu.

Haberci, komutanım Jandarma bölük komutanı telefonda sizi bekliyor dedi, hemen koşarak santrale gittim ve Yüksel Yzb. ile konuşmaya başladım. Yüksel Yzb., Şenol savcı senin hakkında soruşturma açtırmış bilgin olsun dedi ve pimi çekilmiş el bombasını kucağıma attı.

Savcı hakkımda soruşturma açtırmış ama hangi konuda, Yüksel Yzb.’ya komutanım neden ve hangi sebeple soruşturma açtırmış diye sorduğum da, bende tam bilmiyorum, her halde huduttan aldığın o İranlı çocuk hakkındaymış galiba dedi ve telefonu kapattı.

Benim içime düştü mü bir ateş, ne yapacaktım nasıl davranacaktım hiçbir bilgim yoktu, saatte gecenin kör zamanı gece yarısını geçmişti, arasam mı acaba diye düşünürken, askere oğlum bağla savcıyı dedim ve telefon çalmaya başladı.

Telefon çalmaya devam ediyor ama açan yoktu, biraz daha çaldırdım ve uykulu bir ses ile Aralık Savcısı telefonu açmıştı. Sayın Savcım ben Subaşı Hudut Bölük Komutanı Ütğm. Şenol ZÜMRÜT, kusura bakmayın bu saatte aradım ama hakkımda bir soruşturma açtırmışınız deyince, ‘’haa o Ütğm.  sen miydin’’ dedi.

İranlı çocuk çoktan köyüne dönmüş belki de babası yaptığı hatayı anlayıp oğlunu bağrına basmış ve huzurla uyuyorlardı. Dileğimiz de zaten buydu. Ben ise tüm huzursuzluğumla gecenin kör vakti Aralık Savcısı ile telefonda konuşuyordum. Savcının yüzü soğuk olur derler, sesi de bir hayli yüzünü aratmayacak şekilde oldukça soğuk ve mekanikti.

Telefonda ona hitaben, sayın savcım biraz önce Jandarma Bölük komutanıyla görüştüm ve İranlı çocuk hakkında bana soruşturma açmışınız galiba demeye kalmadan, o soğuk ses birden ısındı hatta o kadar ısındı ki, telefonun kordonu adeta elektrikli ısıtıcının telleri gibi akkor haline dönüştü. ‘’ Sen kim oluyorsun da , bir yabancıyı benden izin almadan 24 saat gözetim altında tutuyorsun !!!!‘’ diye bana bağırmaya başladı.

’Sayın savcım o çocuk bende 24 saat kalmadı ki, sadece 3,4 saat bende kaldı, çocuğu A.K. aldı Iğdır’a götürdü, oradan Doğubayazıt’a Tugay merkezine ve Telçeker’de ki tabur merkezine götürüldü ve ertesi sabah bana geldi ve MİT sorgulamasından sonra Jandarmaya teslim ettim, dediğiniz gibi bende 24 saat kalmadı’’ diye cevap verdim ama savcı yine yüksek perdeden ‘’ben anlamam kardeşim evraklarda çocuğun geliş saati ve jandarmaya teslim saatleri arasında senin imzan var !!’’ diyerek çokta haksız sayılmayacak şekilde kayıtlarda benim imzam olduğunu belirtti. 

Şeklen haklıydı, ancak ben çocuğu mayınlı bölgeden alıp bölük merkezine getirdiğim de yapılması gereken gayri nizami geçiş belgelerini hazırlayıp imzalamıştım, A.K. çocuğu alıp Iğdır’a götürmek için çıkarken aslında A.K.’na imza karşılığı çocuğu teslim etmem gerekiyordu ancak gel de imzalat şimdi A.K.’na, antilobu yakalayıp telaşla ağaca tırmanan çıta gibi çocuğu aldı ve doğruca Iğdır’a gitmişti.

