Siyah Çöp Poşetindeki Protez Bacak.

Kültür

Siyah Çöp Poşetindeki Protez Bacak.

 

‘’Şehidin helvası sizin ocakta kavrulmadığı sürece size hep tatlı gelecek.’’

  ‘’Bir Şehit Anası sözü’’

Sıcak bir ağustos sabahıalacakaranlığının kör saatinde şehirlerarası otobüste Denizli otogarında birden uyandım, otobüsün yolcu indirme ve yeni yolcu alma işlemleri devam ederken uykulu gözlerle saatin kaç olduğuna bakmak için telefonuma baktım.Saatin 04.50 olduğunu ve havanın biraz, biraz gecenin karanlığından gündüzün aydınlığına geçeceğinin habercisi olan gökyüzününhafif bir maviliğe doğru dönüştüğünü pencereden dışarı bakarak gördüm.

Otobüsün tekrardan harekete geçeceği zamana kadar gündemde ne var ne yok diye telefonu açıp haber sitelerin de gezinmeye başladım. Telefondan gündemdeki olaylara bir göz attığımda, siyah bir çöp poşetindeki gerçek bir organın yerine kullanılmak, ikame edilmek üzere hazırlanmış bir protez bacağı görünce,‘’gözümde canlanır koskoca mazi’’ misali hafızam beni çok uzun yıllar öncesine, bir ömür dediğimiz ve mazide kalmış yaşananların kayıt altına alınmış film makarasını 34 yıl kadar geriye sararakplay tuşuna basıp tekrardan oynatarak, şimdiki gibi sıcak bir temmuz, ağustos sıcağının gecesine Şırnak Gabar Dağının bitiş noktası Hristiyan Dağı’nın eteklerindeki KasrikBoğazı’na götürdü....

*.**

İlk operasyona çıktığınızda yanınıza almanız gereken elzem şeyleri almadığınızdan aniden çıkan bir çatışma neticesinde yarım günlük kısa bir yol emniyeti görevi, saatler süren bir çatışmaya ve günler süren bir arazi arama, tarama görevine dönüşür ve siz olmayan suyunuz, ekmeğiniz, olmayan sigaranız, ne gerek var canım bu sıcakta şimdi parka ve battaniye mi?Taşıyacağım düşüncesiyle yanınıza, sırt çantanıza almaya gerek duymadığınız parka, battaniye eksikliğinden, günlerce Gabar Dağı’nın o gündüzleri insanı çıldırtan sıcağında yanar ve geceleri insanın eklem yerlerini birbirine vurduran soğuğu ile de bir insan yazın nasıl soğuktan titreşirin ilk deneyimlerini yaşarsınızvedağda yaşamanız için kazanmanız gereken ilk tecrübenizi, aç kalarak, susuzluk çekerek, sigarasızlıktan kurumuş ‘Sidikli Meşe’ yapraklarını tütün niyetine ciğerlerinizi yakma pahasına içerek,gündüz sıcaktan baygınlık geçirirken geceleri ise soğukta titreyerek edinirsiniz.FOTO_2_meşe_yapraklı_sigara)

Cizre ilçesinin, Hristiyan Dağı ile muhteşem Dicle Nehri’nin manzarasına tepeden bakan Kuş Tepe mevkiinde sıcakta sıcak, soğukta soğuk tutan, sabah güneş doğduğu andan itibaren içerisini tandıra çeviren, hiçbir iklimsel koruması olmayan brandadan çadırlarda ve köpek çadırı diye askerlerin isimlendirdiği çadırlarda ordugâhta yaşarsınız.

.

Bir akşamüstü güneş batmaya yakın operasyon emri gelir ve acilen bütün hazırlıklarınızı hızlıca yaparsınız. Yaşadığınız ilk olumsuz tecrübeden sonra sırt çantanız nereden baksanız en az 5,6 günlük bir operasyonu idame ettirecek lojistik destek malzemeleriniz ile 25-30 kilolara ulaşmış olduğunu görürsünüz. Çantada yedek çoraptan tutunda yedek iç çamaşırı, yedek mühimmat, taşıyabileceğiniz kadar pet şişelerde su, ilk günden sonra adeta birer sunta kadar sertleşen, askerlerin yapmış olduğu tırnak pide şeklindeki ekmek, ziyadesiyle yemekten mutluluk duyduğumuz barbunya pilaki ile nadir de olsa sığır eti konserveleri, parka ya da battaniye ile o sırt çantası yetişkin bir orangutan ağırlığına ulaştığını sırtınıza aldığınızda hemen değil ama yürüyüşe, tırmanışa başladığınızda tedricen sırtınızda hissedersiniz..

.

Akşam güneş batmasını müteakip timler sırasıyla, tam teçhizat, sırt çantaları ellerinde,eski model Mercedes 403 model Unimog kamyonlara biner, tim komutanı olarak, motorunun sıcaklığını önce teninizde sonrasında ise ciğerinizde hissettiren kamyonun önüne şoförün yanına,ilk başta iki bacağınızın arasında, daha sonra olası bir pusu olması ihtimaline karşı ilk ateşle cevap verebilmek maksadıyla kamyonun açık penceresinden dışarı doğru uzattığınızG-3 P.Tüfeğiniz, ayağınız altında kum torbaları olduğu halde ayaklarınız karnınıza doğru çekerek oturursunuz. Diyeceksiniz ki o kum torbaları ne arıyor arabanın içinde. Ola ki yolda teröristlerin döşediği bir mayına ya da EYP (El Yapımı Patlayıcı) ye kamyon basarsa o mayının ya da EYP’ninblast etkisini sönümlendirsingibisinden safiyane bir düşünce ile alınmaya çalışılan çocuksu bir önlem. İdil’de bir EYP’ye basmış bir Polis Zırhlı aracı gördüm ki, ne kum torbası kardeşim kaç tonluk panzer neredeyse 15,20 metre uzağa fırlamış ve konserve gibi o çelik zırhlar gazete kâğıdı gibi yırtılmış olduğunu görünce kum torbası gibi basitçe bir önlemin yeterli gelemeyeceğini zaten bilirsiniz ama,neyse her Türk askeri gibi bu şekilde olayları hiç düşünmeden aracımıza bindik ve intikale başladık.

.

.

İntikalimiz, Dicle Nehri üzerindeki köprüden ilerleyerek Şırnak istikametine doğru devam eder,Irak ile Suriye dahil Fırat ve Dicle Nehirlerinin arasındaki o tarihi Mezopotamya’yı Anadolu’ya bağlayan ve binlerce yıl öncesinde  Sokrates'in öğrencisi, uzun yıllar Anadolu'yu işgal eden Pers ordularında bulunmuş olan ve çoğunlukla Pers ordusunun askerî eğitim ve öğretim düzenleriyle ilgili görüşlerini ve bunlarla birlikte Pers ordularının tüm seferlerini kayıt altına alan,antik çağın ünlü tarihçi, filozof, yazar ve askeri olan ve MÖ 400 de kaleme almış olduğu olayların anlatıldığı, dönem açısından Anadolu'nun tarihî coğrafyası, gelenekleri, yerel halkları ve bunların yaşam koşulları hakkında önemli bilgiler veren, Kardeşi II. Artaserhas'ı devirerek Pers tahtını ele geçirmeye çalışan Genç Kiros için savaşan Yunan paralı askerlerin öyküsünü anlattığı Anabasis ( Onbinlerin Dönüşü) adlı ünlü eserin sahibi Ksenofon (MÖ 431  MÖ 354) ve onun bu çok değerli Anadolu coğrafyasını her yönüyle inceleyen eseri rehber edinen ve antik çağın tüm dünyasını fetheden Büyük İskender’in de geçmiş olduğu ‘’Krallar geçidi’’ olarak da  adlandırılan Kasrik Geçidindeki Jandarma Karakoluna geceye yakın bir saatte mülaki olduk.

.

.

Bir zamanlar sıklıkla görsel ve yazılı medyada adını duyduğumuz Cudi Dağı ile Gabar Dağının birbirine kavuştuğu ya da ayrıldığı nokta olan Kasrik Geçidi’nin önünden,GabarDağı’nın Sırmalı, Fındık bölgesinden geçen Başkaya Köyü,Kuştiya bölgelerini geçip Girgenevrua tepesinin yamacından akan ve birçok kez kana kana su içtiğimiz ve mataralarımızı doldurduğumuz Ruparnaz Deresi ile Seslice Köyünün içinden geçen Meydin Deresi,Bertur bölgesinde birleşir ve Kızılsu Deresine kavuşmak için Güneş deresini oluşturur. Güneş Deresi ünlü Kasrik boğazını geçer ve biraz ilerideki Dicle Nehrine kavuşur.

.

Gecenin karanlığında araçlardan inen timler son kontrol ve hazırlıklarını yapar ve Cudi Dağın’dan ayrılan ve Gabar Dağının ilk ucunu oluşturan o ünlü jeolojik kayaların olduğu Sırmalı, Keçi Dağlarının uzanımı olan ve Keçi Dağlarından Kapı denen büyük bir yarıkla ayrıldığı Hristiyan Dağı’nın Kasrik Geçidi’nin yamaçlarından tırmanmaya başlarsınız. Kayaların genellikle katmanları pasta katmanı gibi yere paralel olur değil mi? Burada öyle değil işte katmanlar yere paralel değil gökyüzüne dik şekilde oluşmuşlar. .

.

Gece şartlarında ilk başlarda insan karanlıkta nasıl birbirini görüyor, o karanlık dağda nasıl yürünüyor diye aklınızdan geçebilir, ancak belli bir süre sonra gözleriniz o zifiri karanlığa alışır ve bir iki sıra önceki askeri karanlıkta rahatlıkla seçebilir hale gelirsiniz. Gece yarısından sonra başlayan tırmanış, insanın doğa ile mücadelesinin en tipik, en zor, en tahammül edilmez örneği gibidir. Bir tepeye çıkmak ne kadar zor ise bilenler bilir, o tepeden aşağıya doğru inmek dayanılmaz derecede daha zordur. Tırmanırken kambura yatar sırt çantanızın ağırlığını dengeler ve yavaş yavaş çıkarken aksi durumda,inerken ise dizlerinizle fren yapa yapa inmeye çalışırsınız.İnanmazsınız belki ama o dizler,vücudun ve sırtınızdaki sırt çantanızın ağırlığına karşı yapılan frenlemelere karşı daha fazla dayanamaz ve yokuş aşağı inen bir aracın aşırı frenleme yapmasından dolayı şişen fren balataları nasıl ki frenleme özelliği azalır o misal,dizleriniz birden boşalır ve kayalıklara sürüklenerek yuvarlanırsınız. Arazi birde kumluk gibi sağlam olmayan bir yapısı varsa o iniş neredeyse çekilmez bir hal alırdı.

.

Zifiri karanlıkta o aşılması dik yamaçlara sırtınızdaki çanta, elinizdeki tüfekle çıkmaya çalışırken çok doğaldır ki biraz terlersiniz değil mi? Bizdeki terleme bilinenin çok dışında, terleme değil adeta burnunuzdan serum lastiğinden akan su misali bir ter boşalır ki ikide bir gözünüzü yanan terden dolayı silmek durumunuzda kalırsınız. Brandadan yapılmış hücum yeleği terden sırım sıklam olur ve gündüz şartlarında kuruduğu zaman yeşil olan rengi buharlaşan terden arda kalan tuzdan dolayı bembeyaz olur.

Tecrübeli bir subay olarak artık sırt çantanızda ilk acemilikteki gibi yetersiz malzemeler olmadığını biraz önce yazmıştık. Tecrübelisiniz ve çantanız en az beş günlük operasyona yetecek kadar malzeme ile doludur. Ancak demiştik ya o çantanın ağırlığı ilerleyen mesafelerde gittikçe artar ve yetişkin bir orangutanın ağırlığına erişir diye, evet tırmandıkça insanın tahammül derecesi azalır ve nefes nefese o dik yamaçları tırmanmaya çabalarken sırt çantanız adeta sırtınızda bir orangutanı taşıyormuşçasına ağırlaşır. Ara sıra öne doğru eğilir ve çantanızı dengelemeye çalışırsınız, o çantanın kola bağlanan kayışları koltuk altından omuzlara bağlanır ve o ağırlıkla omuzlarınızı ve koltuk altınızı öyle bir keser öyle bir kan oturur ki anlatılması dahi imkânsız bir hal alır. Siz çantayı hafifletmek ve yerine oturtmak için çantayı oynatırsınız ama o sırtınızdaki orangutan ayaklarıyla ve kollarıyla sizi öyle sımsıkı bir sarar ki değil hafifletmek gittikçe o çanta ağırlaşmaya başlar.  Nasıl anlatsam bilmiyorum ki, bu sahneyi nasıl hayalinizde canlandırabilirim; sırtınıza bir arkadaşınızı ya da 20 kiloluk bir çocuğu alın ve 10 katlı bir apartmana çıkmayı deneyin ve bunu saatlerce deneyin, işte o misal.

