Kırmızı Sardunyalar
Dikiş makinesinin başında oturuyor. Günlerden beri elini sürmediği nakış kasnağını, isteksizce ileri geri itelerken, gergin yüzüne bakıp ne düşündüğünü anlamaya çalışıyorum. Gözüm onda, bir yandan da ıspanağı ayıklıyorum.
Nakış işlemek değil derdi, bunu anlamak kolay. Kasnağın gergin yuvarlağında, yaşamın kapanan çemberini,“ölüm”ü görüyor olmalı. Sezdiğim bu.
Oysa, çok değil, yalnızca bir hafta kadar önce, o kasnağa gerili kumaşta, becerikli elleriyle, her bir taç yaprağını sabırla işlediği, kırmızı kırmızı sardunyalar açmıştı, ama onlar henüz can bulmanın coşkusunu yaşayamadan ölümaraya girmiş, kasnaktaki neşe gölgelenmiş, yarım kalmıştı. Hiç gün görememiş bir kadının yasına durmuştu çiçekler.
Kaç gündür ölümle hesaplaşmasına fırsat vermeyen bürokratik işlerle uğraşıyordu. İşte sonunda kendisiyle baş başa kaldı. Geçmişe gömülü ne varsa çıkarıp ortaya dökebilir artık.
Ben masada sessizce oturuyorum, ıspanakların çamurlu köklerine baktıkça, kim bilir kaç kez yıkamam gerekecek diye hayıflanıyorum. Aslında tıpkı annem gibi,benim deaklım anneannemde.
Bir ara kasnağı durduruyor, dirseklerini makineye dayayarak ellerini yüzüne kapatıp ağlamaya başlıyor. Bir çözülme anı bu. Gözyaşları yağmur olup, kırmızı sardunyaların üzerine, tıpır tıpır dökülüyor.
“Öldü,öldü.”
Hastanede, sonra cenazede, annesinin mezarı başında, işleri kovuşturduğu devlet dairelerinde direncini hiç yitirmemiş, dimdik durmuş bu güçlü kadını, ağlarken görmek sarsıyor beni. Kalkıp arkasına geçiyorum, omuzlarını kavrayıp sarılıyorum.
“Yapma anne, kendini bırakma n’olur.”
Bunun bir yararı olmayacak biliyorum. Sel bendini aştı bir kez.
İnsan kaç yaşında olursa olsunanne yitirmek zordur. Hele bu anne,küçücük yaşta babasını Yemen ellerinde yitirmiş, on beşine gelmeden gelin olup altı çocuk doğurmuş, en küçük bebesi üç yaşındayken, otuz dokuz yaşında dul kalmış bir anneyse.Dahası,umarsız bir hastalığın pençesine düşmüş.
Tüm çabalarının boşa gittiğini gören birinin çaresizliğinde şimdi. Bırakıyorum, ağlasın açılsın.
Mutfağa geçip ıspanağı uzun uzun yıkıyorum, sonra hazırlayıp ateşe koyuyorum. Az sonra da kokusu evi sarıyor.
Annemin göz yaşlarında, dayıma gönderilen gizli sitemler de var. Söylemese de, günlerdir adını ağzına almadığından anlıyorum. Tüm sorumlulukları, her zaman ablasının omuzlarına yükleyen, anneannemin biricik sevgili oğlu.
Yanına döndüğümde annemi biraz sakinleşmiş buluyorum.Bir işle uğraşıyor olmak için kasnağı isteksizce oynatıyor yine. Erken bahara aldanmış çiçekler de açmaya pek istekli değil.
“Hiç gün görmedi.” diyor, ağlamaktan yorulmuş sesiyle.
Onu rahatlatacak bir şeyler söylemeliyim.
Kendi üzüntümü örtüp, “torunlarıyla mutluydu” diyorum. “Biz onu çok seviyorduk. Bak ben koca kadın oldum hâlâ onu anmadığım, sesini duymadığım gün yok.”