Savcıya durumu anlatmaya çalışıyorum ancak o sadece evraklarda ki imzalara odaklanmış ve beni dinlemiyordu. Bende, ‘’sayın savcım çok haklısınız ama bende bu gün canımı tehlikeye atıp elli santimlik mayın tarlası geçidinden geçip ki bölge volkanik özellikleri olan kumlu bir bölge ve mayınlar rüzgarla ve yağmurla akabiliyor, belki de orada olmaması gereken bir mayına basıp bacağımı ve hatta canımı kaybedebilirdim, amacımız o çocuğu alıp belki de çok önemli istihbarat elde edebilmekti.’’ deyip karşılık verince ‘’ Ütğm.’nim bana hamaset okumayın, yarın gelip ifadenizi hemen verin ‘’ deyip telefonu yüzüme kapattı.

Telefon kapandığını o uzun sinyal sesinden sonra anlayıp santralde öylece kala kaldım. Korkmuyorum desem yalan olur, niye korkmayım ki, koskoca savcı soruşturma açmış ve beni hemen ifade vermeye çağırıyordu, daha Ütğm.’sin ve akıbetinin ne olacağı hakkında hiçbir bilgin yok.

Sabahı zor ettim tabii ki, sabaha kadar kaç tane sigara içtim Allah bilir. Sabah ilk iş olarak A.K.’nı aradım ve dün geceki olayı arz ettim, o da  ‘’ ne demek kardeşim, olur mu öyle şey, ben Ütğm.’ni mi, kaptırır mıyım, sen merak etme ‘’ deyince bu sefer de keyiften cigaraları tüttürmeye başladım ne yalan söyleyeyim A.K.’dan böyle bir tepki beklemiyordum bize sahip çıkmıştı, olması gereken şekilde. Keyiflenmiştim sahip çıkılma duygusunu yaşayınca oturuşum bile değişmişti. Koltukta bir oturuşum var zannedersiniz boy boy sıralanmış pirinç, nohut, bakla çuvalları dolu yazıhanede ki peşin satan tüccar, zahireci Rüstem dayı oturuşu.

İğde ağacının altında oturmuş keyifle cigaramızı tüttürürken yine haberci koşarak yanıma doğru koştuğunu gördüm ‘’ Oğlum ben size demedim mi, koşarak yanıma gelmeyin zaten 5 megabayt aklımız var o nu da kaybettirmeyin bana ‘’ diyerek fırça atınca, haberci de komutanım A.K. sizi telefona bekliyor deyince bizim 5 megabaytlık aklımız kilobayt seviyesine düştü hemen.

Santrale koştum ve A.K. ile konuşmaya başladım, A.K. ‘’Şenol’cum, (bu şefkatli sözcüğü ondan duymak bir hayaldi, hayırdır inşallah dedim içimden) ifade vermeye gittiğinde savcıyla saygı çerçevesinde konuş, ortamı fazla gerginleştirme tamam mı ‘’ dedi ve telefonu kapattı.

Haydaaan’oldu ki, Ütğm.’nimi kaptırmam diyen A.K. bu şekilde tavır değiştirsin. Muhtemelen Iğdır Cumhuriyet Baş Savcısıyla görüştü ve o da yapacak bir şey yok, imzalarda o çocuğun Şenol Ütğm.’de kaldığı gözüküyor babından bir şeyler demişti ki A.K. bana gerginlik yapma ve ne halin varsa gör anlamında bir şey söylemişti. Bir kez daha tek başına kalmıştım, bu tek başına kalma durumu artık bende alışkanlık haline gelmişti.

Daha biraz önce peşin satan tüccar gibi kostak kostak oturup cigaramızı içerken, şimdi de veresiye satan müflis tüccar gibi iki büklüm bir halde cigaramızı içer buldum kendimi.

Aralık Hükümet Konağı’na gittim ve mahkeme de ifade vermeye başladım. O sanık yerinde durunca mayın tarlasında, mayına basar mıyım, ölür müyüm diye duymadığım korkuyu o merdiventırabzanı gibi sanık korkuluğunda durunca korkmadım desem yalan söylerim. .