.

Allah günah yazmasın ama bazen o tırmanışlarda nasıl bir fiziksel yoksunluğa, güçsüzlüğe düşüyoruz ki, diyorum ki içimden ‘’Allahım ölmeyecek kadar şu dağlardan aşağıya yuvarlanayım da bir iki kemiğim kırılsında hiç olmazsa birkaç hafta hastanede yatarak dinleneyim’’ o misal işte, insanın dayanma gücü öyle bir azalıyorki insan ister istemez bu düşüncelere dalabiliyor ama sadece düşünce safhasında kalıyor tabii ki, tek düşünceniz verilen görev gereği istenilen bölgeye bir an önce varabilmek.

Saatler süren meşakkatli, insan dayanma gücünün sınırlarındaki tırmanış güneş doğmadan önce bitmesi gerekir ki emniyetli bir biçimde kendi güvenliğimizi alalım. Hristiyan Dağı’nın zirvesi sayılabilecek olan o ünlü Papaz Tepe’ye güneş doğmadan önce yaklaşırsınız. Yeni bir günün habercisi olarak yüce Cudi Dağı’nın üzeri önce mavi saatler dediğimiz maviliğe, devamında Kızıllığa ve müteakibinde ise o kızıllık sarıya doğru dönüşür ve Cudi Dağına sırt üstü yaslanmış misali Allah’ın bir mucizesi olsa gerek Atatürk’ün silueti belirir ve sanki bize oradan da liderlik ediyormuş gibi güven gelir ve hiçbir zaman yalnız olmadığınızı hissedersiniz..

.

Gökyüzü artık iyice mavileşmiş ve aydınlık iyiden iyiye varlığını hissettirmeye başlamıştır. Hemen askerlerimizi, yapmış olduğunuz kısa bir durum muhakemesiyle uygun mevzilere yerleştirirsiniz, diğer timlerle koordineli bir biçimde güvenlik açısından bir açık kalmamasına gayret edersiniz. Askerlerimizi mevzilere yerleştirirken kesinlikle hazır olan eski mevzilere girmemesini defalarca tekrar edersiniz. Çünkü o mevzilere bölücü terör örgütünün teröristleri tarafından mayınlamış ve tuzaklamış olabileceğini çok iyi bilirsiniz.

Birazdan güneş yüzünü Atatürk Burnu dediğimiz bölgeden kendini gösterir ve sıcak bir Şırnak günün yaşanacağını bize bildirir. Tırmanış zamanında terden sırım sıklam olmuş tişörtünüz ve hücum yeleğinizi kurutmak üzere kayalara serersiniz ve yeni bir kuru tişört giyersiniz.Midenizin açlıktan kıyılan bölümüne dün akşam tap tazeyken çantanıza koyduğunuz ama çantadan çıkardığınızda bir kontrplak haline dönüşmüş tırnak pidesini ısırabildiğiniz oranda kemirmeye başlarsınız.

Güneş iyiden iyiye vücudunuzu ısıtmaya başlar, askerler mevzilerde görüntü vermeden gözetlemeye devam ederler, sizde gerekli koordineyi kurup etrafı gözetlemeye başlarsınız. Üstünüze öyle bir rehavet çökerki uyumamak için kendinizle adeta bir savaşıma girersiniz. Ortam son derce de sessizdir, fısıltı halinde konuşursunuz, sadece rüzgârdan dolayı ağaçların yapraklarından çıkan sesin varlığı duyulur, sadece ve sadece doğa sesinin hâkimiyeti vardır.

Saatler süren tırmanışın vermiş olduğu yorgunluk ve sabah güneşinin şimdilik de olsa rahatsız etmediği teninizdeki sıcaklığı bir nebze insanı rahatlatıp bir an olsun içinizin geçmesine tam yol açacakken, aşina olduğunuz doğanın o melodik sesine aykırı bir ses, bu doğanın ses armonisini birden bire pervasızca bozar. BOOOOOMMMMM !!! Diye kulakları sağır eden bir ses,o sessizliğin senfonisini hoyratça yırtıverir ve Papaz Tepe’nin etrafında yankılanıverir. Önce refleksle tam siper, mevzi alırsınız sonra ortamı bir toz bulutu kaplar, kısa bir süre sonra barut kokusuyla karışık yanık kumaş ve et kokusu ortamı teslim alır. Olayın sıcaklığından hiçbir şeyi anlamlandıramazsınız ortam tam bir ölüm sessizliği ile kaplanır. Sonra yürekleri dağlayıcı acıyla karışık bir feryatttt.

Başınızı bir kaldırırsınız ki tuzaklanmış bir mayına basan asker bastığı yerden neredeyse 5,6 metre ötedeki bir çalılığın üzerine fırlamış ve feryat figan kopan bacağının acısıyla kıvranmakta. İlk verdiğimiz emir, kimse yerinden kımıldamasın, yerini terk etmesin olur. Hemen yanına koşarsınız ve yıllar geçse de hiçbir zaman unutamayacağınız o manzara ile karşılaşırsınız.

Bir insanın göz bebeklerinin o şekilde büyüdüğünü başka hiçbir yerde göremezsiniz. O askerin ne kadar acı çektiğini göz çukurlarından fırlayacakmış gibi büyümüş gözlerin ifadesinden anlarsınız. Bir bacağı kalçasına kadar ikiye bölünmüş, kırılan kemikten akan iliği kanla karışmış bir biçimde görürsünüz. Mayının etkisiyle yanan et kokusunu yıllar geçse de unutacağınızı hiç zannetmeyin. Kırılmış kaval kemiğinin serbest bıraktığı ayak bileği bir kukla misali bot ile birlikte sallanmakta. Asker kopan bacağına bakarak, sivilde de kamyon şoförü olduğundan yaşadığı şok ile birlikte olsa gerek ‘’Komutanım ayağım kopmuş ben şimdi nasıl kamyon kullanacağım?’’ diye acıyla bağırmaya başlar, bakışlarınıayağından biraz daha yukarı doğru kaydırınca, mayının parça tesiriyle iki bacağının da iç kısımları ile cinsel organının olduğu bölgeninde paramparça olduğunu görünce çok trajik bir biçimde, artık hangi haleti ruhiye ile ne düşündüyse ‘’Komutanım erkekliğim gitmiş!!! ‘’ diye kopan bacağın, kırık, kesik ve yanığının vermiş olduğu o tarifsiz acının etkisiyle çığlık çığlıya, feryat figan ağlamaya başlar..

Birliğin, yedek subay olan doktoru, muhtemelen değil, kesinlikle hayatında ilk defa böyle bir olayla karşılaştığından, geçirdiği şok ile eli ayağı titriyor ve ne yapacağını bilemez halde askere damar yolu açmaya çalışıyor ama bir türlü serumun iğnesi askerin acıdan titreyen koluna takamıyordu. Damar yolu açması bir hayli zaman almıştı. Harp cerrahisinin uzmanı olan askeri doktorluğun ne kadar önemli bir şey olduğunu sadece bu örnek olaydan bile bir çıkarım elde edebiliriz. Dünyanın en iyi tıp fakültesini bitirmiş bir doktor ile askeri doktor arasında harp cerrahisi tecrübesi açısından kıyaslama yapılamayacak kadar fark vardır. Harp cerrahisinde uzmanlaşmış askeri doktorun varlığı o askeri birlik için adeta bulunmaz bir nimettir.

Askere ilk müdahale zor da olsa yapıldıktan sonra ivedilikle telsizden Şırnak’taki tugaydan helikopter isteği çoktan yapılmıştı bile.Askerin verilmiş sadakası varmış ki olay, gün doğumunda olmuştu, o yıllarda gece uçuşu yapacak hava taşıtımız olmadığından gece olma durumunda havadan müdahale neredeyse imkânsız gibiydi. Haberi alan kahraman Türk Kara Havacıları zaman kaybetmeksizin anında Papaz Tepe zirvesinde gözükmüştü bile. Helikopter asker için her şeyden çok önemli yaşamsal bir araçtı. .

Helikopterin o havayı yara yara gelen pal’ininPat Pat Patsesi her asker için bir umut türküsü gibidir. O türkü gün gelir bir yaralıyı dağdan alır hastaneye sevk eder, gün olur dağlarda günlerce aç susuz kalırsınız size yiyecek ve su getiren olur, gün olur memlekete sıla iznine gidecek olursunuz sizi o kuş uçmaz kervan geçmez dağlardan alır sevdiklerinize ulaştırır, dağda telsizinin bataryası, mühimmatınız biter size onları getirir, üs bölgesine sevdiklerinizden mektup getirir ve götürür, çetin kış şartlarında aylarca elektriksiz kalırsınız size jeneratör getirir ışık olur, bazen de çatışmanın en şiddetli anında ‘’Kobra’’ olur havadan destek olur ve onun seslendirdiği türkünün tadına doyum olmaz, işte böyle bir umut türküsüdür o helikopterin sesi, ancak bazen umut türküsü olur bazen de en acısından ayrılık türküsü olur, dağda çatışmada şehit düşen askerin en hicranlı, en yürek dağlayan, ciğerine kor ateşdüşüren unutulmaz bir son yolculuk türküsü olur. Dağda günlerce sırtında taşıdığı yükün sadece sırt çantasının ağırlığı olmadığı, sırtında, omuzlarında taşıdığı ağırlığın vatan sevgisi, devletinin bekası olduğunun bilincinde olan ve her türlü zor şartlarda O türküyü dinleyen her askerin ruhunda mutlaka bir iz bırakmıştır o helikopterin Pat Pat Pat ezgisi. .

Helikopterin palleriye(Pervane) havayı yararak oluşturduğu bu duygusal türkü bölgede görev yapanlar için hep bir umut olmuş ve her zaman için ‘’Beklenen Şarkı’’ olmuştur.Şimdilerde nerede olursa olsun,bir helikopter sesinin yüreklerde yakmış olduğu o türkünün ezgisini tekrardan dinleyen her asker mutlaka ve mutlaka o yıllarda dağlarda dinlediği o türküyü yüreğinde hisseder ve o yıllara döner. (.

Neyse, Şırnak’tan hızır gibi yetişen UH-1 helikopteri için hemen yeşil, mavi, sarı sis kutuları ile yer tespiti için kutular açıldı ve helikopter zaman kaybetmeksizin çok başarılı bir biçimde Papaz Tepe’ye bir kuş gibisine hafifçe indi ve askerimizi doktorla birlikte alıp Şırnak Askeri hastanesine oradan da Diyarbakır’a sevk etti ve müteakibinde de her vurulan askerin ne olursa olsun sadece gitmek isteyeceği kendini güvende hissedeceği ve olurda işler ters giderde şahadet şerbetini içmek mecburiyetinde kalırsa,ölürsemde askeri doktorun ellerinde ölmek isteyeceği, şehit olacağı, Ankara’da ki GATA Askeri Hastanesine askeri uçakla sevk oldu..

Helikopter Papaz Tepe’den havalanıp Şırnak istikametine doğru yol almaya başlayınca bizde askerlerimizi yeniden emniyetli bir biçimde toplayıp, yaşanan olayı anlatmaya başladık. Mayının etkisi görenler dehşet içinde kalsa da kısa sürede kendilerini toparlayıp tekrardan görevin gerektirdiği istikamete doğru intikal etmeye başladık. Ancak mayın öncesi davranışla mayın sonrası davranışlar tahmin edersiniz ki çok farklı olmaya başlamıştı. Daha önceleri eğitimlerde gösterdiğimiz, mayın ve mayına karşı alınacak önlemler şimdi çok önemli bir hale gelmiş ve dikkat edilmediğinde akıbetin ne olacağı ve bedelinin nasıl ödeneceği canlı canlı yerinde yaşanarak öğrenilmişti.

