Felsefe, Sosyoloji ve Eğitim
Fahri Atasoy
İnsanoğlu dünyaya nasıl ve ne zaman geldi bilinmez. Bilinen zamanlar söylencelere ve yazılı metinlere dayalıdır. Bir de Yeni Çağ döneminde sözleşme öncesi ve sonrası ile ilgili varsayım temelli kurgular literatür oluşturur. Doğal durum olarak adlandırılan toplum öncesi dönemde insanların hayatlarını hayvanlar gibi sürdürdüğü kabul edilir. Gerçekten öyle midir bilinmez ama ne hikmetse birçok sosyal-tarihsel teorinin temelini oluşturmuştur. Halbuki bu iddia edilen bilgi Karl Popper’ın uyardığı noktada denetlenemediği için bilimsel değildir. Sadece bir varsayım ve inanç meselesidir. Bazı bilgiler temel olarak kabul edilerek üzerine yeni bilgiler inşa edilmiştir. Felsefe tarihi de buna benzer bir varsayıma dayalıdır. Bu bağlamda sistematik felsefe Antik Yunan’da başlamıştır. Platon ve Aristoteles bu felsefe disiplininin kurucularıdır. Onların çerçevesini çizdikleri felsefe adında bir insan etkinliği vardır. Fakat zaman içinde sınırları gittikçe daralan bir düşünme eylemine dönüşmüştür. Halbuki felsefe insan ile başlamalı ve insanın olduğu her yerde olmalıdır. Eğitim doğrudan felsefe ile inşa edilmelidir.
Bir felsefe öğrencisi olarak eğitim dersleri almaya başladığımızda Selahattin Ertürk’ün eğitim tanımı ezberletilmişti. Bu tanıma sonradan pek çok metinde rastladım. Hatta internette tarattığınızda hemen karşınıza geliyor: “Eğitim, bireyin davranışlarında kendi yaşantıları yoluyla ve kasıtlı olarak istendik değişme meydana getirme sürecidir” (Ertürk, 1984: 12). Çok şabloncu bir tanım. Halbuki eğitim bir tanım meselesi değil anlamayı gerektirecek bir süreç. İçinde tarih, toplum, kültür, din, felsefe, bilim, tecrübe, sanat gibi pek çok unsur var. Bu bakımdan tanımlamalar yetersiz kalır. Tanımın olduğu yerde ezberlenmesi beklenir. Bizim öğrenciliğimizde eğitim derslerine giren hocalarımız ezberi iyi yaparsak tam not verirdi. Şimdilerde de pek değişen bir şey olmadığını öğrenmek pek şaşırtmadı. Biz toplum olarak ezberi çok severiz.
Eğitim sisteminde beş yıl lise felsefe öğretmenliği, beş yıl bir felsefe bölümünde araştırma görevlisi olarak görev yaptım. Daha önce öğretmenlik hakkı ellerinden alınmış öğrencilerle öğretmen lisesinde okudum. Sonuçta eğitimle içli dışlıyım fakat eğitim bilimci değilim. Akademik çalışmalarımı sosyoloji alanında yaptığım için eğitimi sosyal yapının önemli bir kurumu olarak öğrendim. Normal şartlarda sosyoloji bir çatı olarak kabul edilmeli ve altındaki kurumsal faaliyetleri buna göre ele almak uygun olanıdır. Dolayısıyla hem bir felsefeci hem de bir sosyolog olarak kendimde, eğitim konusu üzerine değerlendirme hakkı buluyorum. Eğitimin maalesef felsefeden ve sosyolojiden soyutlanmış bir şekilde tartışıldığını gözlemliyorum. Konuyu buradan açmak isterim.
Öncelikle eğitimin bir toplumsal kurum olduğunu kabul ederek işe başlamak gerekir. Yani sosyolojiden bağımsız bir eğitim bilimi söz konusu olamaz. Eğitim programları, hedefleri, süreçleri, problemleri, planlamaları toplumsal bir bütün içinde anlam kazanır. Eğitim üzerine bilimsel çalışma yapacak olanlar öncelikle iyi bir sosyoloji eğitimi almalıdır. Sosyolojik yöntem bütün sosyal bilimlerde kılavuz niteliğindedir. Biz yeni yöntem geliştirerek yeni bilim kuruyoruz diyerek bilim yapılmaz. Doğa bilimlerinde nasıl ki fizik bütün diğer bilimlere yöntem bakımından örnek olmuş ve kılavuzluk yapmışsa, insan ve kültür konularıyla ilgilenen bilimler için sosyoloji aynı niteliktedir. Sosyolojiyi bu alanın temel bilimi olarak kabul edip, ona göre hareket etmek gerekir. Nitekim bütün bilimlerin kökeninde yer alan felsefe ile sosyolojinin yakın teması devam etmektedir. Toplumda olup bitenleri anlamak için aynı zamanda iyi bir felsefi düşünüşe ihtiyaç vardır. Dolayısıyla eğitim sosyoloji ve felsefeden bağımsız olamaz. Oldurmaya çalışılırsa gerçeklikle bağ kuramayan yapay bir alan ortaya çıkar. Türkiye’deki eğitim alanını bu bakımdan değerlendirmek gerekir.
