Uyumlu Birey mi, Özgür İnsan mı?
Türk Eğitim Sistemine Endoktrinasyon Perspektifinden Bir Bakış
Mehmet Düğmeci
Bir toplumun geleceği, çocuklarına ne öğrettiği kadar nasıl öğrettiğiyle de şekillenir. Eğitim denildiğinde çoğu insanın zihninde bilgi aktaran okullar, ders kitapları ve sınavlar canlansa da, asıl amaç yalnızca bilgi vermek değil; düşünebilen,sorgulayabilen, muhakeme edebilen ve kendi kanaatini oluşturabilen bireyler yetiştirmek olmalıdır.
Tam da bu noktada eğitim felsefesinin temel tartışma alanlarından biri olan endoktrinasyon karşımıza çıkar. Endoktrinasyon, bireyin eleştirel düşünme kapasitesini geliştirmek yerine belirli fikirleri, değerleri veya kabulleri sorgulamaksızın benimsemesini sağlayan bir yönlendirme biçimidir. Eğitim, öğrenciyi düşünmeye sevk ederken; endoktrinasyon ne düşüneceğini belirlemeye çalışır. Bu nedenle bir eğitim sisteminin başarısı, öğrencilerine ne kadar bilgi yüklediğiyle değil; onlara ne ölçüde soru sorma cesareti kazandırdığıyla ölçülmelidir.
Türkiye’deki eğitim sistemi uzun yıllardır müfredatın yoğunluğu, sınav baskısı, ezbere dayalı öğretim ve merkeziyetçi yapı üzerinden eleştirilmektedir. Bugün ilkokuldan üniversiteye kadar uzanan süreçte öğrenciler milyonlarca bilgi kırıntısıyla karşılaşmakta; ancak düşünme yöntemleri, fikir üretme alışkanlıkları ve entelektüel merak çoğu zaman ikinci planda kalmaktadır. Öğrencilerden doğru cevabı vermeleri beklenmekte; fakat doğru soruyu sormayı öğrenmeleri aynı ölçüde teşvik edilmemektedir.
Eğitim süreçlerinin neredeyse tamamen sınav hedefli hâline gelmesi, gençlerin gelişim süreçlerini sağlıklı biçimde yaşamalarını zorlaştırmaktadır. Pek çok yetenek daha keşfedilmeden geri planda kalmakta, bireyin topluma en fazla katkı sunabileceği alanlar görünmez hâle gelmektedir. Sonuçta ortaya paradoksal bir tablo çıkmaktadır: Yapay zekânın, bilgi teknolojilerinin dünyayı şekillendirdiği ve bilgiye erişimin tarihte hiç olmadığı kadar kolaylaştığı bir çağda, bilgi yüklü fakat düşünsel olarak bağımsız hareket etmekte zorlanan nesiller yetişmektedir. Türkiye’deki merkezi sınavlar, standart müfredatlar ve tek tip başarı ölçütleri ise bu küresel sorunu çok daha görünür kılmaktadır.
Modern devletlerin büyük bölümü eğitim sistemlerini yalnızca bilgi aktaran kurumlar değil; aynı zamanda ortak kimlik, ortak hafıza ve ortak aidiyet üreten araçlar olarak tasarlamıştır. Türkiye, bu tarihsel tecrübenin dışında değildir. Cumhuriyetin kuruluş yıllarından itibaren eğitim sistemi, bir yandan modernleşme ve kalkınmanın taşıyıcısı olurken diğer yandan yeni vatandaş tipinin inşasında merkezi bir rol üstlenmiştir. Her toplumun belirliortak değerleri ve ortak hafızayı yeni nesillere aktarma ihtiyacı hissetmesi şüphesiz doğal bir süreçtir. Modern eğitim sistemleri yalnızca ulusal ihtiyaçlardan değil, aynı zamanda küresel ekonomik, kültürel ve siyasal yönelimlerden de etkilenmektedir. Bu nedenle eğitim politikaları zaman zaman toplumların kendi tarihsel tecrübeleri, kültürel ihtiyaçları ve insan tasavvurlarından çok; çağın hâkim üretim modellerinin, ekonomik beklentilerinin ve uluslararası eğilimlerin etkisi altında şekillenebilmektedir.