İnsan ne söyleyeceğini şaşırıyor valla. Neyse ifademizi verdik, sonra hâkimin odasına gittim Allahtan hâkimle iyi bir ilişkimiz vardı, o beni biraz rahatlattı, tamam Şenol Ütğm.’nim geri kalan kısmı biz hallederiz, bu yapılması gereken bir işlemdi diyerek beni bir nebze rahatlattı. Bir gün içerisinde bu kadar git geller yaşamak bayağı beni yıpratmıştı, neyse güneş Iğdır üzerinde batmaya başlarken bende cigaramı yakıp land aracıyla Subaşına yuvama doğru gitmeye başlamıştım. 

.

Al Yanaklı Türkmen Kadın

Sonbaharın soğuk bir gecesi gazinoda oturmuş durağan bir hudut gecesi ritüelini yaşıyorduk. Telefon uzun uzun çalıca açtım karşımda Gökay Bölük Komutanı devre arkadaşım sevgili Hakan Öztürk Ütğm.  ‘’ Şenol sana bir mülteci gönderiyorum!‘’  diyerek sakin geçen geceye yine bir hareket getirtmişti.

İranlı çocuktan başımız belaya girince n’olurn’olmaz diye Hakan’da yakaladıkları mülteciyi derhal jandarmaya teslim etmek üzere önce bana göndermişti.

Araç bölüğe geldiği zaman inenlere baktığımda gözlerime inanamadım, ben mülteci derken saçlı sakallı adamlar beklerken, bir kadıncağız ve 3,4 yaşlarında bir kız çocuğunu görünce bu beklemediğim durum karşısında bir hayli şaşırmıştım.

Gelen kadın ve çocuğu hemen odama aldım. Kadının üzerinde pazenden yapılmış robadan kesim bir gecelik vardı ve başka bir şey yoktu. Ekim ayı Ağrı Dağı rakımdan dolayı bir hayli soğuk olurdu, o keskin soğukta yalnızca ve yalnızca üzerinde bu gecelik vardı ve bu duruma bir anlam verememiştim.

Kadın sandalye de oturmuş ve gözlerinde aman dileyen bir bakış vardı. Üzerine bir daha baktım, yanakları al al, tombul bir yüz, saçları omuzlarına dökülmüş özensiz bir hali vardı, pazenden yapılmış geceliğin fistolu V yakasında solmuş fiyonk şeklinde bir kurdele vardı.

Muhtemelen tek geceliği olduğundan uzun yıllar kullanmaktan eprimiş kolları, dirseğine doğru çekilmişti. Ayağına geçirdiğiadi kauçuktan bir terlik varken tarlada çalışmaktan, koyunların peşinde gitmekten oldukça derinleşmiş topuk çatlağı olan ayağında ise çorap dahi yoktu. Yani bir deprem olsa gece vakti, panikten anca insan bu halde kendini dışarı atardı. Kız çocuğu ise, altında bir pijama ve üstünde ise ince bir kazak vardı. Kız çocuğu her halde soğuktan üşütmüş, ha bire öksürüyordu..

Kız çocuğunun saçları kulak hizasında özensizce kesilmişti, kulağında ise iplikten yapılmış bir küpe gibi bir şey vardı. Ana ve kız yan yana oturmuş büyük bir çaresizlik içerisinde sandalyeye oturmuşlar yardım bekleyen gözlerle bana bakıyorlardı.

Bu kadın ve çocuğu bana gönderen Hakan Ütğm. ile bir telefon görüşmesi yaptım ve nasıl yakaladıklarını sordum. Gökay Bölüğünün İran sınırının hemen sıfır noktasında Tujik Tepe denen bir yer vardı. Orada gece gözetleme postaları ve pusularımız vardı.

Bura da ki termal kameralar ve gözetleme unsurları devamlı İran tarafını gözetler ve olası bir terörist baskınını ve geçişini engelleyecek önlemler alırlardı.