İntikal esnasında ben dâhil tüm askerler gözümüzü dört açmış bir şekilde yolda, patikada olağan dışı bir şey var mı diye bakar olmuştuk. Bastığımız her yerde sanki mayın varmış gibisine tedirginlik içerisinde yol almaya gayret ediyorduk. Algıda seçicilik öyle bir hale gelmişti ki askerlerin dikkatli gözleri sayesinde çok önceden misine ile çalılara tuzaklanmış Rus tipi el bombaları tespit etmiştik. Herkes bastığı yere öyle bir dikkatli bakar olmuştu ki anlatılır türden bir tedirginlik değildi. Basıldığında oynayan, kımıldayan her taş parçası bir an için askerlerin ve bizlerin içini değişik bir korkuya iter olmuştu. İlerleyen zamanda bu tedirginlik yerini biraz daha dikkate bırakırken devamında normal hale gelmemiz çok uzun süre almamıştı. Ancak hiç kimse yaşanan olayın etkisinden uzun yıllar kurtulamayacağını o an için bilmesine imkân yoktu. O gece Papaz Tepe, Gevradira Tepeleri arasında kritik yerlere pusu faaliyeti icra edildi. Dünyanın her yerinde 1 dakika da 60 saniye varken nedense burada özellikle pusu zamanı o uluslararası standart zaman skalası buralar için geçerli değil gibidir. Saniyeler dakikalara, dakikalar da saatlere evrilmiş gibi, zaman adeta buralarda durmuş gibidir. Zaman akmaz ama ömrünüz akmayan zamana inat çok hızlıca geçer..

Bulunduğumuz yerden hem Cizre tarafı hemde Gabar’ın girişi olan Akçay bölgesi gözetleme alanındadır. O zifiri karanlıkta akmayan, geçmeyen zaman içinde herkesin aklında sabah mayına basan talihsiz askerimizi düşündüğünü bilmem anlatmaya gerek var mı? Zaman çok ağırdan da geçse Cudi Üzerinden güneşin doğmasına engel olamaz ve gökyüzü tekrardan maviliğe, devamında kızıllığa ve akabinde sararmasını müteakip Atatürk Burnu üzerinden doğan güneş ilk ışıklarını üzerimize ulaştırır ve o sabahın serinliğini üzerimizden silip atan ılık sıcaklığını tenimizde hissettirir.

Geri dönüş, yani tırmanmanın aksi durum iniş safhası başlamıştı. Demiştik ya inişler her zaman tırmanmaktan çok daha zordur diye, gerçektende günlerin yorgunluğu, vücudumuzun kaybettiği güç ve sırtımızdaki hiç eksilmeyen yük ile birlikte Gevradira Tepe’den Meşeiçi denen terkedilmiş mezraya doğru inmeye başlamıştık. Zemin gevşek bir malzemeye sahip olduğundan inmek bir hayli güç hale gelmişti. Fren yapa yapa inerken botlarımızın altından kayan çakıl misali zemin, askerlerin ve bizim kaymamıza neden oluyordu, kaymamak için yaptığımız frenlemeler neticesinde dizlerimizin bağı çözülüp bacaklarımızın boşalmasına neden oluyor ve defalarca düşme tehlikesi yaşıyorduk.

Savaş ya da silahlı çatışmalarda birçok silah kullanılır. En basitinden bilinen tabanca ya da tüfek, geçmiş zamanın kılıç, kalkan misali. Ömrünün büyük bir kısmını savaş alanlarında geçirmiş olan Mustafa Kemal Atatürk’ün o veciz sözünü bir kez daha hatırlamakta fayda var. “Savaş zaruri ve hayati olmalıdır; milletin hayatı tehlikeye maruz kalmadıkça savaş bir cinayettir” ne de anlamlı bir söz, gerçektende vatan savunması dışında savaş gerçekten bir cinayettir. Ancak, işte vatan savunması, ülkenin bekası ve yurdumuzu kaosa, parçalanmaya ve yok etmeye ant içmiş ve bir zamanlar neredeyse bu hülyalarını tam gerçekleştirecekken bu hülyalarını yok eden Atatürk sayesinde bu hülyalarına biraz ara veren şer odakları aparat olarak kullandıkları örgütler sayesinde ülkemiz yıllardır bu melanetle uğraşmakta. Binlerce gencimiz, ordumuz bu melaneti bertaraf etmek için canı pahasına mücadele etmekte.

Savaş ya da çatışmada kullanılan birçok silah var demiştik, bu silahlarında bazı özellikleri ve insanla özdeşen karakteristik benzerlikleri vardır. Düşmanın bile göğüs göğüse savaşanı, karakterlisi, şereflisi makbulken arkadan vuran, pusu kuran düşman makbul kabul edilmez. Silahlarında insanlarla benzeşen tarafları var demiştik, nasıl ki haysiyetsiz, şerefsiz, kalleş insanlar varsa silahlardan da mayın o aşağılık, rezil insan karakterine tıpa tıp uyan bir silahtır.

Mayın en onursuz silahtır.Kalleşliğini, gizlenerek sinsice, haince yapar. Hedef gözetmeksizin, her türlü canlıyı ayırt etmeksizin, asker, sivil, çoluk, çocuk, koyun, keçi, tilki hiç fark etmez yok etmek için yemin etmiştir.Döşendiği yerde yıllarca sabırla bekler, döşeyenin kinini içinde usanmadan sıcak ve gizli tutar, yıllar sonra bile gizlendiği yerde üstüne basanınkim olduğuna bakmaksızın katletmek için önüne gelen fırsatı derhal kullanır veo an geldiğinde ateş olur, kinini kusarak gösterir.

Bölgede görev yapmış askerler bu kalleş silahı çok iyi tanırlar. Öyle kalleş bir silahtır ki karşınıza çıkmaya cesaret edemeyen melunlar bu kalleşi yürüme yollarına, tepelere, su kuyularına, çeşme yanlarına, oyuncak şekli verilen mayınları sokak aralarına her yere döşerler.

Askerlik hariç hiçbir meslek gurubu yoktur ki memleketi için seve seve ölmeyi göze alsın ve bunu yemin ile dünya âleme deklare etsin. Askerlik yemini de, Hudut Yemini de memleketi için seve seve can vermeyi şiar edinmiştir ve bundan bir damla da tereddüt etmez.

Ölmekten yana hiçbir tereddüttü olmayan askerin vatan sevgisi için, binlerce yıllık asker bir milletin ferdi olmasından ve inancı gereği, vatanı için gerektiğinde öleceğigerçeğini engelleyecek hiçbir şey yoktur. Çünkü ‘’Ölürsem şehit, kalırsam Gazi’’ motivasyonu vatan sevgisiyle birlikte Türk Askerinin en önemli düsturudur.

Savaş bile erkekçesine yapılmalıdır demiştik, mayın, savaşın en kahpe taktiğidir. Cesurca bir savaşın en korkakça yapılan davranışın dışa vurumu mayındır.

Mayın öylesine kalleş bir silahtır ki, bir askerin başına gelebilecek en kötü şeydir, mermi ile çatışmada vurulmak, yaralanmak ya da şehit olmak o görevin bir kaçılmaz sonucu, askerin yazgısıdır.Bu kabullenebilir yazgının tek bir istisnası vardır; Mayın.Mayınla yaralanmak kadar bir askeri aciz bırakan, başkalarına muhtaç bırakan başka bir silah yoktur.Mayın haindir, savaşma cesareti yoktur, arkadan vurur, askerin bakışlarıyla yüzleşmeye cesareti yoktur, kahpedir, korkakların,acizlerin, hainlerin başvurduğu bir silahtır.İnsanlık suçudur adeta.

Askersindir görevin neyi icap ediyorsa onu ifa edersin, ölünmesi gerekiyorsa gözünü kırpmadan ölürsün, ancak şunu da belirtmeliyim ki askerin birinci vazifesi öncelikle sağ kalmaktır ve ölmeden öldürmektir, çünkü işin en kolay yönü, en sorumsuzca söylenegelen söylem, canımı veririm, dağına, taşına, ırmağına kurban olurum, gerekirse ölürüz vb. gibi popüler söylemler askerler için geçerli söylemler değildir. Asker söylemle vakit kaybetmez görevinin gerektirdiği ne varsa onu yapar. Milletimize sağlam, diri vatan evlatları lazımdır, ancak görevin ağır şartları neyi gerektiriyorsa onu da canı gönülden yapmak Türk askerinin en önemli vazifesidir.

Çatışmada o yağan mermi yağmurunda kaderinizde varsa vurulmak yazgınızdır deyip tevekkülle karşılarsınız, askerliğin kaçınılmaz yazgısıdır bir savaş ortamında vurulmak, yaralanmak ya da şehit olmak. Bu öngörülür şeyleri bu mesleğe adım attığınızda yemin ederek zaten kabullenmişinizdir. Ancak ve ancak bir askerin kesinlikle yaşamak istemeyeceği bir olay vardır ki o da kalleş bir mayın silahı ile yüz yüze gelmektir.

Bir mayın olayına maruz kalmış bir askerin, bu kendi şahsi fikrimdir bunu belirtmeliyim, şansı varsa oracıkta şehit olur ve amel defteri şimdilik kapanır ve makamların en yücesi inancımız gereği Hz. Muhammed’in yanına komşu olur. Sevdiklerimiz, anamız babamız, çocuklarımız, eşlerimiz,yakınlarımız, mesai arkadaşlarımız, o anın acısıyla mecazi anlamdabir kez ölürler, ancak mayına basan askerin yaralanması ile yıllarca o aciz durumda yardıma muhtaç olarak kalan asker ve yakınları tekrardan ifade ediyorum ki mecazi anlamda yıllarca her gün ölürler.

Herhangi bir çatışmada vurulan asker, Sb.,Asb., uzman vb. farketmez, şansı varsa, Allah’ın sevgili kulu ise oracıkta şehadet şerbetini içer ve makamların en yücesi cennette Hz. Muhammedin komşusu olur, ancak her asker bazen okadar da şanslı olmayabilir.Mayın patlamasıyla, kol vebacak koptuğu gibi, parça tesiriyle iki gözü akan, basınçtan dolayı kulak zarları patlayanasker artık dünyayı göremez, konuşulanları duyamaz, düşüncelerini paylaşmak için konuşmaya gayret eder ancak yıllar içerisinde konuştuğunu duyamadığından dolayı konuşma yetisini de kaybeder, meramını anlamak için gözünün içine bakarsınız acaba bir şey mi anlatmak istiyor diye, içi bomboş iki gözü de akmış büyük bir göz çukurundan başka bir şey göremezsiniz.

Göremediğin dünyayı, duyamazsın da, bir şeyi tutamazsın, tekerlekli sandalyeye mahkûm olursun, yemeğini biri yedirir ama kim olduğunu dahi göremez ve duyamazsın ve hatta kokusunu dahi duyamazsın, uzay boşluğunda tek başına kalmış gibi, o zifiri karanlığın, insanı çıldırtan insan ruhunu sımsıkı saran karanlığın, sessizliğin esiri olursun.O esaret içerisinde bir yakınının hayatına zorunlu monte olur, monte olduğun yakının yaşadığı müddetçe yaşamaya tutunmaya çabalarsın. İnsanın çıldırmaması elde değildir, çıldırıp feryat etsen kendi feryadını duyamazsın...Karşındaki yakınlarının perişan halini göremezsin, hiç bir insani ihtiyacını kendi başına karşılayamaz, tamamen yardıma muhtaç bir şekilde yaşamaya gayret edersin...Hiç  bir şeyi, konuşulanları, şarkıları duymazsınız, sadece geçmişte gönlünüzde yer etmiş hafızanıza nakşettiğiniz şarkıları hayal edersiniz...Sizden geriye kalan son şey ise, sadece ve sadece beyninin içinde yankılanan kendinle olan hesaplaşman ve hayatının rengini, yaşama gücünü elinden alan o mayına basma anındaki melun, kahpe, sinsi sestir.

