Eğitim Sistemi Değil, Gelecek İsrafı

Felsefe

Eğitim Sistemi Değil, Gelecek İsrafı

Bir ülkenin eğitim sisteminin ne hâlde olduğunu anlamak için raporlara bakmaya her zaman gerek yoktur. Bazen bir okulun koridorunda birkaç dakika yürümek yeterlidir. Duvarlarda başarı afişleri, sınıflarda sınav takvimleri, sıralarda test kitapları, öğrencilerin yüzlerinde ise aynı soru: “Bunca şeyi neden öğreniyorum?” İşte o sorunun cevabını bulamadığınız yerde eğitim sistemi hakkında konuşmaya başlayabilirsiniz.

Üstelik bu sistemin kapısında oldukça iddialı bir tabela vardır: Millî Eğitim Bakanlığı. Ne güzel bir isimdir bu. Millî. Eğitim. Bakanlık. İnsan duyunca aklına aydınlık sınıflar, özgür düşünceler, merak eden çocuklar, kitaplarla büyüyen gençler, bilimin peşinden giden zihinler geliyor. Fakat kapıdan içeri girdiğinizde başka bir gerçekle karşılaşıyorsunuz. Çocuk soru soruyor, sistem ona test veriyor. Çocuk merak ediyor, sistem müfredatı gösteriyor. Çocuk hayal kuruyor, sistem sınav tarihini hatırlatıyor. Çocuk “Ben kim olacağım?” diye soruyor, sistem “Kaç puan aldın?” diye cevap veriyor.

Belki de Türkiye’nin eğitim sistemini anlatan en kısa cümle budur: Çocuğun sorusuna hayatın cevabını vermek yerine, cevap anahtarını uzatıyoruz. Sonra da dönüp şaşırıyoruz: “Bu çocuklar neden düşünmüyor?” Neden düşünsünler? Yıllarca onlara ne düşüneceklerini anlatıyoruz. Hangi bilginin önemli olduğunu söylüyoruz. Hangi cevabın doğru olduğunu gösteriyoruz. Hangi sınavın ne zaman yapılacağını belirliyoruz. Hangi puanın başarılı, hangisinin başarısız olduğunu ilan ediyoruz. Sonra bir gün karşılarına geçip “Haydi şimdi özgün düşünün, yaratıcı olun, sorgulayın, farklı düşünmekten korkmayın” diyoruz. Çocuk bize bakıyor. Haklı olarak soruyor: “Hocam, sınavda bunun hangi şıkkını işaretleyeceğim?” İşte bütün trajedi burada.

Biz çocukların zihnini açmak yerine sınav kitapçıklarını açıyoruz. Merakı büyütmek yerine deneme sınavlarını çoğaltıyoruz. Kitabı insanın ruhuna açılan bir pencere olmaktan çıkarıp “sınavda çıkar mı?” sorusunun nesnesine dönüştürüyoruz. Felsefeyi, edebiyatı, tarihi, sanatı ve bilimi hayatı anlamanın yolları olmaktan çıkarıp test sorularının malzemesi hâline getiriyoruz. Sonra da gençlere kızıyoruz: “Kitap okumuyorsunuz.” Gerçekten mi? Bir çocuğa yıllarca “Bu kitap sınavda çıkacak mı?” diye sorarsanız, o çocuk bir süre sonra kitabı okumaz; kitabı tarar. Bir hikâyenin insan ruhuna dokunabileceğini değil, hangi paragrafın soruya dönüşebileceğini düşünür. Bir şiirin insanın içindeki karanlığı aydınlatabileceğini değil, şairin doğum tarihini ezberler. Ve biz buna eğitim deriz.