Bir şey söylemiyor, gözükasnağa dikili.Bense, yüzünde küçücük de olsa bir gülümseme yaratabilmek umuduyla, sesime, merakını çekecek bir heyecan katmaya çalışarak soruyorum;“Anne, sana hiç anlatmış mıydım?”
“Neyi?”
“Her ıspanak ayıkladığımda aklıma gelir biliyor musun? Anneannem bana bir öykü anlatmıştı yıllar önce.” diyorum.
Usulca kaldırıyor başını. Aklı başka yerdeymiş de beni duymuyormuş gibi bakıyor yüzüme. Gözleri kıpkırmızı.
Bugün yine aklıma geldi. “Dinle bak, anlatayım.” diyorum.
Nakış kasnağını durdurup dinliyor.
“Evin erkeği, dükkândan gelmiş, elini yüzünü yıkamış, karısıyla birlikte akşam yemeği yemeye oturmuşlar. Kadın sofra tahtasına koyduğu bakır sahanın kapağını açtığında, odaya mis gibi ıspanak kokusu yayılmış. Yanında da üstü bir parmak kaymaklı, elceğiziile mayaladığı yoğurt varmış. Adam, pufla gibi kabarmış bazlamadan bir sokum koparıp kaşığını iştahla yemeğe daldıracakken sokak kapısı hızlı hızlı vurulmaya başlamış. Kadın kalkmış,gaz lâmbasını almış, bu saatte hayırdır inşallah diyerek kapıyı açmış kapıyı. İki komşu kadın, yüzlerinde garip bir anlatımla kapıda dikiliyorlarmış. Önce, elinde kapaklı bir sahan olan atlamış eşikten, öbürü de hemen ardından seğirtmiş, dalmışlar içeri. Sahanı sofraya bırakıp kapağını açmışlar. Bak demişler donakalan adama, bu gün karının çöpe attığı ıspanak yapraklarından bir sahan yemek yaptık. Müsrif bir kadınla evlisin, bu dünyada iki yakan bir araya gelmez. Bunu sana ıspatlamaya geldik.
Adam şaşkın şaşkın, bir yemeğe bir karısının yüzüne bakmış. Serde erkeklik var ya, hemen toparlanmış, üç kez boş ol deyip boşamış karısını.”
Annem gülmeye başlıyor. “Ne saçma bir öyküymüş” diyor. Onu güldürdüğüme seviniyorum. “Ben” diyorum, “ıspanak çöplerini gazeteye sarıp attım, kimse bulamaz, korkma.” Daha çok güldürüyor bu onu.Daha çok seviniyorum.
Anneannem bunu bana ilk anlattığı gün, ben yine ıspanak ayıklıyordum. Sanırım yaptığım işi beğenmediğindengözünü, attığım yapraklara dikmiş, dolaylı yoldan kulağımı büküyordu. Ama ben onun imasını anlamazdan gelip annemin aksine, öyküyü değil adamı eleştirmiştim. “Anneanne, ne salak adammış bu, üç beş yaprak ot için insan karısını boşar mı?” demiştim.
Sesi hâlâ kulağımda; “Eeee, o zamanlar öyleydi kızım.”
***
Öğle yemeği için mutfak masasını hazırlarken, ıspanak öyküsü üzerinde yeniden düşünmeye başlıyorum. Yoğurdu masaya koyduğum sırada, annem de mutfağa geliyor. “Ekmek keseyim” diyor. Tahtayı, bıçağı, ekmek sepetini önüne itiyorum.
“Kadınların ıspanak yapraklarını, çöpten alıp almadıkları ne malum.” diyorum, “adam hiç sorup dinlemeden hemen kararını vermiş.”
“Taktın öyküye.”
“Ben bu öyküye çok uzun zaman önce takmıştım zaten. Ispanak pişirdiğim her gün gelir aklıma.Önce komşu kadınları ele alalım. Ne istiyorlar? Komşunun mutluluğunu bozmaktan başka işe yaramayacak böyle bir eyleme neden girişiyorlar? Kıskançlık mı? Sabah akşam onu gözlüyor, çöpe ne attı diye merak mı ediyorlar? Neden?”