Eğer ki vatan evladı asker,hastaneden onlarca ameliyattan sonra eve ana, baba ocağına dönebilirse, sadece nefes alan bir varlığa dönüşmüş haliyle yıllarca ananız, babanız sizin için gözünüz, kulağınız, diliniz, eliniz ve ayağınız olur ki bunu da başka birinden beklemek de çok insafsızlık olur. O ana, baba için ölmek bile dert olur, huzur içinde ölmek, yaklaşan emri vaki için, ölümden değil de biçare yavrucağınıkime, kimlere emanet edeceğinin bilinmezliğinden korkarlar,onlar için evladından önce ölmek aşılması en güç sorunlardan biri olur. Eğer ben ölürsem yavruma kim bakacak diye Allah’a isyan etmeden ‘’ Allah’ım benim ömrümden oğluma ömür ver ama olurda ben ölürsem kınalı kuzuma kimler ve nasıl bakacak, sakın gücüne gitmesin ama benden sonra ölecekse yavrum perişan olur, Ne olur sıra bozulacaksa da bozulsun, yalvarırım benin ardıma bırakma ’’diye yalvardığını bilmek bir insan için katlanılması en zor zamandır.

Evde bir köşede tekerlekli sandalyede ya da yatağa bağımlı halde sadece düşünebilen, ama düşündüğünü ifade edemeyecek, bitkisel bir halde yaşamaya mahkûm olan bir askerin gözü, kulağı, eli ayağı, anası, babası, eşi ya da çocukları haricinde kim olacak?Tabii ki, hiç tartışmasız o askeri, sorgusuz sualsiz, vatan hizmeti için, anayasal hak kavramında göreve çağıran devletimiz olacak.

Geçmiş zamanda askerlik çağı gelmiş her Türk Vatandaşı anayasal hakkı olan askerlik vazifesi için göreve çağırılırdı. Şimdiki gibi tercihli, bedelli bir seçenek sunulmazdı. Yaşın gelir ve 18 ay askerlik ya da eğitim durumuna göre kısa dönem askerlik yapardın. Bedelli kavramı çok yakın zamanların bir uygulaması. Her Türk genci eşit şartlarda bu askerlik vazifesini yerine getirirdi. Zengin olmanız size bir ayrıcalık sağlamazdı.

Her Türk evladı gibi askerliğe çağrılan gencin o anki durumuna çok da fazla dikkat edilmezdi. Çalışıyor mu, tarlası, tapanı ekilmiş mi, okuyor mu, memur mu, işçi mi, ailesini kim geçindirecek?Gibi daha birçok durumu örnek verebileceğimiz Türk genci her türlü sorumluluğundan alıkonulup askere gelirdi. Çok doğaldır ki bu tip sorunlar bir hayli can sıksa da askerlik kavramı Türk Milleti için en önemli milli değerlerimizden biriydi. Askerlik mutlaka yapılmalı, geçen o süreçte olgunlaşmalı, sorumluluk alacak bir hale gelip vatana millete hayırlı bir genç olarak askerlik dönüşü memleketine büyük bir onurla geri dönmeliydi.

Geri dönüp, tezkeresini gururla yanında getirince, geçen o 18 ay süreç her Türk gencinin hayatının en önemli ve gururlu zaman dilimini oluştururdu. Askerlik süresince kaybettiği bazı hakları, maddi kayıpları askerden geri dönünce telafi edip yaşamına bıraktığı yerden devam edebilirdi, ancak ya geri dönemezse !!!!. İşte asıl problem ve asıl dayanılması dağlara bile güç gelen o dönememe halinin getireceği travma...

Dualarla, davullarla, zurnalarla, kınalar yakılıp vatan savunmasına gönderilen kınalı kuzuların bayrağa sarılmış tabutuyla evin önüne gelmesi, ya da Askeri hastanede ölümle kalım arasında yoğun bakımda olduğunun haberinin gelmesi nasıl göğüslenir, nasıl bu acıya tahammül gösterilir bunu anca yaşayanlar ve bu haberi o acılı aileye haber vermekte görevlendirilen askerler bilir.

Bir askerin yapamayacağı hiç bir vazife yok gibidir, insan dayanma sınırının en üst seviyesinde zorluk dereceli vazifeleri yapmaktan kesinlikle imtina etmez, görevden kaçmaz, ancak bir askerin yapamayacağı bir vazife vardır ki o vazife tevdi edildi mi o askerin başına karabulutlar çöker resmen.Şehit haberi vermek dünyanın en zor olayıdır. Ölüm haberini vermek meleklere ait bir görev olması, Allah tarafından meleklere o vazifenin verilmesi, olayın vukufiyeti, ciddiyeti ve ağırlığı, sorumluluğu açısından ne kadarda dayanılmaz bir görev olduğunu ortaya çıkarmıyor mu?

Her şeyden habersiz evladının biran önce tezkere alıp hayatını bıraktığı yerden devam etmesi düşüncesini taşıyan ve çok renkli hayaller kuran, mahalledeki komşu kızlarından müstakbel gelin adayı arayan, ya da torununun babasına biran önce kavuşmasını bekleyen aile için, bir akşamüstü siyah askeri makam arabası, arkasında da bir ambülans ile birlikte mahalleye ağır ağır, gideceği yere gitmek, varmak istemeksizin olayı nasıl ifade edeceğini içinden defalarca tekrar eden bir resmi üniformalı asker, yanında bir doktor, vurulmaya hazır,havası alınmış ve içinde çok etkili yatıştırıcı ilacın bulunduğu şırıngayı zaman geçirmeksizin hemen zerk edecek bir hemşire ve evin hanımını birazdan alacağı şok haberin yaratacağı travmayı bir nebze olsun sönümlendirmeye çalışacak olan,teskin edecek, bayıldığı zaman kollarına alacak bir askeri kadın görevlinin bulunduğu araçlar şehadet haberini vermek üzere mahalleye girdiği zaman ortalığı birazdan kopacak olan gök gürültülü fırtına öncesi bir ölüm sessizliği kaplar.

Bir sokağa resmi bir askeri araç ve peşinde bir ambülansı girerken gördüğünüzde çoğu insan bilemeyebilir ancak bu olay ölümün habercisi, Kur'an-ı Kerim'de doğrudan "Azrail" ismi geçmeyen; "Melekü'l-Mevt" (Ölüm Meleği) olarak ifade edilen İslam inancının dört büyük meleğinden biri olan Azrail’in biçim değiştirmiş hali gibidir. Bu ekip, girdiği sokak da, girdiği apartman ya da evde birazdan küçük kıyametin kopacağının habercisidir. Bu dört görevli adeta kıyametin kopacağını haber veren Mahşerin Dört atlısının bize uyarlanmış hali gibidir. Teşbihte hata olmaz derler,o rütbeli askerin elinde adeta bir maşa ve o maşanın ucunda akkor hale gelmiş bir ateş vardır ve birazdan o ateşi o evin yüreğine istemeksizin bırakacaktır.O ateşin düştüğü ocakta birazdan nasıl bir yangın çıkacağını varın onu siz düşünün..

Askeri makam arabasını ve ambülansı görenler bilirler ki askerde evlatları olan bir eve birazdan Azrail uğrayacaktır. Mahalleli sessizce ama korkuyla ağır ağır ilerleyen araçları takip ederler ve hangi eve gireceğini merakla izlerler. Eğer ki ailesinde ve yakınlarında asker birisi yoksa o ateşin düşeceği evin halineacırlarken, kendi başlarına böyle bir felaket gelmediği için utanarak da olsa Allah’a şükrederler..

Dört kişilik heyet merdivenlerden ağır ağır ağır çıkarlar ve adrese son bir kez daha bakıp,maşanın ucunda tuttuğu ve birazdan düşeceği ocağı ateşe boğacak olan akkor ateşi olası bir yanlışlıkla yanlış bir ocağa düşürmemek için dikkatlice daire numarasına bakar ve evin zilini çalar. O çalan zilin sesi, o ev için artık kıyametin kopacağını haber veren İsrafil’in Sur sesinden farklı değildir ve birazdan o evde kıyamet, açılan kapıyla kopacaktır..

Kapı, ev sahibesi tarafından açılır ve karşısında bu mahşerin dört atlısını görür, ancak bir anlam veremez, evin babasını çağırır, gelsin de kapıdaki bu yabancılara bir baksın diye, salonda çek yatta yatıp aklı her daim bölgede görevli olan asker evladı için izlediği haberleri izleyip çay içen her şeyden habersiz baba kalkıp da kapıda kiMelekü’lMevt’in şekil değiştirmiş hali bu heyeti gördüğünde o an için dünya durur ve içinde volkanlar patlamaya, üstünde başında ne varsa yırtarcasına gömleğini, atletini parçalamaya başlar.Önce bu duruma anlam veremeyen anne ise yüreğine ateş düştüğünü o an anlar ve kanadı kırılmış serçe kuşu gibi kendini yerden yere atmaya ve çaresizce çırpınmaya başlar.

O, ana, baba için zaman bu dünya için artık durmuştur. Akan saniyelerin, geçen saatlerin ya da geçen günlerin yılların bir anlamı kalmaz. Deprem sonralarında ikonik fotoğraflar vardır ya, hafızalarımızdan silemediğimiz, deprem oluş saatinde misal Gölcük, Yalova depreminde 03:02 de durmuş saatler gibi yıkılmış enkazların arasında nasıl görünüyorsa, artık ruhen yıkılmış, gelen şehit haberinin şok yıkıntısı altında kalmış, birer insan enkazı haline dönüşmüş o ana, baba için zaman, şehit haberinin verildiği anda durur ve daha da işlemez... Şehit haberinin verildiği evdeki o kulakları sağır eden, vicdanları parçalayan o çığlıklar gecenin sessizliğinde neredeyse tüm mahallenin vicdanında, yankılanır durur.(.

Normal sıradan bir mahallede bunlar yaşanırken askeri lojmanlarda aynı ekibin bir şehit haberini vermenin zorluğunu varın siz düşünün. O makam arabasının ve ardındaki ambülansın nasıl bir haber getireceğini yıllar içerisinde alınmış nice şehit haberlerinden ezberlemiş olan aileler o ekibin gelmesinden nasıl bir tedirginlik duyar anlatılır türden bir tecrübe değildir. Bu iki araçtan oluşmuş ölüm habercileri lojmanlara girdiği andan itibaren bölgede görev yapan tüm asker aileleri dayanılmaz bir bekleyişe girerler.’’ Acaba hangi bloğa girecekler!!!’’, tedirgin ve korku dolu bakışlarla siyah askeri makam arabasını ve ambülansı an ve an takip ederler, kimisi kantinden alışverişten dönerken, kimisi evinin balkonundan, cesaret edemeyenler pencereden perdeyi hafiften açarak yüreklerindeki dayanılmaz kalp atışları içinde ekibin gideceği yeri, ölümüne takip ederler, ola ki kendi bulunduğu evi, bloğu geçerse içinde eşine sanki yeniden kavuşmuş gibi utanılası bir mahcubiyet içerisinde buruk bir sevinç kaplar ama bu mahcubiyet dolu buruk sevinç yerini hemen acaba hangi arkadaşının eşi şehit oldu diye bu kez farklı bir duygu içerisinde ölüm habercilerini takip ederler.

Şehit haberi, ister vatani görevini yapan asker için, ister ordu mensubu rütbeli personel için olsun, ayrım yapmaksızın ocağa düşen akkor ateş misali aynı derecede yakar. Sivili, askeri fark etmez ana, baba, eş, kardeş, evlat, dayı, yeğen, amca, arkadaş, nişanlı, sevgili yüreği aynı oranda yanar.

Kolunu, bacağını, gözünü, kulağını ve diğer yaşamsal organlarını kutsal sayılan vatan topraklarına kanlarıyla sulayarak bırakanların yanında, canını seve seve Türkiye için gözünü kırpmadan verenlerin şehit, kalanların gazi sayıldığı Türk Milletinin binlerce yıllık kurumu olan Asker Ocağında henüz yaşamının baharında askerlik vazifesini yapan gençlerin, yaşamı pahasına mücadelesi yıllarca devam etmiş ve bu süreç birçok anılara zemin hazırlamıştır.