Eğitim ile sosyoloji ilişkisi kurabilmek için ders müfredatlarına konulmuş olan “eğitim sosyolojisi” kitaplarına baktığımızda sosyolojinin eğitimdeki değeri veya değersizliği görülebilir. Türkiye’de öğretmen yetiştirme süreci oldukça problemlidir. Öğretmen okulları kapatıldıktan sonra açılan eğitim enstitüleri işlevlerini beklenen seviyede yapamamıştır. YÖK sonrası eğitim fakülteleri bünyesinde geliştirilmeye çalışılan öğretmen yetiştirme işi popülist siyasi müdahaleler sonucunda çığırından çıkmıştır. Eğitimde felsefe ve sosyolojinin yeri ve önemi konusuna kadar, daha elzem problemler gündeme gelmiştir. İsteyen herkese eğitim sertifikası vermek zorunda kalan üniversiteler, bunu kazanca dönüştürmeyi tercih etmişlerdir. Bu yüzden piyasada onlarcabirbirinin benzeri eğitim sosyolojisi kitabı yer almaktadır. Standartlaştırılmış eğitim sertifika programında çok sayıda öğrenci bu dersleri almak zorunda olduğu için bir kazanç kapısına döndürülmüştür. Farklı branşlardan bu dersleri alan öğrenciler için hızlı anlatımlı (dershane usulü), test ölçümlü ve ezber yoğunluklu süreçler uygulanmıştır. Öğrencinin bu eğitimle sosyolojinin temel konuları ve yöntemlerini anlaması ve yorumlaması mümkün değildir. Halbuki eğitim toplumsal yapının işlerliğini sürdürmesi için görevler üstlenen bir toplumsal sistemdir. Dolayısıyla her öğrencinin bu toplumsal gerçekliğin farkına vardırılması gerekir. Bunun için de her branştan öğretmenin sosyolojinin temel konularını öğrenmesi gerekir.
Sosyoloji için eğitimi de içine alan bir çatı veya temel bilim olduğunu söyledik. Eğitim toplumsal yapıdan ve yapıyı oluşturan diğer unsurlardan soyut bir süreç değildir. Örneğin Türkiye, Cumhuriyet’in ilanı sonrasında kalkınma ve çağdaşlaşma hamlesi yapmak istemiştir. Bunu yapabilmek için doğru adımlar atılmalıydı. Önce durum tespiti yapıldı ve bu tespite göre ilk adımlar atıldı. Durum tespitini sosyoloji ile yaparsınız. İlk adımların başarılı olması için toplumsal yapıyı çok iyi tanımanız gerekir. Başka türlü başarılı olamazsınız. Buna göre Türk halkı geleneksel tarım ve hayvancılık ile geçinmeye çalışan, yoksul, hastalıklarla boğuşan ve savaşlara gençlerini gönderen bir durumdaydı. Okuma yazma bilmeyen, dünyadaki teknolojik gelişmelerden haberi olmayan, mensubu olduğu devleti ve toplumu tanımayan, hatta Türk olduğunun farkında olmayan bir haldeydi. Sonuçta yapılacak çok şey vardı ve bunları başarmanın yolu iyi eğitimden geçmekteydi. Cumhuriyet onun için öğretmene büyük değer verdi. Konu tamamen sosyolojinin alanında ve toplumsal gerçeklikle yüzleşme ihtiyacında düğümlenmekte.