Annemin tabağına yemek koyuyorum. O da uzanıp yoğurt alıyor.
“Sonra koca olacak adam. Çöpten alınmış yapraklarla pişirdikleri yemeği başlarına geçirip komşuları evden kovacağına karısını boşuyor, işte bu hiç mantıklı değil.”
Annem gülümsüyor; “Ne deli bir kızsın sen, nerden aklına geliyor böyle şeyler?”
“Ben karısının yerinde olsam, üç yaprak ot için beni boşayacak adamla bir gün bile durmaz çeker giderdim zaten.”
Ekmeğini yemeğin suyuna banarken,“güzel olmuş eline sağlık.” diyor. Sonra, “Anneannen zamanının kadınları kocalarına senin düşündüğün şeylere benzer sözler söyleyemezlerdi.” diyor.
Konuyu ölümden başka yöne çekebilmiş olmaktan mutlu, öyküyü uzatıyorum.
“Ben günümüzü düşünüyorum, şimdi farklı mı sanki. Şimdilerde kadınları boşamak yerine öldürüyorlar.”
“Hayır, boşanıyor, ya da boşanmak istiyor diye öldürüyorlar. Bu farklı. Kadın boşanmaya kendisi karar verirse bu onun güçlü biri olduğunu gösterir, erkeğin otoritesi sarsılır. Oysa, güçsüz kadına boş ol derken erkek, dizginlerin kendi elinde olduğunu bilir vebu onun gururunu okşayan bir şeydir.”
Öykü, ikimizin arasında asılı, bir süre sessizce yiyoruz. Sonra annem; “İnsanlar kendilerinde olmayanı bir başkasında görmeye dayanamazlar.” diyor.
“Bu öyküdeki kadınların da böyle bir derdi vardı mutlaka.”
“Bakıyorum sen de başladın bu öyküye kafa yormaya anne”
Artık ağlamıyor, bu çok iyi.
Yemek boyunca öyküyü konuşuyoruz. Anneannem de yanımızda, bizimle ıspanak muhabbeti yapıyor. Ispanağa, pişerken bir avuç bulgur atmayı da o öğretmişti bana. Her işi özenle yapışı, bizi izlerken böyle meseller anlatışı gözlerimin önünde.
On beş yaşından bu yana, pek çok sınavdan geçmiş, yokluklar, yoksunluklar çekmiş o toy kız, biz torunlarının anneannesi olduğunda, artık görmüş geçirmiş, bilge bir kadındı. Ölçüp biçmeden konuşmazdı hiç.
“Peki” diyorum, yemek burunlarından geldi, adam kadını boşadı, komşular bundan ne kazandı?
“Belki de kadınlardın birinin adamda gözü vardı, bunu hiç düşündün mü?”
“Bu aklıma hiç gelmemişti, bal gibi olur aslında. Yine anneannem giriyor araya “insanın alacası içindedir kızım”diyor.
“Bak bu öykü bizi nerelere götürdü, gördün mü? Yeni öyküler yazılabilir bu konuda.”
Yine gülümsüyor annem. Gülümseyerek bana dünyaları bağışlıyor.Ta oralardan elini uzatıp bana yardım eden anneanneme minnet duyuyorum.
“Hiç ölmemiş gibi yanımızda işte. Her an onu anımsamamız için bir nedenimiz olacak inan ki. Artık üzme kendini olur mu anne? Sen elinden geleni yaptın.”
Başını kaldırmadan dinliyor.
Henüz teselli bulmaktan uzak, bunu biliyorum. Gülümsemesi yarım.
Uzanıp bir elma alıyorum.
“Bak şimdi elmamı soyarken anneannem beniyine uyaracak; “İnce soy kabuğunu, ince.” diyecek. “Elmanın yarısını çöpe atıyorsun.”
İkimizin arasındaki sandalyede oturuyor olacak.
Hemen ekleyecek sonra; “Ah siz, harp görmemiş, yokluk çekmemiş gençler!”
Annemin dudağında o yarım gülümseme olacak…
Ülkü Yalım Günay 2018
Yeni yorum ekle