Bu yaşanan süreç içerisinde şehit/gazi olan kiminin canı ciğeri oğulları, kiminin kardeşi, kiminin dayısı, amcası, kıymetli sevdalısı, biricik eşi, hayalindeki kahramanı babası, eniştesi, kayınçosu, hiçbir şeyi olmasa bile komşusu, okul arkadaşı, memleketlisi, düşünün bir kişinin kaç kişiyle doğrudan veya dolaylı nasıl ilişkisi oluyor. Yani diyeceğim o dur ki, bir asker yaralandığı ya da şehit olduğu zaman bir tek kendisi etkilenmiyor o kadar çok kişi bu olaydan etkileniyor ki anlatılacak türden bir hikâye değil. Haberlerde duyarız ya, falan bölgede çıkan çatışmada şehit ve yaralılar vardır diye. Haber süresi kadar insanların dikkatini çeker ancak ateşin düştüğü ocak için o andan itibaren zaman durur demiştik. Şehit olanların yası hiçbir zaman dinmezken, yaralanıp gazi olanların geride kalan hayatları hiç de bir önceki gün gibi olamayacağını yaşananlar çok acı olarak bizlere göstermektedir.

Bir ömür boyu bakıma muhtaç, aciz bir durumda kalan gazilerin yaşamı artık anası babası, eşi, çocukları olmaksızın kendi kendine idame edemeyecek türden bir yaşam olur. Bu yaşam nasıl olur onu da yaşayanlar ile Allah bilir artık.

Gazilik kavramı Türk Milletinin binlerce yıllık bir manevi değeridir. Türkler İslam ile tanışmadan önce asker bir millet olduğundan gazilik, genellikle “alp” terimiyle ifade edilirken, İslamiyet’in kabulünden sonra ise “gazi” terimi daha yaygın bir şekilde kullanılmıştır. Eski Türk ordularının bu anlayışla inşa edildiği, devlettin kuruluşu ve bekasının Alp’lik kavramıyla sağlandığı, Alplerin şan ve şerefi her şeyin üstünde tuttukları, Alp’liğin sadece savaşçı değil aynı zamanda gelişmiş ve olgunlaşmış bir ruha da sahip olunması gereken bir olgu olduğuna da inanılırdı.

İslamiyet’in kabulünden önce savaşlarda kahramanlık gösterenlere “alp” unvanı verilirken, İslamiyet’in benimsenmesiyle bu kişilere “gazi” veya “alp gazi” unvanı verilmeye başlanmıştır. Türklerin Müslüman olmasıyla cihat ve gaza kavramlarının Türk kültürüne yerleşmesiyle önce “alp-gazi” kullanımı, daha sonra çeşitli tasavvuf akımlarıyla “alp-erenler” şekline dönüşmüştür. Gazilerin İslam’ın değerlerini benimseyerek bu değerlerin yayılması için gösterdikleri çabalar ve İslam’ın gazilere atfettiği değer neticesinde Türk toplumunda gazi kavramının manevi değeri daha da artmış ve toplumda bir farkındalık oluşmuştur.

Türk toplumu ve milletinin sahip olduğuTürk ordusu için Şehitlik ve Gazilik yadsınamaz çok önemli bir milli, manevi değeridir. Gazilik unvanını taşıyan her Türk genci, askeri için bu rütbe gurur verici ve büyük bir şeref kaynağı olarak algılarken, uzuv kaybı, bedensel eksiklik veya psikolojik zorluklar gibi durumlardan dolayı da fedakârlık gerektiren bir statü olarak değerlendirmektedir. Yani bir gazimizin eğer ki bir bacağını kolunu askerlik nedeniyle kaybettiyse,kaybettiği uzvunun eksikliğini hissetse bile sahip olduğu vatanseverlik duygusu ve inancından dolayı o eksiklik bir gurur kaynağı haline gelir ve eksikliğini neredeyse hissetmez. O eksiklik vatanseverliğinin dışavurumu olan bir nişanı, madalyası gibidir adeta..

Askerlik mesleğini seçmemiş olan ve askerlik yükümlülüğünü anayasal bir hak olarak yapan vatan evlatları bu vazifesini yaparken iki saik çok önemli bir yer tutar. Birincisi vatanseverlik kavramı; bireyin kendi benliğinden başlayarak ailesine, toplumuna, ülkesine ve milletine karşı duyarlı olması, onlara değer atfetmesi ve anlam yüklemesidir. Vatanseverlik, genellikle bireyin ülkesini, doğduğu şehri, vatandaşlarını sevmesi ve yaşamı boyunca karşılaştığı yerel manzaralar için beslediği duygular olarak kabul edilebilir.

Tam adı "EbûOsmânAmr b. Bahr el-Fukeymî el-Basrî"olan ve gözlerinin dışa doğru çıkık olmasından dolayı "patlak göz" anlamına gelen Câhizlakabıyla tanınan, Doğu Afrika kökenli bir Afro-Arap olduğuna inanılan tanınmış bir, Arapça nesir yazarı olduğu gibi Arapça dilinde birçok edebî, bilimsel, teolojik, siyasal-dini polemik ve erken dönem İslam felsefesini konu alan eserler veren, bilimsel eserlerinde biyoloji, Türkoloji, zooloji, tarih ve psikoloji gibi dallara da değinen, Basra doğumlu Afro-Arap yazar ve bilim insanı olan Cahiz’in [767-777_ 868-869)  Türkler ilgili kitabı olan CahizMenâkıbCünd el-Hilafe ve Fuza'il el Etrak ("Hilafet Ordusunun Menkıbeleri ve Türklerin Faziletleri") adlı eserini Samarra'nınmerkez olduğu yıllarda, Mütevekkil'in hilafeti döneminde kaleme almıştır. Bu kitap, o dönemden itibaren Memlûk anlayışında değişimin başladığını göstermektedir. El-Cahizbu kitabında,artık İslamı korumayı üstlenenin ırk ayrımı ile değerlendirilmesinin doğru olmadığını savunur.‘’Kılıcı demir eden, döven, suveren, bileyen, kabza kabı yapan, kabın demirini takan, kının ağaçlarını yontan, derisini debbağlayan, tezyinatını yapan, kılıç bağını diken hep başka kimselerdir. Türk bunlarını hepsini başından sonuna kadar bizzat kendisi yapar.’’ Ayrıca El-Cahizyazmış olduğu kitabında,Türkleri, özellikle savaş yeteneklerini öne çıkarttığı görülür.

Türklerin askerlik sanatındaki başarılarını herhangi bir tarafgirlik göstermeden tüm samimiyetiyle ifade eden El-Cahiz, Türklerin vatanseverliği içinde oldukça gurur veren ifadeleri dikkati çekmektedir. Cahiz’in değerlendirmesine göre ‘’Türkler diğer milletlere kıyasla en üst düzeyde vatan sevgisine sahip millet olarak öne çıkmaktadır. Ona göre Türklerin vatan sevgisi, geniş bir perspektifte tüm insanları ve milletleri kapsar. Bunu Kur’an’da vatan sevgisinin vurgulanmasıyla ve Türklerin vatanlarına duyduğu derin arzu ve bağlılıkla ilişkilendirir. Cahiz’e göre Türklerin vatanlarına olan bu büyük sevgisi diğer insanlara oranla daha belirgin ve derindir’’evet yüzyıllar öncesinin tarafsız düşüncenin ortaya koyduğu gerçeklik işte bu şekilde tecelli etmiş.

Vatanseverliğin vücut bulmuş başka bir tanımı ise 2. Meşrutiyet döneminin önemli eğitimcilerinden olan Mustafa Sâtı Bey’in (1880, San'a - 1969, Bağdat )vatanseverlik kavramı kısaca; vatanın insan gibi beden ve ruhtan meydana geldiğini, maddi ve manevi bir yönünün olduğunu ifade etmiştir. Vatanın bedenini; hava, toprak, dağlar, ovalar, nehirler, göller, denizler, ormanlar ve şehirler olarak görürken, ruhunu ise; üzerinde yaşamlarını devam ettiren insanları birbirine bağlayan, onları manevi bir aile yapan ve sosyal bir kişiye dönüştüren ortak duygu ve fikirler, anılar ve amaçlar, istek ve endişeler olarak görür. Mustafa Satı Bey’in vatanseverlik tanımlamasında ki ifadeler aslında vatanseverlik duygusunun top yekûn bir anlayış olduğunu göstermiyor mu? Vatanımı seviyorum ama denizini, gölünü, ırmağının yok ediyorum, vatanım benim, canım benim deyip, dağını taşını ormanını, havasını, üzerinde yaşayan canlıları yok etmek ne derecede vatanseverliktir düşünülmesi gereken bir konu değil mi?

Eserlerinde ve düşünce dünyasında vatan, hürriyet ve millet sevgisini en güçlü şekilde işleyen ve topluma "vatan" kavramını öğrettiği için "Vatan Şairi" olarak çok da haklı olarak tanınan Namık Kemal, vatanseverliğin “Vatan sevgisi imandan gelir” sözüne dayandırılması gerektiğini ve aynı zamanda “insanın var oluşunu anlamlı kılan bir duygu” olduğunu ifade etmektedir. Vatan sevgisini her sevgiden önde tutan Namık Kemal. kişinin yaşamını sürdürdüğü çevreye dair güzellikleri görme mutluluğunu da hep vatan sevgisi sayesinde olduğunu ifade eder.

Vatanseverlik, Türk milletinin birlik ruhunu besleyen temel manevi değerlerinden biri olduğu, vatan sevgisi, en yüce özverinin ve saygının simgesi olarak şehitlik/gazilik kavramıyla en üst seviyeye ulaştığı bu bağlamda bir savaş kahramanı (şehit/gazi) olmak, ülkeye duyulan sevginin nihai bir ifadesi olduğu ifade edilirken; savaş alanı ise askerin hiçbir karşılık beklemeden özveride bulunabileceği bir ortam haline geldiği yer olarak anlam kazanır.

Namık Kemal’in vatan sevgisinin imandan gelir sözü ile birlikte Türk milletinin vatan kavramını diğer ulusların anlayışından farklı bir şekilde değerlendirmektedir. Biraz önce yukarıda da bahsettiğimiz gibi Türk genci askerlik vazifesini ifa ederken iki saiğin önemli olduğunu ifade etmiştik, ilkinin vatan sevgisi diğerinin ise oldukça önemli yer tutan ve vatan sevgisini pekiştiren inanç, maneviyat duyguları olduğunu belirtmeliyiz. Vatan kavramı sadece coğrafi bir alanı temsil etmekten öte milletin milli ve dini kimliğiyle özdeşleştirilmiş ve vatan anlayışı namus kavramıyla iç içe geçmiştir. Bu algı, vatanı sadece toprak parçalarıyla sınırlı bir coğrafya olarak değil aynı zamanda milli ve dini değerlerin, ahlaki unsurların korunması ve savunulmasıyla ilişkilendirerek vatanseverlik anlayışını derinleştirmiştir.

Bir anneyi, babayı, yıllarca pamuklara sardığı, adaklarla büyüttüğü, kendi gözünden bile sakındığı, giymeyip giydirdiği, yemeyip yedirdiği, ateşlendiğinde sabahlara kadar başında beklediği, okuldan biraz olsun geç kaldığında, aklına düşmanının bile başına gelmesinden çekindiği olayları kuruntu yapıp evladının başına geleceğinden kaygı duyup meraktan öldüğü biricik evladını dualarla, davullarla, zurnalarla, eline yaktığı kınalarla,duyulan büyük gururla ‘’En büyük asker bizim asker’’ nidalarıyla garajlardan uğurladığı kınalı kuzusunun Şehit/Gazi olduğunun haberini aldığında yaşadığı şoktan sonra şehit töreninde Türk Bayrağına sarılmış tabutunun başında üstünü başını yırtmadan, kendini yerlere atmadan metanetle tutabilen, yaşanan olayları tefekkür içinde tevekkülle karşılayan, kimselere hissettirmeden içine attığı kor ateşi, yangın yeri olmuş yüreğine akıttığı gözyaşlarıyla söndürmeye çalışanbüyük bir gururla ‘’Vatan Sağ olsun, şehit anası, babası olmanın gururunu yaşıyorum ’’diyecek kadar vakur bir halde duran ana babayı, evladını kara toprağa verirkenşehitlik mertebesinin manevi gücüyle isyan etmeden sakince durmasını sağlayan motivasyon, Türklerin binlerce yıllık Alp/gazilik/şehitlik anlayışını içselleştiren inanç sistemi ve Türklerin en önemli değeri olan vatan sevgisi anlayışı değil midir?