Bu kadıncağız ve kız çocuğu bu kadar önleme karşın görünmeden taa dış kuşak emniyet unsurlarının oraya kadar gelmişlerdi ve birden askerlerin önünde bitivermişlerdi. Karşılarında bu kadın ve çocuğu gören askerlerde bir hayli şaşırmışlardı. Düşüncesi bile insanı tedirgin ediyor. Termal kamera ile uzaklardan yakına doğru gözetleme yaparken, birden kameranın önünde biri beliriyor o sisli, puslu gecenin karanlığında. Kameraya bakan asker kameranın önünde birden bire çıkan kadını görünce herhalde korkudan küçük dilini yutmuştur. Gerilim filmi senaryosu yazsan, hadi canım o kadar da değil hani derler.

İlk paniği atlatan ve duruma derhal uyum sağlayan askerler, teslim olan kadın ve çocuğu önce kendi bölüklerine götürmüşler ve Hakan Ütğm.‘de hemen bana sevketmişti..

Sandalyede oturmuş ve soğuktan titreyen kadının üzerine kalın bir şey verdik, devamlı öksüren küçük kız çocuğuna da bir ilaç verdik, daha yeni Ankara’dan gelmiştim ve çantamda Ülker’in Rulokat gofret kutusu vardı, bir kutu gofreti bu şirin kız çocuğuna verdim, o rulo kat gofretlerini kıtırkıtır bir sincap gibi yiyince inanın ağlamamak için zor tuttum kendimi. Hayatında ilk defa böyle bir şey yiyen küçük kız çocuğununo ana kadar cehennem çukurundan çıkıp yaşadıklarının ne anlama geldiğini bilmeden gofreti yediği andayüzündeki o masum çocuksu mutluluğu,doğrusunu söylemek gerekirseherkesin görmesini isterdim

Sınırdan kendini Türkiye’ye atan kadın bir Türkmen kadınıydı ve Türkçe konuşuyorduk. Ablacım nedir derdin diye sorduğumuzda başladı anlatmaya, o anlattıkça biz kederlenmeye, hüzünlenmeye başlamıştık.

Kocasından şiddet, dayak, hakaret gördüğünü ve artık dayanamadığını, bu sevgisizlik ortamına daha fazla katlanamadığını ve küçük kızını alıp çareyi Türkiye’ye kaçmayı düşündüğünü anlattı. Kaçtığı ve ilerlediği yerler daha önce anlattığım Ağrı Dağı bölgesi gibi çetin çatışmaların yaşandığı yerlerdi.

Her taraf patlamamış mühimmat, roket, el bombaları, el yapımı patlayıcılar, tel örgüler, jiletli tel engeller, bizim tarafta ise mayın tarlaları ve kat kat tel engelleri vardı. Görüş şartlarının neredeyse sıfıra indiği hiçbir ışık kaynağının olmadığı, zifiri karanlıkta,ölüm tarlası diyebileceğimiz bir araziden o küçük kızını kucağına alıp ölümüne koşar adım, ölümün kaçınılmaz olduğu yerde Türkiye’ye sığınmak için kendini ve küçük kızını neredeyse feda etmişti.Nasıl bir şiddet ve sevgisizlik görmüştü ki, ölümün yüzde yüz olduğu bu bölgeden kendini Türkiye’ye atmayı düşünmüştü ve gerçekleştirmişti.

Bize sığınan bu mağdur Türkmen kadını ve kızının gayri nizami hudut geçiş belgelerini hazırladık ve jandarmaya haber verdik. Kadın bize yalvararak, ‘’Allah’ınızı seviyorsanız bizi İran’a geri teslim etmeyin bizi öldürürler’’ diye ağlamaya başladı.

Kadın Türkiye’ye kaçarken ölümü göze almıştı ama geri gönderilip ölmek istemiyordu. Bir kadına ve bir de  o küçük sabi kız çocuğuna bakıyordum ve akıbetlerini düşününce ağlamaktan başka çare kalmıyordu bize.