Öğretmen, Türk toplumunu eğitime, aydınlatma, rehberlik etme, hayata hazırlama noktasında donamlı olmalıydı. Donanım konusunda Köy Enstitüleri biraz fazla abartılı olsa da günün şartları gereği çok yönlü bir müfredat ile işe başlamıştı. Genel anlamda toplum içine çıkacak öğretmenlerin kendi toplumu ve dünyadaki çağdaş gelişmeler hakkında gerçekçi (bilimsel) bilgi donanımına ihtiyacı vardır. Bu ihtiyacı karşılayacak bilgi birikimi sosyoloji ağırlıklı elde edilebilir. Dünya eski dünya değildir. Dünyada çağdaş gelişmeler yaşanmıştır. Modernleşme, sanayileşme, kapitalizm, sömürgecilik, cumhuriyet, demokrasi, insan hakları, parlamento gibi kavramlar ile ifade edilen gelişmeler sosyolojinin konusudur. Öğretmen bunlar hakkında bilgi sahibi olmadan sınıfa giremez, topluma karışamaz. Türkler Asya bozkırlarından dünyaya yayılmışlar ve çok sayıda devlet kurmuşlar. Büyük ve köklü medeniyetlerle karşılaşmışlar, etkileşime girmişler, mücadele etmişler. Yenmişler, yenilmişler ama varlıklarını sürdürmeyi başarmışlar. Kendilerine özgü bir kültür ve medeniyet yaratmışlar. Fakat günün sonunda (son asırlarda) işler kötüye gitmiş. Eski düzenleri devam ederken, muhatap oldukları Avrupalı devletler ve toplumlar atılım yapmışlar. Türkleri Viyana önlerinde durdurmakla yetinmemişler, Avrupa’dan tamamen çıkartmak istemişler ve başarmışlar. Birinci Dünya Savaşı ile devletlerini de yıkmışlar. O zaman Avrupa’da neler olup bittiğini öğrenen, anlayan, analiz edebilen öğretmenler yetiştirmek gerekir. Sosyoloji ve tarih bilgisi olmadan bunu nasıl sağlayabilirsiniz ki?
Sosyoloji bir bilim dalı olarak Avrupa’daki çağdaş gelişmeleri analiz etmek, açıklamak ve anlamak üzere geliştirilmiş. Sosyolojinin doğuşu bir sürece dayalı. Bir yandan felsefedeki gelişmeler, diğer yandan toplumsal yapıdaki değişmeler sosyolojiyi şekillendirmiş. Orta Çağ sonrası başlayan modernleşme sürecinin sonunda Avrupa toplumları bilim, teknoloji ve sanayi devrimleri yaratmış; ekonomilerini ve siyasi düzenlerini modernleştirmişler. Yeni ortaya çıkan çağdaş Avrupa medeniyeti bizi doğrudan doğruya etkilemiş. Bizde de yenileşme adıyla çağdaşlaşma (modernleşme) ve Batılılaşma başlamış. Bir öğretmenin bunlarında bilincinde olması gerekir. Türkiye’nin çağdaşlaşma serüvenini anlayamayan bir öğretmen topluma ve öğrencilere kılavuzluk yapamaz. Türkiye’de modernleşme olarak da adlandırılan sürecin en önemli aktörleri öğretmenler olmazsa “muasır medeniyetler seviyesi” hedefine ulaşılamaz. Son yıllarda belki de bu sebepten patinaja düştük ve gerileme emareleri görür olduk. Analize muhtaç bir problem noktası.
Modernleşme süreci felsefedeki insan merkezli düşünme faaliyetleriyle başlar. Orta Çağ Avrupası Katolik Kilisesi’nin hegemonyası altındadır. Kilise siyaset, ekonomi, bilim, din, sosyal hayat, Tanrı ile ilişkiler gibi her alanda egemendir. Ne düşüneceğinize, neye inanacağınıza, nasıl yaşayacağınıza müdahildir. Özgürlük olmadığı gibi insanın bir değeri yoktur. İnsanın merkeze alınması Yeni Çağ ile başlar. Felsefe tartışmalarının odak noktası doğru bilgiye ulaşma yolu-yöntemi olur. Kilise dışında bir çaba başlar. Descartes ilk örneklerdendir. İnsanın düşünüyor olma halini felsefesinin temeli yapar. “Düşünen ben” merkeze alınır ve modernleşme süreci bu ben’in başarısıdır. Bu ben’iinsan aklı olarak kabul edersek, Yeni Çağ’a damga vuran bu akıldır. Akıl, bilgi elde etme, bilim yapma, teknik araç yapma, siyaseti belirleme, ekonomiyi yönetme gibi pek çok alanda etkin rol almıştır. 18. Yüzyılda akıl ile ilgili tartışmalar da zirve yaptığı için döneme Aydınlanma çağı adı verilmiştir. Bir öğretmenin bu süreçten haberdar olması çağdaşlığın ufkunu oluşturacaktır. Dolaysıyla hangi branştan olursa olsun öğretmen adaylarının felsefenin etkisini ve rolünü öğrenmeleri elzemdir. İçinde bulunduğumuz çağın kökleri ve dalları bir öğretmen tarafından idrak edilmezse sınıfa bilgi aktarıcı bir robot sokmuş olursunuz. Bunu zaten yeni teknolojiler fazlasıyla yapabilmektedir. Öğretmenin, öğrencisini düşündürecek donanımı olmalıdır. İnsanın en büyük gücü düşünceyi harekete geçirmenin yolu buradan geçer.