Türk gencini askere alırken bu iki kavram üzerinden,vatan sevgisi ve inanç sistemi ritüelleriyle almıyor muyuz? ‘’Vatan Borcu’’ olgusuyla askere gelen gencin aklına  ‘’ ya bu borcun kaynağı nedir? Ben bu borçlanma için herhangi bir istekte bulunmadım ya da herhangi bir şey almadım ki borcum olsun’’ diye akla ziyan sorular gelmemesinin bir sebebi de bu milli ve dini değerimiz değil midir? Vatan borcu anlayışı Türk gencinin varoluşsal bir değeridir, bu borcun karşılığı sadece hizmettir. Bu borcun oluşması maddi anlamda bir karşılığı yoktur, borcun karşılığı vatana olan sadakat, sevgi gibi manevi değerlerdir. Vatan evladı 18 ay askerlik yaparken aklına nedense bu geçen süre emekliliğimden sayılsın, sigortam işlesin, en azından asgari ücret alayım gibisinden çıkarcı bir anlayış geçmez, ama onu askere alanlar böyle bir düşüncesi olsa nasıl olur? Türk genci bu vatan borcunu hizmetiyle ödediği zaman kazancı, olgunlaşmış, geleceğe güvenle bakan, sorumluluk sahibi bir genç olarak hayatının geri kalan kısmını bu değerler ile geçirmesidir.

Şehit düşmüş vatan evladının yakınları, sevdikleri, mesai arkadaşları, haber geldiği zaman, o anın acısıyla mecazi anlamda bir kez ölürler, ancak mayına basan askerin yaralanması ile yıllarca o aciz durumda yardıma muhtaç olarak kalan asker ve yakınları tekrardan ifade ediyorum ki mecazi anlamda yıllarca her gün ölürler demiştik.

Şehit yakınları evlatlarının acısını hiçbir zaman unutmaz unutamazlar, birçok şehit ailesine gittiğimiz ziyaretlerde bunu yerinde görmüş biri olarak çok rahatlıkla söyleyebilirim. Türk toplumu olarak sahip olduğumuz hasletlerden vatan sevgisi ve şehitlik kavramının insanlara vermiş olduğu manevi duygular bu kayıp olan evlat acısını tevekküle karşılamasını, göğüslemesini ve bununla yaşayıp bir gurur kaynağı olarak yaşamlarını sürdürmesini biraz önce bahsettiğimiz toplumsal değerlerimizden kaynaklandığını belirtmek hiç de abartılı bir söylem olmaz. Evlatlarının askerlik zamanı şehit olarak değil de yaralanmış, uzuv kaybına uğramış, elden ayaktan düşmüş, aciz bir durumda Gazi olarak eve dönmesi halinde ise sadece o asker için değil tüm yakınları içinde yadsınamaz bir şekilde meşakkatli bir süreç başlayacağı aşikardır.

Savaş, çatışma, cinayet ya da doğal afet gibi travmatik olaylara maruz kalan bireylerde travma sonrası stres bozukluğu riski %58’e kadar yükselebilmektedir Yapılan araştırmalarda Güneydoğu gazilerinin askerlik görevlerini tamamladıktan sonra yaşadıkları travma sonrası stres tepkileri ve depresif belirtiler incelenmiş olup bulgular travmatik olayın üzerinden ortalama 15 yıl geçmesine rağmen Güneydoğu gazilerinin %29.6’sının hala travmatik belirtiler yaşadığını ortaya koymuştur. Ayrıca bu gazilerin %16.6’sının, travmatik belirtilere eşlik eden depresif belirtiler gösterdiği tespit edilmiştir. Gazilerde travmatik olayların anıları ve duygusal tepkilerin tekrar tekrar canlanması, kabuslar, anksiyete ve depresyon gibi semptomlarla kendini gösterebilir.

Askerlik dönüşü memleketine dönen gazi, toplum içinde nasıl karşılanır, toplum bu kahramana hak ettiği değeri ne kadar veriyor ya da veremiyor asıl sorun bu değil mi? Bu travmatik toplumsal sorun yeni bir sorun da değildir hani. Gazi olan askerin yeniden topluma kazandırılması, psikolojik olarak gazi olmadan önceki haline gelmesi ne kadar önemliyse toplumunda bu olayın farkına varıp gerektiği şekilde davranması bir okadar da elzemdir.

Aslına bakılırsa gazi olmuş asker kadar toplumunda rehabilite edilmesi gerekir.Toplum bu konuya okadar çok uzak ki anlaşılır gibi değil. Ateş düştüğü yakar misali gazilik ve onun getirdiği sorunlar sanki sadece o ailenin sorunuymuş gibi davranılmıyor mu? Daha yakın zamanda iki koluda protez olan bir gazi, toplu ulaşım aracında şoför tarafından hakarete uğramadı mı? ‘’Gaziysen gazi, bana mı gazi oldun? Şerefsiz!!!’’ diye akla ziyan bir davranışta bulunmadı mı? Bu ve buna benzer olayları kısa bir açık kaynak taramasıyla çok kolayca görebiliyoruz.

Savaş sonrası, ölmeden sağ kalıp cepheden dönenlerin nasıl bir sıkıntılı bir süreç yaşadıklarının yansımasını sarsıcı bir biçimde edebiyatımızda da görebilmekteyiz. Yani toplumun yakın zamanda ki gazilere karşı gösterdikleri olumsuz, duyarsız, empatiden uzak  davranışları aslında yeni bir davranış değil, eskiden de bu şekilde biraz duyarsız, biraz umursamaz,birazda kendi sorunu olmadığı için ilgisiz kaldıklarını üzülerek de olsa görebiliyoruz.

Vatan sevgisi salt askerin ve askere gidenlerin üstleneceği bir sorumluluk ya da kavram değil ki. Bu vatanda yaşayan her ferdin üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmesi gerekmiyor mu? Vatan sevgisini sadece askerlik olarak görmekte çok doğru bir anlayış değil. Vatanı sevmek Mustafa Satı Bey’in ifade ettiği gibi, ağacını, denizini, deresini, tarlasını, bağını, bostanını,havasını, kuşunu,kurdunu sevmek, korumakla da yapılır. Öyle ırmağın akışına ölürüm gibisinden sadece popüler, türküyle olmuyor. Vatan sevgisi sadece askere yüklenecek bir sevgi değil ki. Müşterek bir sevgidir ve paylaşılması gerekir.  Bazen sosyal medyada öyle bir söylemlere denk geliyorsunuz ki, bu toplum neden böyle oldu, ya da hep böyle miydi? Diye de sormadan edemiyorsunuz.

Güneydoğuda görev yapanlar, yaralananlar için‘’ Eee o kadar OHAL tazminatı alıyor bu rütbeliler, aldıklarına saysınlar ‘’ gibi kin ve nefret dolu söylemleri görünce insanın üzülmemesi elde bile değil. OHAL tazminatı için nasıl bir hayal kuruyorlarsa artık, o tazminatın karşılığı olarak bölgede zor şartlar altında görev yapmanın, yaralanmanın, sakat olarak geri dönmenin bir bedeli olarak görüyorlar galiba. Bilseler ki bir zamanlar o tazminatın bir otobüs yada uçak bileti kadar tuttuğunu, acaba yüzleri kızarır ve utanırlar mı?

Bırakın silahlı çatışmayı, yaralanmayı, çığ altında kalmayı ya da o insanın dayanma gücünü tüketen çöl sıcağında operasyona çıkmayı falan, sadece bir kez sırtında çanta varken o dağa bir kez çıksın ve insin, ya da yaz sıcağında bir gece Gabar Dağı’nda insan yüzü görmemiş yüzlerce kemikli sivrisineğin saldırdığı ve insan psikolojisinin dayanma sınırını aşan o pusu saatlerini bir kez yaşasın, gecesi kemikli sivrisineklerin, gündüzün sıcağında sık dokunmuş kamuflajpantolunun üzerinden kan emen dişli karasineklerin saldırısında sinir krizi geçirmeden10 dakika dayansın o gözünde büyüttüğü OHAL tazminatı o kişiye dayanma gücünün başarısı olarak bağışlanmalı.

Gazi olarak engelli seviyesinde memlekete dönen ve topluma entegre olmaya çalışan askerlerimize toplum nasıl davranıyorun, gerçekçi ve bir o kadar da sarsıcı ifadesini, Türk Edebiyatının usta kalemi Orhan Kemal’in ilk olarak 1958 yılında tefrika şeklinde yayınlanan ve sonrasında 1962 yılında kitaplaşan ‘’ Eskici ve Oğulları’’ adlı 1.Dünya Harbinden ölmeden, ama bir İtalyan mermisine kurban giden bacağını kaybettiği Trablusgarp Savaşı’ndan memleketi olan Adana’ya döndüğünde yaşadığı sıkıntıları toplumsal gerçekçi bir üslupla yüzümüze vurduğu muhteşem romanında görebiliyoruz.

Söz konusu romanda; savaşta küçük zabit olarak ( Başçavuş) görev yaparken Libya çöllerinde bacağını kaybeder ve olmayan bacağı yerine tahtadan bir protez bacak takarlar, memlekete döndüğünde savaş öncesi şartların çok değiştiği, askere gitmeyip kaçanların zenginleştiği, kendisinin ve ailesinin fakru zaruret halinde geçim sıkıntısı yaşadığı, toplumda olması gereken değerin, saygının gösterilmediği, gittikçe kendini değersiz hissettiğini, maddi zorluktan o tahta bacağı ile zor şartlar altında pamuk toplamaya mecbur kaldığını, topal olarak adlandırıldığını, savaş hatıralarını anlattığında bir nebze saygı duyulmak istediği halde toplumun onu dinlemediği gibi dalga geçtiğini, gazilikten kaynaklanan itibarının hiç olmadığı kadar düştüğü, çevresi kadar hatta ailesi ile bile ters düştüğü, gaziliğin karşılığı olan saygınlığın toplum tarafından esirgenmesi nedeniyle, bu hale düşmektense Libya çöllerinde keşke şehit düşseydim diye düşünmekten kendini alıkoyamadığını bizlere bir ders niteliğinde yalın bir dille ama çok sert bir biçimde yüzümüze vurur.

Benzer bir gazilik ile ilgili toplumsal sorun temasını işleyen diğer bir önemli eser ise Tarık Buğra’nın bir zamanlar TRT’de de yayımlanan ve insanları TV ekranına kilitleyen muhteşem bir dizi olarak da çekilen ‘’Küçük Ağa’’ adlı eseridir.  1.Dünya Harbi’nde Arabistan cephesinde savaşan Akşehirli demirci ustası Salih’in savaşta sağ kolunu bedeninden ayıran bir şarapnel parçası aynı zamanda yüzünün yarısını da tanınmayacak hale getirmiş, sağ kulağı oldukça ağır hasar almış, şarapnel parçasıyla yanağı parçalanmış, yırtılmış dudakları arasında kırılmış dişleri ile savaşın dehşetini, yenilmişliğin izini ve ızdırabını bedeninde ve ruhunda taşıyan Demirci Salih olarak gittiği cepheden Çolak Salih olarak yaşayan bir ölü halinde dönen Gazi Onbaşı Salih’in hikayesidir.

Gazi Salih onbaşı, gazi olarak döndüğü Akşehir’de yaşadığı savaş sonrası travmaları onu en sonunda ‘’keşke cepheden gazi olarak dönmeseydim de şehit olsaydım’’ dedirtecek kadar bunalıma sokar. Annesinin Çanakkale’de şehit düşen abisine değil de çolak olarak dönen kendisine daha çok üzüldüğünü ifade eder. Annesi Fatma hanım bu üzüntüsünden dolayı da aklını kaçırır ve herkes tarafından Fatma teyze olarak tanınırken, Deli Fadik olarak lakap takılır.

Çolak Salih’debu sürecin sonunda, kendisi cephede savaşırken askerden kaçanların ve gayri müslimlerin aşırı zenginleştiğini görürken, demircilik mesleğini kaybettiği kolundan dolayı yapamamasından sebep, içine düştüğü ekonomik sıkıntıları giderebilmek için anadan kalan son toprağı da satmak durumunda kalmasının muhasebesini içine düştüğü bunalımla sorgulamaya başlar.