Jandarma unsurları gelip bu Türkmen kadını ve küçük kız çocuğunu almak için hazırlık yaptığı zaman o kadının ve o küçük kız çocuğunun bakışlarını hala unutamam, nasıl da yalvaran gözlerle bakıyorlardı, şu anda yazarken bile gözlerimin yaşarmasına engel olamıyorum.

Sonra jandarma geldi ve yanakları al, al Türkmen Kadınını ve küçük kız çocuğunu minibüse bindirdik, araca binerken kadının gözlerindeki hüznünü ve çaresizliğini hiç unutamadım, araç hareket edip bölükten uzaklaşırken hala pencereden bana doğru çaresizce yardım diler bakışlarla bakıyordu,  Aralık’a doğru gittiklerinde uzun süre arkalarından gözyaşlarıyla izlemek durumunda kalmıştım.

Bu hikâyeyi eşime anlattığım zaman, niye onları Ankara’ya göndermedin bizde kalırlar biz bakardık deyince, üzüntüm daha da artmıştı.

O trajik olaydan tam tamına 29 yıl geçti acaba onları Ankara’ya gönderebilir miydim diye hâlâdüşünmeden de edemiyorum.

JoséMauro de Vasconcelos' un sevgisizliği ifade eden o ünlü,muhteşem cümlesini mutlaka birkez daha hatırlamalı.

"Sevgi insana her şeyi yaptırabilir, bir de sevgisizlik."

Manisa Tarzanı, İranlı Çoban Çocuk ve Al Yanaklı Türkmen Kadınının yaşadıkları travmatik olayların temelinde sevgisizlik olduğunu kendi söylemlerinden anlayabiliyoruz. Yaşadıkları ve yoksun kaldıkları sevgi, şefkat ve sevecenliğin nelere yol açtığını yaşadıklarından daha doğrusu yaşayamadıkları sevgiden kaynaklandığını tahmin edebiliyoruz. Birde görünmeyen bir yüzü var ki bu konu uzmanların ilgi alanına giriyor.

Üç mağdur kahramanımızın hangi şartlarda yaşadıklarını biraz tahmin etsek de aile durumları hakkında çok yüzeysel bilgilere sahibiz. Bilinirki, insanların ihtiyacı olan sevginin eksikliği, sorunlu bir aile ortamındaki sürekli düşmanca ilişkilerin sürmesi, istikrarsız aile ilişkilerinin yaygın olduğu aile ortamı, aile içi şiddet, kriminal öyküler, uygunsuz ebeveyn tutumları, kişileri farkında olmadan denizin kayaları aşındırması gibi içten içe etkileyip kişiyi duygu, düşünce ve davranışların yoğun dalgalanmalarla yaşamasına, duygusal kontrol ve kimlik algısının ve neticede istenmeyen bir şekilde ruh sağlığınınbozulmasına neden olabiliyor. Uzmanlar bu rahatsızlığa Borderline (Sınırda) kişilik bozukluğu tanısı koymuştur.

Birçok temel etken içinde diğerlerini de tetiklediğini değerlendirdiğim sevgisizlik olgusu insanları bu illet rahatsızlığa doğru sürüklediğini, içten içe fark edilmeksizin bu hastalığın şefkatsiz kollarına mahküm ettiği anlaşılmakta gibi.

BorderLine hastalığı kadın ve erkekte yapısal nedenlerden dolayı farklı belirtiler gösterdiği uzmanlarca dile getirilmekte.Her iki cinsin temel psikopatoloji,erkeklerde kendini vicdanın ahlaki tutum yoksunluğu olarak kendini gösterir yani başkalarını birer araç olarak görür; kurallar ve başkalarının hakları onlar için anlamsızdır. Riskli eylemler onlara güç hissi verir çünkü içlerinde "duracağım, başımı belaya sokarım" diyen iç ses yoktur yada çok zayıftır. Ölüm ya da ceza korkusu, anlık arzularının önüne geçemez.