Oysa eğitim, insanın hafızasını doldurmakla değil, zihnini uyandırmakla başlar. Sokrates bunu binlerce yıl önce anlamıştı. Onun asıl meselesi insanlara hazır cevaplar vermek değildi. Tam tersine, insanın bildiğini sandığı şeylerin üzerine soru sormaktı. Çünkü düşünce, cevaptan önce gelir; cevap ise ancak doğru sorunun peşinden gider. Biz ise soruyu azaltıp cevabı çoğaltıyoruz. “Neden?” sorusu müfredatın dışına taşıyor. “Başka türlü olabilir mi?” sorusu sınav kitapçığında bulunmuyor. “Bunu kim belirledi?” sorusunun cevap anahtarı yok. “Ben gerçekten böyle yaşamak istiyor muyum?” sorusuna ise okulun hiçbir ders kitabında ayrılmış bir ünite bulunmuyor. Sonra gençlerin neden sorgulamadığını merak ediyoruz.

Asıl mesele yalnızca çocuklarımızın akademik olarak yeterince başarılı olup olmadığı da değildir. Çok daha derin, çok daha tehlikeli bir mesele vardır: Çocuğun öğrenmeye olan inancını kaybetmesi. Çünkü eğitim yalnızca bilgi vermek değildir. Eğitim, insanın dünyayla kurduğu ilişkiyi değiştirmektir. İnsana yalnızca bir şeyleri bilmek değil, bilmediğini fark etmek, yanılabileceğini kabul etmek, başkasını dinlemek, kendi fikrini savunmak, gerektiğinde kendi fikrini değiştirmek ve hayatının sorumluluğunu üstlenmek cesareti vermektir. Eğer bunlar yoksa elimizde diploma olabilir. Ama eğitimli insan olmayabilir.

Bugün çocukları daha küçük yaşlardan itibaren bir puan dünyasının içine sokuyoruz. Notlar, sıralamalar, denemeler, sınavlar, başarı listeleri, derece tabloları… Çocuğun hayatı giderek bir yarış pistine dönüşüyor. Bir noktadan sonra çocuk öğrenmek için değil, geride kalmamak için çalışıyor. Merak ettiği için değil, sınavda çıkacağı için öğreniyor. Kendini geliştirmek için değil, başkasından daha yüksek puan almak için uğraşıyor. Ve yavaş yavaş kendisini bir insan olarak değil, bir sonuç olarak görmeye başlıyor. Puanı yüksekse başarılı. Düşükse başarısız. İyi üniversite kazanırsa umut var. Kazanamazsa hayat geride bırakıyor. İyi meslek edinirse geleceği var. Edinemezse sanki hayattan eksiliyor.

İnsanın değerini sınav sonucuna indirgeyen bir sistemin çocuğa verdiği mesaj son derece acımasızdır: “Sen olduğun için değil, başardığın kadar değerlisin.” Bundan daha tehlikeli bir eğitim cümlesi düşünmek kolay değildir. Çünkü sürekli başarısızlık duygusuyla büyüyen insan bir süre sonra başarısız olmaktan değil, denemekten korkmaya başlar. Bir noktadan sonra soru sormaz. El kaldırmaz. İtiraz etmez. Hayal kurmaz. Ve sonunda kendi geleceğine bile yabancılaşır.

Jean-Paul Sartre’ın varoluşçuluğunda insan, kendi seçimleriyle kendisini kuran bir varlıktır. İnsan hazır bir anlamın içine doğar ama o anlamı olduğu gibi taşımak zorunda değildir. Seçer, karar verir, sorumluluk alır ve kendisini yeniden kurar. Peki bizim eğitim sistemimiz çocuğa gerçekten seçim yapabileceği bir alan bırakıyor mu? Ailenin beklentisi. Öğretmenin beklentisi. Okulun beklentisi. Sınav sistemi. Ekonomik koşullar. İşsizlik korkusu. Meslek kaygısı. “Geleceğini düşün.” “Garantili bir meslek seç.” “Devlet memuru ol.” “İyi para kazan.” “Risk alma.” “Yanlış yapma.” Sonra aynı çocuğun karşısına geçiyoruz: “Yaratıcı ol.” “Özgün düşün.” “Girişimci ol.” “Hayallerinin peşinden git.” İnsan sormadan edemiyor: Nasıl? Hangi özgürlük alanında? Hangi cesaretle? Hangi umutla?