Geçmiş zaman toplum davranışlarından bu güne herhangi bir değişme ya da gazilere karşı empatiduygusunda bir gelişme var mı diye baktığımızda ne yazık ki, 60’lı yıllarda yazılmış romanlara mevzu olan gazilere olan davranışta ve onlara karşı tutumda çok da sağlıklı, anlayışlı bir ilerleme olmadığını görebiliyoruz. Yakın zaman diliminde çekilmiş olan Uğur Yücel’in yazıp yönettiği ve Kenan İmirzalıoğlu ve Olgun Şimşek’in başrolde oynadıkları ‘’Yazı-Tura’’ isimli 2004 tarihli, iki güneydoğu gazisinin askerden mayın nedeniyle biri bacağını diğerinin de duyma yetisini kaybederek memleketlerine döndüklerinde, yaşadıkları toplumsal ve psikolojik travmasını cesurca anlatan filmi izlediğimizde ne yazık ki geçmiş zamandan bu zamana çok da maddi ve manevi anlamda bir gelişmenin olmadığına tanık olabiliyoruz.

Bacağını kaybeden gazinin kahvede ve arkadaş ortamında anılarını dinlemekten imtina eden arkadaşlarının yeri geldiğinde gaziyi küçümsemeleri,gazinin beklediği saygı ve itibarı göstermemeleri, onlar için bacağını kaybettiğini, onlar için savaştığını nafile bir hezeyanlarla kahve ortamında haykırmasını görürken, sevdiği kızın sakat kalmasından dolayı onunla evlenmekten vazgeçip en yakın arkadaşı ile evlenmek üzere kaçması, gazimizi dönülmez bir bunalıma ve nihayetinde mayının alamadığı canını kendisinin almasına yol açar.Mayının blast etkisiyle kulağı sağır kalan diğer arkadaşı da, İstanbul’da geçirdiği bunalımlı zamanları, onu psikolojik olarak yanlış işlere, çevrelere bulaştırır ve adapte olamadığı, tutunamadığı hayatı ona zehir olur.

Yaşanan onlarca yıllık acı olaylar, travmalar göstermiştir ki bu acıları yaşayanlar sadece, o şartları yaşayan insanlar ve aileleri ile yakınları olmuş gibidir. Nedense top yekün bir toplumsal anlayış elde edilememiş, yaşanan sorun sadece orada görev yapan ordu mensupları ile emniyet güçlerinin sorunu gibi algılanmış ya da soruna duyarsız kalınmış izlenimi verilmiş.  Uzun yıllar orada görev yapmış olanlar görev gereği yada izinlerde batı bölgesine geldiğinde şaşılası derecede yaşanan sorunun hiç konuşulmadığını, toplumda söz konusu dahi edilmediğini, yaşanan sorunlara, acılara,travmalara empati duyulmasına imkan verilecek hiçbir çalışmanın yapılmadığını üzülerek görmüştür. Sorun, sadece o bölgede görev yapan asker, polis, öğretmenin ve bağlamında onların yakınlarının problemi değil ki, sorun top yekün bir ülkenin bekası sorunudur, mesafeler uzak olsa da bilinmeliydi ki o bölgede oynayacak bir çakıl taşı batıda deprem etkisi gösterecektir.

Sinemada, edebiyatta yapılagelmiş sorunları anlatan, topluma bakın kardeşim oralarda neler yaşanıyor, bu sorun hepimizin sorunu, belki senin evladın, akraban, komşun orada şimdilik yok, belki empati duyamıyorsun ama bu sorun toplum vicdanında yer almalı şeklinde cılız da olsa birkaç çalışma yapılmış ama çok doğaldır ki yeterli olmamıştır. Misal Amerika’nın bırakın kendi ülkesinin bekasını, başka ülkelerde savaşan askerleri için bile, Viet Nam olsun Irak, Afganistan olsun çektikleri yüzlerce film ile askerlerinin Amerika için ne kadar çok onur duyulması gerektiğini anlatan ve tüm ülke için ortak değer oluşturan, birlik ve beraberliklerini pekiştiren filmlerin yapılmasını yaşayarak görmekteyiz.

Güneydoğu’da görev yapıp, şehit olan ya da yaralanıp elden ayaktan düşen, yardımsız bir hayatı idame ettiremeyecek kadar aciz duruma düşen rütbeliler için, OHAL tazminatı aldıklarından dolayı bu düştükleri acziyet durumu için kin ve nefret dolu sözleri söyleyenlerin olduğunu biraz önce yukarıda söz etmiştik. Toplumda anlayışsızlık öyle bir safhaya ulaşmış ki, birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz gibisinden beylik sözlerin dillendirildiği ortamda şehit düşmeyip de yaralanıp gazilik onuruna ulaşan gazilerimiz içinde öyle sözler söylenir ki, insanlığımızdan utanır hale geliriz.

Biz yazmaya utanıyoruz ancak bazıları gaziler için söylediklerini duyunca onların Ar Damarlarının çoktan işlevsiz hale geldiğini de düşünmeden edemiyoruz. Bazı gazilerin mağdur edebiyatı yapıp durumlarını suiistimal edip, vicdan sömürüsü yapıp çevrelerinden maddi çıkar elde ettiklerinden tutunda, devletin vermiş olduğu protezleri dahi sattıklarına kadar utanç verici söylemleri dile getirdiklerini başkası adına utanarak tanıklık edebiliyoruz.

Asker Ocağı bilindiği üzere her türlü toplum katmanından insanların geldiği, Türk Toplumunun bir aynası gibidir. Askere gelen gençlerin sadece askerliğe elverişli olduklarını gösteren sağlık raporu ile askerliğe başladıklarını bilmeyen yok gibidir. Onun haricinde, sosyal, maddi, memleket, inanç, köken gibi özelliklere bakılmaksızın her fert hiçbir ayrıma tabi tutulmaksızın askere alınırdı. Bu özelliklere bakılmadığı gibi gelenlerin ne ahlak, ne karakter ne de şereflerini ölçecek bir uygulamayoktu. Yani her türlü insanın bir potada yer aldığı bir sistemdi asker ocağı. Bir insanın karaktersiz ya da şerefsiz olduğunu nereden bileceksiniz ki? Olaki bu özelliklere sahip bir askerin çatışmada şehit olması halinde, yok kardeşim bu adam şerefsizdir diyebilecek bir makam var mıdır ki, şehitliğine ipotek koyulsun. Ünlü Romalı filozof Seneca'nın "OMNİA MORS AEQUAT" " Ölüm her şeyi eşitler / eşit kılar" dediği gibi şehit düşmüş askerin geçmişteki mizan defterindeki her türlü olumsuzluklar yok sayılır ve şehitliğin manevi rütbesine ulaşır.

Ahlaki yetersizlikleri olduğu varsayılan bir asker de mayın, ateşli silah yaralanması ile gazi de olabilir, gaziliğin sahip olunması gereken erdemlere de ulaşmamış olabilir ve mahallesinde vicdan sömürüsü yapıp maddi çıkar peşinde koşabilir, protezini de satabilir, bu onun gazi olmadığını değil ama ahlaksız biri olduğunu gösterir, bu şekilde davrananların diğer gazilerin hüsnü niyetini, vatanseverliğini, onurunu görmezden gelmemize neden olamaz,  ne demişler "Sû-i misâlemsâl olmaz", o işleri yapanlar kendi utancı içerisinde yaşamaya devam ederler.

Gazi olarak dönen vatan evlatları yaşadıkları dayanılmaz acıları, elden ayaktan düştükleri ve mutlaka bir yardıma muhtaç oldukları bu durumda, eli ayağı, gözü, kulağı yakınları olur demiştik, ya onlara bakacak bir yakını kalmaz ise bitkisel bir halde yaşamaya mahkûm olan bir askerin gözü, kulağı, eli ayağı, kim olacak? Tabii ki, hiç tartışmasız o askeri, sorgusuz sualsiz, vatan hizmeti için, anayasal hak kavramında göreve çağıran devletimiz olacak demiştik. Yüce Devletimiz hiçbir gazisini yolda bırakmayacak kadar mazisine ve geleceğine sahip çıkar. Gazilerin problemi sadece kendisinin ve yakınlarının problemi değil ki, çözüm de onlara bırakılsın.

Mazisi şan ve şerefle dolu devletimizin öyle bir güçlü genleri ve devlet geleneği vardır ki, ne kadar öğünsek azdır. İkibin yıllık Türk asker geleneğinin yanında kültürel ve maddi zenginliğimizde yadsınamayacak kadar diğer ülkeleri tedirgin edecek seviyededir. Misal; Osmanlı İmparatorluğu'nun en güçlü sadrazamlarından Sokullu Mehmed Paşa, İnebahtı Deniz Savaşı'nda (1571) Osmanlı donanmasının haçlı ittifakı tarafından yok edilmesinin ardından, Venedik Balyosu (elçisi) MarcantonioBarbaro'ya imparatorluğun gücünü ve ihtişamını göstermek için şu tarihi sözleri söylemiştir:"Devlet-iÂliyye’nin kudret ve serveti o derecededir ki, eğer gemilerin direklerini gümüşten, yelkenlerini atlas ve ipekten, halatlarını da ibrişimden yapmak murad olunsa müyessirdir (mümkündür)." Diyerek devletimizin gücünü bu şekilde ifade etmiştir. Şimdiki durumuz da farklı değildir. Uzay yarışında var olduğumuzu ispat edebilmek için 50 Milyon Dolarlık bir bütçe ile ilk uzay yolcumuzu yakın zamanda uzaya yolladık, ayrıca Avrupa ölçeğinde bizimle boy ölçüşemeyecek olan Kosova futbol takımını yenip Dünya Kupasına, Yeşil Burun Adaları gibi takımlarla birlikte katılma hakkı kazanan futbolcularımıza daha maçlar başlamadan teşvik kapsamında milyonlarca Yuro prim ve milyonlarca dolar ederi olan villaları sunmakta herhangi bir çekince taşımamışız, İngiliz futbol takımı Liverpool’un sponsoru olan kamu kurumu tanıtım adına milyonluk sterlin sponsorluk yapmış da vatanı için yaralanan gazilerimize mi gerekeni yapamayacağız.

Gazilerin çektiği zorluklar bazen de mevzuatlardan kaynaklanıyor gibi. Küçük bir araştırma yapsak bile kaç çeşit gazilik mevzuatı olduğunu görebiliyoruz. Farklı mevzuatlar birçok gaziyi idare ile sorun yaşamasına sebep olabiliyor. Gazilik tanımının oldukça basit bir ifadesi olmalı ve gazileri ileride mevzuatla, idare ile müşkül duruma düşürmemeli. Nasıl ki şehitlik durumunda tek tip uygulama oluyorsa, gazilik kavramını da anlaşılır, sade ve her daim gaziler tarafında olacak uygulamalar olmalı. Şehit bir er ile şehit generalin uygulamaları nasıl ki aynı ise, Gazilerin yaralanma şekline göre değil de rütbe durumuna göre farkındalıklar oluşması birçok sorunlara neden olduğu görülmektedir. Hukuki durumlar ön plana alınarak, gazi olanların insan onuruna yakışacak bir maaş ve kabul edilebilir istekleri göz önünde tutularak bazı ayrıcalıkları sağlamak çok da zor olmasa gerek.

Bazı gazi arkadaşlarla yaptığımız görüşmelerde isteklerinin çok da karşılanmayacak şekilde istekleri olmadığı anlaşılmakta.  İnsanca yaşamaya değer bir maaş, protezlerinin değişim zamanı illa Ankara’ya gelmemek, bulunduğu illerde de bu işlemin yapılabilmesi ve engelli vasfından faydalandıkları ÖTV’siz araç alımının 10 yıldan 5 yıla düşmesi gibi çok makul istekleri olduğunu görüyoruz. Bunlar binlerce yıllık geleneği göreneği olan asker bir milletin devleti olan Türkiye Cumhuriyeti için söz konusu dahi edilemeyecek kadar basit konulardır.

Şehit/Gazi kavramlarında ki sadeleşmenin mutlaka en kısa sürede yapılması gerek ki birçok insanımız bu konuda mağdur olabilmekte. Özellikle Askerlik süresince hayatını kaybeden vatan evlatları için karmaşık mevzuatlar nedeniyle vefat sonrası şehit sayılıp sayılmayacağı konusundaki karmaşıklık birçokevladını askerde kaybetmiş aileyi mağdur etmekte ve şehit anası/babası olma onurunu ve bu onurun vermiş olduğu metanetle kaybettiği evladı için ‘’ Vatan Sağ olsun ‘’ deme gururunu kaybettirmektedir.