Kadınlarda ise amaç ölmek değil, hissedilmek ve sınırları test etmek olduğu; bu davranışların acıyı bastırmak için şiddetli bir başa çıkma mekanizması olduğu değerlendirilmektedir.Özetle: Erkeklerdeki risk "umursamazlıktan", kadınlardaki risk ise "dayanılmaz acı ve yalnızlık korkusundan" kaynaklandığı dile getirilmektedir..

Sevgisizliğin neler yaptırdığını üç yaşanmış gerçek hayat hikâyesinde gördük, üç kahramanda yaşam standartları açısından birbirlerinden pek de bir farkları olmadığı anlaşılıyor, bilmiyoruz belki de yaşadıkları sıkıntılar yüzünden sahip oldukları rahatsızlıkları fark edecek bir ortamları, bilinçleri olmadığıda anlaşılıyor.

Bu rahatsızlığı olanlarda görülebilen problemler kısaca, kendine zarar verme davranışları, sosyal izolasyon, aile ve ilişki çatışmaları,benlik duygusunda olumsuz ve ani değişimler,kontrolsüz öfke ve saldırganlık, ilişkilerde ani uç duygular,dürtüsel ve riskli davranışlar,İkili ilişkilerde anlaşmazlık yaşama, evliliği sürdürememe,ilişkilerinde yıpratıcı olma, riskli hareketlerde bulunma ve bunun bir sonucu olarak hukuki problemler yaşama, hapse girme, kendine zarar verme ve buna bağlı olarak hastanede yatma,tekrarlayan intihar düşünce ve girişimleri, hayalleri veya kendine fiziksel zarar verme, ani değişen, uç noktalarda yaşanan duygusal dengesizlik.

BorderLine yani sınırda kişilik bozukluğu olanların ne kadar uç noktalarda, limitlerde yaşadıklarını bu bilimsel verilerde görebiliyoruz. Bizim üç kahramanımızda insanın aklı hafsalasıalamayacağı kadar uç noktalarda dolaştıklarını görebiliyoruz. Manisa Tarzanı kardeşimiz Türkiye’nin neredeyse en batı ili olan Manisa’dan en uzak, karadan 1700 km., kuş uçumu 1353 km mesafede doğudaki İran sınırına kadar gelip, farkına varmadan ölümle yüz yüze geldiği ama Allah’ın hikmetiyle sevenlerine bağışlanmasıyla ölümün mukadder olduğu Ağrı Dağı’nı sağ salim geçip bizim Sultantop karakoluna kimseye haber vermeksizin gelmesi,

İranlı çoban çocuğun baba şiddeti,korkusu nedeniyle ölümü göze alıp mayınlı bölgeye gelip Türkiye’ye sığınması,

Al yanaklı Türkmen kadınının küçük kız çocuğunu kucaklayıp, koca korkusu, aile içi şiddetten kurtulabilmek maksadıyla, gecenin karanlığında, kimsenin cesaret edemeyeceği, ölüm yolu gibi olan araziden ölümü göze alıp Türkiye’ye sığınması da limitlerinin, sınırlarının olmadığını gösteriyor.Ancak şunu da belirtmek isterim ki elimizde sadece yaşanmış olayın tecrübesi ile bu üç kahramanında bu hastalığa sahip olduğunu dile getirmek hiç de adil bir yaklaşım olmaz, bu üç örnek olay bizlere bu hastalığın ortaya çıkma sebeplerinihatırlatması açısından çok etkili bir örnektir, sadece budur, ancak bir gerçek vardır ki kesinlikle inkâr edilemez, sevgisizlik insana her şeyi yaptırabilir, illa da hasta olmak gerekmiyor.

İlginçtir bu üç örnek olayında (sınırda kişilik bozukluğu) bizim Türkiye İran sınırında yaşanması hikâyemize de ayrı bir ironi katmıyor mu?

Aslında ne kadar da basit bir formül var hayatımızda...‘’Sevgi.’’,

Sevgi her şeyi çözebiliyor görüldüğü üzere.