Paulo Freire’nin eğitim düşüncesi tam da burada önem kazanıyor. Freire, öğrenciyi içine bilgi doldurulacak boş bir kap olarak gören eğitim anlayışını eleştiriyordu. Ona göre öğrenci edilgen bir nesne değil, dünyayı anlayabilen ve değiştirebilen bir öznedir. Biz ise çoğu zaman çocuğu bir kaba dönüştürüyoruz. Bilgiyi doldur. Ezberlet. Sınav yap. Puan ver. Sırala. Sonra da “Eğitim tamamlandı” de. Hayır. Eğitim tamamlanmadı. Çünkü çocuk hâlâ dünyayı değiştirebileceğine inanmıyorsa, orada eğitimden söz etmek biraz fazla iyimserliktir.

Üstelik bütün faturayı öğrenciye kesmek de büyük bir kolaycılıktır. Öğretmen de bu düzenin içinde yoruluyor. Bir tarafta öğrencinin bireysel ihtiyaçları, diğer tarafta müfredat baskısı, sınavlar, kalabalık sınıflar, bürokrasi ve bitmeyen evraklar… Öğretmenden yaratıcı olmasını istiyoruz ama yaratıcılığın ihtiyaç duyduğu zamanı vermiyoruz. Öğretmenden öğrenciyi düşünmeye teşvik etmesini istiyoruz ama onu da sürekli ölçme ve yetiştirme telaşına sokuyoruz. Sonra eğitim neden düzelmiyor diye soruyoruz.

Belki de sorun tam olarak burada. Biz eğitimi bir düşünce meselesi olmaktan çıkarıp bir sistem meselesine indirgedik. Sistem değiştiriyoruz. Sınav değiştiriyoruz. Müfredat değiştiriyoruz. Kitap değiştiriyoruz. Okul türü değiştiriyoruz. Program değiştiriyoruz. Sonra birkaç yıl geçiyor ve yeniden başa dönüyoruz. Eğitim sistemimiz sürekli yenileniyor. Ama nedense bir türlü iyileşmiyor. Bu, gerçekten de modern çağın en istikrarlı başarısızlıklarından biridir.

Belki de Millî Eğitim Bakanlığı’nın kapısına bir gün yeni bir tabela asmak gerekir: “Türkiye Cumhuriyeti Millî Sınav, Müfredat ve Sistem Değiştirme Bakanlığı.” En azından vatandaş beklentisini doğru kurar. Çünkü eğitim, her birkaç yılda bir sistemi değiştirmek değildir. Eğitim, insan yetiştirmektir. İnsan yetiştirmek ise tablo değiştirmekten, sınav değiştirmekten, kitap kapağı değiştirmekten çok daha zor bir iştir. Çünkü insanın zihnine dokunmanız gerekir. Merakını öldürmeden bilgi vermeniz, itirazını bastırmadan yön göstermeniz, yanlış yapmasına izin vermeniz gerekir.

Bir çocuğa matematik öğretmek önemlidir. Ama ona matematiğin yalnızca sınav sorusu değil, dünyayı anlamanın bir yolu olduğunu göstermek daha önemlidir. Edebiyat öğretmek önemlidir. Ama bir şiirin neden insanın yıllar sonra bile boğazını düğümleyebileceğini anlatmak daha önemlidir. Tarih öğretmek önemlidir. Ama tarihin yalnızca ezberlenecek tarihlerden ibaret olmadığını, bugünü anlamanın yollarından biri olduğunu göstermek gerekir. Felsefe öğretmek ise belki hepsinden daha önemlidir. Çünkü felsefe insana cevaplardan önce soru sormayı öğretir.