Aile, şehit anası/babası onurunu kaybettiği gibi evlatlarının şehit sayılabilmesi için uzun erimli hukuki süreçlere girmekte ve bu üzücü süreç sonunda mahkemeyi kazanması halinde normal mezarlığa defnedilen evlatları bu süreç sonrasında törenle mezarından çıkartılıp törenle yeniden şehitlik onuruna nail edilip şehitliğe defnedilmesi aileyi huzura kavuştururken sistemdeki bu hatalar kamu vicdanını rencide etmekte.

Bazen şehit ve gazilerin yaşadığı zorluklar bazı kişilerin rant kapısı haline geldiği ve uzun hukuki süreçler sonunda kazanılan tazminatlardan gelir elde ettikleri ve bu süreçleri suiistimal edip şehit/gazi ailelerini idare ile karşı karşıya getirdiğini üzülerek görmekteyiz. Geleneklerinde, törelerinde askerlik kavramı DNA’mıza kadar işlemiş askerlik mevhumu, vatanseverlik duygusu ve Müslümanlığın gereği ölürsek şehit, kalırsak gazi anlayışına sahip ordumuz bu saiklerle askere aldığı vatan evlatlarını hiçbir tartışmaya mahal bırakmaksızın başlarına gelecek her türlü kötü olayda, kimsenin inayetine bağlı kalmaksızın,  askerde ola ki vefat etti sorgusuz sualsiz, "bilâkayd ü şart" yani kayıtsız şartsız şehit saymalı, yaralananları da gazi saymalıdır ki, Türk Milletinin efradı binlerce yıllık ordusuna ve milletine olan güveni daha da perçinlensin.

Şehitlik gazilik mevzuatı o kadar çetrefilli bir durum ki şimdiki anlayışla şanlı mazimizin efsane asker ve komutanlarından, Gazilik rütbesine nail olmuş kahramanlarımız neredeyse bu unvanlarını alamaz hale gelirdi.  Ertuğrul Gazi, Osman Gazi, Battal gazi, Seyit Gazi, Gazi Artuk Bey,  Danişment Gazi, Mengücek Gazi, Gazi Afşin Bey, Balak Gazi, Melik Gazi, Alp Arslan, Orhan Gazi, Turgut Alp, Konur Alp, Gazi Akça Koca, Fatih Sultan Mehmet, Gazi Ahmet Muhtar Paşa, Gazi Osman Paşa ve hatta Gazi Mustafa Kemal Paşa dahi bu karmaşık mevzuatın kurbanı olur gazilik onuruna nail olmazlardı hani. Akla ziyan mevzuat sorularını  yaralananlarasorup o atı neden şahlandırdın, şahlanınca düşeceğini bilmiyor muydun, ya da Conkbayırı’nda süngü taarruzunu yönetirken neden ayakta durdun da göğsüne şarapnel parçası gelip yaralandın, Trablusgarp’a neden sivil bir gazeteci gibi gidip orada İtalyanlarla  savaşıp gözüne şarapnel parçası gelip yaralandın, nerede görev emrin diye Gazi Mustafa Kemal Paşa’yı, İstanbul’u kuşatırken neden atınla Haliç kıyılarında dolaştın diye fatih Sultan Mehmet’i, Plevne Savunmasında neden kalenin burçlarına çıktın diye Gazi Osman Paşa’yı, Bursa’yı fethederken at üstünde çok vakit geçirdin diye Orhan Gazi’yi dahi bu karışık mevzuatla gazi saymayabilirlerdi.

İlginç olan diğer bir husus ise, mevcut mevzuata göre gazi olmak için vurulmak yeterli değil, illa elden ayaktan düşüp, yardıma muhtaç hale düşmek gerekiyor. Öyle vuruldum, şarapnel geldi gibi ufak yaralanmalar yeterli değil gibi, illa ki ilgili sağlık nizamnamelerinde ve Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) düzenlemelerinde aranan maluliyet/sakatlık oranını (genellikle %40 ve üzeri) olmalı ki resmî olarak "gazi" unvanı alınabilsin.

Genel gazilik anlayışında ki, işin ruhu budur; vatan veya millet uğruna savaşa katılıp bu mücadeleden sağ olarak dönen kişilere verilen onurlu bir unvandır. Askeri ve Hukuki Anlamı olarak; Türkiye Cumhuriyeti'nde devletin güvenliğini sağlamak, vatanı korumak veya bekasını savunmak için girdiği çatışmalarda ya da görevini yaptığı sırada yaralanarak malul kalan asker ve kamu görevlilerine verilen resmî bir statü iken Manevi ve Tarihi Anlamı ise; İslam kültüründe ve Türk tarihinde Allah yolunda ya da vatan savunmasında cihat edip (savaşıp) gazi olan, şehitliği arzu ettiği hâlde sağ kalan kişilere atfedilen ulvi bir şeref unvanıdır. Anlaşılır biçimde özetlersek savaşa, çatışmaya girip yaralanan ya da yaralanmadan sağ kalıp geri dönenler. Bu basit anlamına göre birçok asker aslında güneydoğu olaylarından dolayı resmi olmasa da anlayış olarak gazilik unvanını hak ediyor gibi. Özellikle rütbeli personelin çatışmalara iştirak etmesinden dolayı hak ettikleri muharebe harekât şerit rozeti aslında ne manaya geliyor düşünülmesi gereken bir konu.

Kuruluşu, geleneği, göreneği anca 300 yıllık Amerika’dabile askerde ölen ve yaralanan askerler için sağlanan imkânları görünce bu konuda ne kadar çok aşama kaydettiklerini imrenerek de olsa takip etmekteyiz. Elin Amerikalısı bile 1954 yılında 72 yıl önce ilk kez kutlanmaya başlanan veher yıl 11 Kasım tarihinde, görevde olup olmadığını fark etmeksizin, onurlu bir şekilde hizmet etmiş tüm Amerikan askeri gazilerini onurlandırmak için tüm ülkede Gaziler günü resmi bir tatil olarak coşku içerisinde ve toplumu da dâhil eden kutlamalar yapılmaktadır. Amerikan ordusunda görev almış gazilerini en üst derecede onurlandırıp toplum nezdinde ön plana çıkartıp onlara ne kadar da müteşekkir oldukların ayan beyan ilan ettikleri,ülke genelinde geçit törenleri, konserler ve anma etkinlikleri düzenledikleri ve devlet daireleri, okullar ve bazı işletmeler tatil edildikleri bu anma etkinliklerine öykünmemek olası değil gibi.

Mazisi binlerce yıl önceden başlayan asker millet olan bizde ise daha 24 yıl önce 27 Haziran 2002 günü kutlanmaya başlanan Gaziler Günü,Mustafa Kemal Atatürk’ün Sakarya Meydan Muharebesi'ndeki başarısından dolayı 19 Eylül 1921 tarihinde "Gazi" unvanına layık görüldüğü19 Eylül'de kutlanmaya başlamıştır. Resmi işyerlerinde görevli olan gazilerin idari izinli sayıldığı anma günündeTürkiye sathında genellikle çelenk koyma töreniyle başlayan ve dar çerçevede toplumsal katılım olmadığı, coşkudan uzak, ülkenin bekası için gazi kalmış olanların birazda resmi olarak kutlanmaya gayret ettiği Gaziler Günü bu şekilde kutlanmakta.

Görevden dönenlerin yaşadıkları travma sonrası stres bozukluğu riskinin yapılan bilimsel araştırmalarda % 58’e kadar yükselebildiğini bir önceki paragraflarda belirtmiştik. Geriye dönenlerin% 29.6’sının ise olaylardan 15 yıl sonrasında bile hala olayların yarattığı travmatik etkileri üzerinden atamadığı, %16.6’sının ise depresyonda oldukları tespit edilmiş.

Güneydoğu’da yıllarca görev yapan güvenlik güçlerinden polis olsun asker olsun ölmeyip de de sağ kalan ve yaralanmadan yani hiçbir uzvunu kaybetmeksizin, vücut bütünlüğünde geriye dönenler acaba nasıl döndüler?

Yaşanan olaylarda kanını ve canını ya da vücudunun bazı organlarını o topraklarda bırakanların yanında vücutlarında yoksunluğunu hissetmediği bir uzuvları olmamasına rağmen, ruhlarında hissettikleri bir yoksunluk var mıydı?... Meçhul...

Vücut bütünlüğünü koruyarak geriye dönenlerin, psikolojileri hakkında ne yazık ki hiç kimse bir şey düşünmedi. Fiziken! Sağlam olarak geri geldiğinizde yeni bir göreve başlamanızda hiçbir beis görülmezken, meyil izninin bittiği ve mesaiye başladığın gün güncel sorunlarla derhal boğuşup, o sorunlarla mücadele etmende herhangi bir desteğin verildiği de görülmedi. İlginç olan ise, aylarca, yıllarca yapmış olduğunuz, ölüm ile kalım arasında ince bir çizginin olduğu meşakkatli görevin size herhangi bir artı değer vermediğini, sıradan bir kişiymişsiniz gibi kendinizi değersiz hissetmenize mahal verecek uygulamalara tabi olmanız, sözle bile olsa herhangi bir şekilde onurlandırılmamanız, askerlik gururunuza değinecek bir davranışta bulunulmaması hiç olmadığı kadar insanı etkilediğini kimse düşünmedi bile.

Yeni görev yerinin ilk bayram, yılbaşı gibi özel günlerde ki nöbetleri bölgeden gelen personele yazmakta herhangi bir sakınca görülmezken geçen sene burada nöbet tutanlar için bölgeden gelenlerin nöbet tutması kadar adilhane bir davranış olmadığını düşünler dahi oldu.  Sahi geçen sene, bölgede görev yapanlar acaba o bayramlarda, yılbaşlarında ve dahi diğer tatil olan o özel günlerde ye yapıyorlardı diye hiç düşünen olmuş mudur?

Bir Ağustos günün güneş doğmasına yakın alacakaranlık saatinde, otobüste cep telefonunda gördüğümüz o siyah çöp poşetine atılmışprotez bacağın,hafızamızın derinliklerinde bir gün uyanmayı bekleyen unutulmaya yüz tutmuş anıları canlandıracağını nerden bilebilirdik ki?.

 

KAYNAKÇA;

https://turkmaarifansiklopedisi.org.tr/cahiz

Muhammed TOSUN, Gazilerde Vatanseverlik Ve Maneviyat: Gaziler Üzerinde Nitel Bir Araştırma, Sosyal Politika Çalışmaları Dergisi Cilt: 24 Sayı: 63 Nisan - Haziran 2024 E-Issn: 2651-4265

Gülsüm TARAKÇI, Kişiler Düzleminde Çolak Salih’in Değişim Süreci, Edebî Eleştiri Dergisi,  Mart 2023, Cilt 7, Sayı 1

Malul Sayılmayan Gazilerin Yaşadıkları Sorunlar Ve Sosyal Destekleri, Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi Cilt: 13 Sayı: 2 Haziran 2023, Hacı Bektaş Üniversitesi,

Mehmet Birsin, https://ansiklopedi.tubitak.gov.tr/ansiklopedi/sehitlik_ve_gazilik

https://kubilayresber.com/gazi-vazife-maluliyeti/

https://www.youtube.com/watch?v=oM9xFokcWQU

https://www.youtube.com/watch?v=6o2kaGj3qA0

https://www.facebook.com/watch/?v=2177106642558657

https://www.hurriyet.com.tr/gundem/gaziye-hakaret-ettigi-iddia-edilen-sofor-aciga-alindi-27468507

https://t24.com.tr/yasam/gaziye-serefsiz-diyen-sofor-aciga-alindi,275208?_t=1788330185034

https://www.military.com/benefits/spouse-and-family-benefits/every-benefit-available-surviving-military-spouses-2026.html

https://www.va.gov/family-and-caregiver-benefits/

https://www.aa.com.tr/tr/dunya/abdde-gaziler-gunu-yuruyusu/683947

https://www.theworldwar.org/learn/about-wwi/origins-veterans-day

https://www.thoughtco.com/what-is-the-history-of-veterans-day-104716

 

 

 

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.