Yazımızı sosyal medyada Nazım Hikmet’e atfedilen ama kimin tarafından yazıldığı bilinmeyen ancak tam da konuya uygun düşen bir şiirle tamamlamak uygun olur diye düşünüyorum,

 

“Alt tarafı bir çiçek koklayıp,

Bir hayvan sahiplenip,

Birkaç insan tanıyıp,

Sevip gidecektik bu dünyadan.

Nasıl kötü bir zamana denk geldi ömrümüz.”

 

 

 

https://www.medicalpark.com.tr/saglik-rehberi/borderline-kisilik-bozuklugu

https://www.guven.com.tr/saglik-rehberi/borderline-kisilik-bozuklugu-nedir-belirtileri-nelerdir

https://www.acibadem.com.tr/ilgi-alani/borderline-kisilik-bozuklugu/

Yorum

Murat (doğrulanmamış) Sa, 14 Temmuz 2026 - 20:43

Her zaman olduğu gibi! Yazarın yazısını okumaya başladıktan sonra içinden çıkamıyorsunuz. Yine muhteşem... Saygılar...

Didi (doğrulanmamış) Sa, 14 Temmuz 2026 - 21:18

Değerli Komutanım burada uzun uzadıya ve noktasına virgülüne kadar belirtmiş olduğunuz duygulara katılıyorum lakin sizler bu duyguları askeri liseden başlayıp harp okulu boyunca yaşamıştınız fakat bizler bu duygulara çok uzaktık; kafamıza göre hayatın içerisinde özgürce yaşarken bu emir komuta zincirinin içerisinde abandone olmak kafayı sıyırmamıza sebep olmuştu ki Siz geldiniz iyiki geldiniz . Duruşunuz yönetiminiz komutanlığınız ve herşeyden önemlisi dünyaya bakış perspektifiniz sayesinde bu kafa sıyırmayı kısa zamanda atlattık ve normale döndük.
Ayrıça biz As teymenler olarak sizin gibi bir Komutanla çalışmaktan ve sizin emrinizde Vatan görevini yapmaktan onur duydum.

Hakan Bilici (doğrulanmamış) Sa, 14 Temmuz 2026 - 21:20

Şenol Bey, kaleminize sağlık. İnsanın en büyük varoluşsal sancısını psikolojik ve sinematik bir derinlikle harika analiz etmişsiniz.
Kendi rızamızla seçtiğimiz yalnızlık ruhu beslerken; kalabalıklar içindeki o "mecburi yalnızlık" insanı içten içe çürüten sinsi bir yabancılaşmadır. Popüler kültürün Robin Williams ile basitleştirdiği o meşhur film repliğinin arkasındaki gerçek dramı ve Lewy demansı detayını görünür kılmanız çok değerli olmuş.
Sevgisizliği "Sahra Çölü’nde esen kutup rüzgarı" olarak tanımladığınız o tasvir ise tek kelimeyle muazzam. Sevgi köprüsü yıkıldığında, insan kendi içine çöken bir girdaba dönüşüyor. Bu sessiz çığlığı böylesine estetik ve samimi bir dille aktardığınız için teşekkürler. Kaleminiz daim olsun.

Ayhan Cankut (doğrulanmamış) Sa, 14 Temmuz 2026 - 22:12

Sevgili kardeşim yine harika bir yazı. Büyük bir beğeniyle okudum. Yıllar geçmiş üzerinden ama dün gibi canlı kalmış sende ve kaleminden bize geçti. Iğdır /Aralık leçeliği bende kötü hatırlamak istemeyeceğim anılar bıtaktı. Bu sebeple yazını okurken sadece benim de bir savcı ifade anım var o hafiften belirdi. Senin betimlemelerin o kadar etkileyici ki benim anılar arka planda kaldı çok şükür. Umarım bu yeteneğini hikaye veya roman tarzında kitaba yöneltirsin...

Mehmet Cenk (doğrulanmamış) Sa, 14 Temmuz 2026 - 22:19

Kıymetli dostum Şenol Zümrüt insanın en güzel erdemine çok güzel süslemişsin eline sağlık

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.