Ve soru soran insan, kolay yönetilen insan değildir. Belki de asıl korkumuz tam da budur. Çünkü soru soran çocuk “Neden?” der. “Neden böyle?” “Neden başka türlü değil?” “Neden bunu yapmak zorundayım?” “Neden adil değil?” “Neden herkes böyle düşünüyor?” “Neden ben böyle düşünmek zorundayım?” Ve iktidarın, kurumların, geleneklerin, kalıpların ve hatta kendi ailesinin karşısına dikilip “Bunun başka bir yolu yok mu?” diye sorabilir.

Bu yüzden özgür düşünce her zaman biraz rahatsız edicidir. Ama eğitim tam da o rahatsızlığın içinde başlar. Bir ülke çocuklarına yalnızca ne düşüneceklerini öğretirse itaatkâr bireyler yetiştirebilir. Ama nasıl düşüneceklerini öğretirse özgür insanlar yetiştirir. Aradaki fark yalnızca pedagojik değildir. Aradaki fark siyasidir. Toplumsaldır. Ahlakidir. Ve en önemlisi, geleceğe ilişkindir.

Bugün eğitim seviyesindeki düşüşü yalnızca öğrencilerin tembelliğiyle açıklamak kolaydır. “Gençler kitap okumuyor.” “Gençler çalışmıyor.” “Gençler telefon bağımlısı.” “Gençlerin hiçbir şeye ilgisi yok.” Ne kadar rahat cümleler bunlar. Çünkü bütün sorumluluğu gençlerin üzerine bıraktığınız anda yetişkinlerin, kurumların ve sistemin hiçbir şey yapmasına gerek kalmaz. Oysa belki de asıl soruyu kendimize sormalıyız: Biz gençlere okumaya, düşünmeye ve hayal kurmaya değer bir dünya sunabildik mi?

Çünkü umutsuzluk da öğrenilir. Bir genç yıllarca çalışıyor, üniversiteye hazırlanıyor, sınavlara giriyor, diploma alıyor ve sonunda hayatın karşısında yine “Şimdi ne olacak?” sorusuyla baş başa kalıyorsa, ona “Umutlu ol” demek biraz kolaycılıktır. Bir toplum gençlerine gelecek sunamıyorsa, gençlerden umut beklemek biraz acımasızlık değil midir?

Albert Camus’nün absürt düşüncesi burada yeniden karşımıza çıkar. İnsan anlam arar. Dünya ise her zaman insana anlamlı cevaplar vermez. Genç insana yıllarca aynı hikâyeyi anlatıyoruz: Çalış. Oku. Başar. Diploma al. Meslek sahibi ol. Geleceğini kur. Genç de bunları yapıyor. Sonra hayatın kapısına geliyor. Ve kapının üzerinde şu yazıyor: “Şimdi ne yapacaksın?” İşte o anda sistem susuyor. Çünkü diploma her zaman iş garantisi değil. Çalışmak her zaman karşılık bulmuyor. Başarı her zaman adil biçimde ödüllendirilmiyor. Ve gelecek, broşürlerde anlatıldığı kadar güvenli görünmüyor.

Sonra yetişkinler şaşkınlıkla soruyor: “Gençlerin neden umudu yok?” Belki de cevap çok basit: Çünkü umut, talimatla üretilemez. Umut, insanın geleceği mümkün görmesidir. Bir genç emeğinin karşılık bulacağına inanıyorsa çalışır. Düşüncesinin değerli olduğuna inanıyorsa konuşur. Sorusunun karşılık bulacağını düşünüyorsa soru sorar. Kendi hayatını kurabileceğine inanıyorsa hayal eder. Ama sürekli olarak önüne duvar çıkıyorsa, bir süre sonra duvarları aşmaya değil, duvarların gölgesinde yaşamaya başlar.