Ezbercilikten kurtulmanın en kestirme yolu felsefe ile temas kurmaktır. Aslında bebeklik döneminde insanın felsefe yatkınlığı ortaya çıkar. 3-5 yaş grubundaki çocukları gözlemlediğinizde ne kadar sorgulayıcı ne kadar mantıklı olduklarını görebilirsiniz. Felsefeden haberdar olan bir öğretmen öğrencilerinin bu gizli gücünü besler, geliştirir, yönetir. Sorgulayıcı düşüncelerini bastırmaz ve gelişimini engellemez. Fakat öğretmen felsefeden haberdar değilse öğrencisine zorla bilgi ezberletmeyi maharet zanneder. Ezberci zihniyetin baş düşmanı felsefe bilgisidir. Felsefe, sistematik düşünme yöntemiyle adım adım akıl yürütme yapmayı temele alır. Yanında sorgulama, eleştirme ve tartışma becerileri de harekete geçer ve kullanılır. Bu yöntem felsefe problemlerinin çözümünde kullanıldığı gibi başka konularda ve alanlarda da kullanılabilir. Örneğin Türkçe dersinde felsefeden haberdar olan bir öğretmen, bir şiirde veya bir atasözünde felsefi hikmetleri görebilir. Edebiyat dersinde felsefeden haberdar olamayan bir öğretmen bir romandaki varoluş veya etik tartışmaları anlayamaz. Dolayısıyla öğrencisinin ufkunu daraltır. Örnekler çoğaltılabilir.
Eğitim fakültelerinde öğretmen adayıöğrencilere mutlaka felsefe ve sosyoloji dersleri verilmelidir. Eğitim, insanın temel uğraş alanlarından soyutlanmış olamaz. Bilim olması için yapılan çalışmalar saygıdeğerdir. Ancak eğitim alanı toplumun içinde anlam kazanır. Sosyal bilimlerin içinde her alandan faydalanmalıdır. Sosyoloji bunlar arasında en temel bilim alt yapısına sahiptir. Öğretmen sınıfa girdiğinde eğitim biliminin bulgularından faydalanacaktır ama yetersiz kalacaktır. Sosyoloji ile desteklenen eğitim bilimi ve eğitim süreci öğretmeni her yönden güçlendirir. Sosyoloji, felsefeden tamamen bağımsız değildir. Eğitim insanla ilgili olduğu için felsefe olmazsa olmaz bir yardımcıdır. Felsefeye, zihinsel eylemde bulunan her bireyin ihtiyacı vardır. Felsefe okumalarıyla düşünce donanımını güçlendiren bir öğretmen, çocuklara bambaşka bir dünyanın kapılarını aralar. Her çocuk kendi hayatını inşa edecektir ve buradan diğer dünyalara açılacaktır. Felsefe bilen bir öğretmen çocuğun kendi varoluşunu gerçekleştirmesine yardımcı olur. Burada yanlış anlaşılma olmasın. Öğrencilere felsefe tarihi ezberletmekten bahsetmiyoruz, felsefenin bakış açısını ve yöntemlerini kullanabilmekten bahsediyoruz.
Felsefe, aslında mantıkla beraber insan etkinliği olan her yerde olmalıdır. Siyaset, bilim, sanat, din, ekonomi, eğitim gibi alanlarda faaliyet sürdürürken mutlaka yer almalıdır. Bu alanlarda çalışacak olanların felsefeden istifade etmeleri faydalı olacaktır. İslam dünyasının “Altın Çağ” olarak adlandırılan döneminde etkin olan felsefe ve bilimdir. Batı dünyasının Orta Çağ’dan çıkabilmesi ve yeni bir medeniyet kurabilmesinin temelinde felsefe ve bilim vardır. Türkiye çağdaş medeniyet seviyesini geçmek ve yeni bir medeniyet kurmak istiyorsa felsefe ve bilimi çok iyi kullanmak zorundadır. Bunu öncelikle öğretmen adayları aracılığıyla yapabilir. Her öğretmen bir aydın, bir düşünce insanı, bir entelektüeldir. Öğretmenin saygınlığı ezberinden değil, düşünceyi kullanabilmesinden geçer. Öğretmen sınıfa girdiğinde öğrencilerini zihinsel bir yolculuğa çıkarabilirse başarılıdır. Öğretmen ve öğrenciler birlikte bilgi yolculuğu yapabiliyorlarsa eğitim yolundadır. Toplumun başarılı bir eğitim sürecine ihtiyacı vardır. Öğretmen bu sürecin en önemli belirleyicisidir.
Yeni yorum ekle