İşte eğitim sisteminin en büyük başarısızlığı belki de öğrencinin düşük not alması değildir. Asıl başarısızlık, öğrencinin bir gün kendi kendine “Ben zaten yapamam” demesidir. Çünkü “Ben yapamam” cümlesi bir sınav sonucundan daha ağırdır. Bir çocuğun elinden geleceğini alma biçimidir bu. Ve bu nedenle eğitim meselesi yalnızca okul meselesi değildir.

Eğitim, bir ülkenin gelecek tasavvurudur. Bir ülkenin çocuklarına verdiği eğitim, aslında onlara verdiği gelecek sözüdür. Eğer o söz tutulmuyorsa sorun yalnızca sınıflarda değildir. Sorun toplumun gelecekle kurduğu ilişkidedir.

Belki artık şu soruyu sormanın zamanı geldi: Biz nasıl öğrenciler yetiştirmek istiyoruz? Doğru şıkkı bulan mı? Yoksa yanlış olduğunu düşündüğü bir sistemi sorgulayabilen mi? Talimat bekleyen mi? Yoksa gerektiğinde “Hayır, bunun başka bir yolu olmalı” diyebilen mi? Sınavda başarılı olan mı? Yoksa hayat karşısında yenildiğinde yeniden ayağa kalkabilen mi?

Çünkü hayatın hiçbir yerinde A, B, C, D ve E şıkları yok. Hayatın cevap anahtarı yok. Hayatın optik formu yok. Hayatın sınav gözetmeni yok. Ve insanın karşısına çoğu zaman cevabını bilmediği sorular çıkıyor. Gerçek eğitim işte tam burada başlıyor. Çocuğa bütün cevapları vermek değil, cevabı olmayan sorular karşısında ayakta durabilmeyi öğretmek.

Bir çocuğa yalnızca meslek öğretmek değil, nasıl bir hayat yaşamak istediğini düşündürmek. Bir çocuğa yalnızca geleceğin önemli olduğunu söylemek değil, geleceğin kurulabilir olduğunu göstermek. Bir çocuğa yalnızca başarılı olmasını söylemek değil, başarısız olduğunda da değerli olduğunu hissettirmek. Çünkü insan yalnızca kazandığında insan değildir. İnsan kaybettiğinde de insandır. Ve belki eğitim sistemimizin unuttuğu en temel gerçek budur.

Çocuğu sınava hazırlamak kolaydır. Çocuğu hayata hazırlamak zordur. Ezberletmek kolaydır. Düşündürmek zordur. Cevap vermek kolaydır. Soru sormayı öğretmek zordur. İtaat eden birey yetiştirmek kolaydır. Özgür insan yetiştirmek zordur.

İşte bu yüzden Millî Eğitim Bakanlığı’nın karşısındaki en büyük sınav, öğrencilerin girdiği sınav değildir. Asıl sınav, eğitim anlayışının kendisidir. Ve belki bugün eğitim sisteminin kendisine sorması gereken en basit, fakat en ağır soru şudur: Biz gerçekten çocuklarımızı eğitiyor muyuz? Yoksa onları yalnızca sınavlara mı hazırlıyoruz?

Çünkü sınavlara hazırlanan bir nesil yetiştirebilirsiniz. Diploma sahibi bir nesil de yetiştirebilirsiniz. Ama düşünmeyen, sorgulamayan, itiraz etmeyen ve geleceğe inanmayan bir nesli eğitimli olarak tanımlayamazsınız.

Bir ülkenin gerçek eğitim düzeyi, çocuklarının kaç soru çözdüğüyle ölçülmez. Asıl ölçü şudur: Çocuklarımız hayata kaç soru sorabiliyor? Ve eğer bugün çocuklarımızın elinden kitap kadar merakı, merak kadar cesareti, cesaret kadar umudu da alıyorsak, yarın elimizde milyonlarca diploma olabilir. Ama diploması çok, umudu az bir toplumun geleceği ne kadar parlaktır? Belki de asıl sınavımız budur. Ve bu sınavda artık cevap anahtarı yoktur.

 

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.