Ancak tartışılması gereken asıl soru şudur: Eğitim, ortak değerleri aktaran bir süreç olmanın ötesine geçerek belirli düşünme biçimlerini tek meşru yol olarak sunmaya başladığında ne olur?
Türkiye’nin modernleşme sürecinde zaman zaman geçmişin birikimleri ile geleceğin hedefleri arasında sert tercihler yapılmıştır. Bazı dönemlerde modernleşmenin ön şartı olarak geçmişten uzaklaşmanın gerekli olduğu düşünülmüş, tarihsel ve kültürel süreklilik ikinci plana itilmiştir. İşte bu noktada, tarihsel hafızanın bütünüyle reddedilmesi veya tek bir resmîşablona dökülmesi de bir başka endoktrinasyon yöntemi olarak karşımıza çıkmaktadır. Geçmişinden koparılan veya ona tek bir gözlükle bakmaya zorlanan zihinler, eleştirel yeteneklerini geliştirmekte zorlanabilir; zamanla mevcut yapılarla daha uyumlu hâle gelebilirler.
Oysa modernleşme ile hafıza arasında zorunlu bir çatışma yoktur. Geçmişin yüklerinden kurtulmak başka, geçmişin birikimini bütünüyle reddetmek başkadır. Güçlü toplumlar, yeniyi inşa ederken eskiden kalan kıymetleri koruyabilen ve onları sorgulayarak geliştirebilen toplumlardır.
Asıl mesele çocuklara hangi bilgilerin öğretildiği değil; hangi soruların sorulmasına izin verildiği ve hangi soruların hiç sorulmadığıdır. Bir eğitim sistemi merakı teşvik etmek yerine uyumu, muhakeme yerine ezberi, entelektüel cesaret yerine güvenli tekrarları ödüllendirmeye başladığında, farkında olmadan eleştirel yurttaşlar değil; mevcut düzenle uyumlu bireyler üretmeye başlar.
Eğitim süreçlerinde kazanılan bu alışkanlıklar zamanla vatandaşlık anlayışına, bürokratik kültüre ve toplumsal ilişkilere de yansır. Sorunları anlamaya çalışan değil talimat bekleyen, çözüm üreten değil mevcut kalıpları tekrar eden davranış biçimleri, okul sıralarında şekillenen zihinsel alışkanlıkların devamı niteliğindedir.
Elbette hiçbir toplum yalnızca itiraz eden bireylerle ayakta kalamaz; ortak kurallara ve aidiyet duygusuna ihtiyaç vardır. Ancak aidiyet ile itaat, disiplin ile tek tipleşme, ortak değerler ile düşünsel tekçilik aynı şey değildir. Eğitimin amacı itaatkâr bireyler üretmek değil, sorumluluk sahibi özgür insanlar yetiştirmektir. Özgür insan yalnızca eleştiren değil, aynı zamanda sorumluluk alan insandır. Sorumluluk sahibi insan ise gerektiğinde soru sorabilen, itiraz edebilen ve yeni yollar önerebilen insandır.
Bu nedenle bugün sormamız gereken soru şudur: Eğitim sistemimizin gayesi öngörülebilir ve uyumlu bireyler yetiştirmek midir, yoksa özgür ve sorumluluk sahibi insanlar mı?
Modern bir toplum inşa etmek için geçmişi inkâr etmek ya da onu kutsayarak hapsetmek zorunlu değildir. Geçmişin zenginliklerini muhafaza ederek günümüzün imkânlarını sonuna kadar kullanmak; daha güçlü, özgüvenli ve sağlıklı bir toplumun önünü açacaktır. Artık asıl mesele, geçmişte yapılan tercihleri yeniden yargılamak değil; eğitimin yeniden insanı merkeze alan bir anlayışla nasıl inşa edileceğini konuşmaktır.
Bu yeni inşa süreci; hatayı cezalandıran değil denemeyi ödüllendiren, bilgiyi mekanik bir şekilde devreden değil merakı harlayan, tek tip başarı şablonları yerine her öğrencinin kendine has potansiyelini ve entelektüel merakını açığa çıkaran canlı bir felsefeye dayanmak zorundadır. Ancak o zaman eğitim, zihinleri standartlaştıran bir mekanizma olmaktan çıkıp insanı özgürleştiren bir yuvaya dönüşebilir.
Belki de eğitimin en temel görevi, geçmişe mahkûm nesiller yetiştirmek olmadığı gibi geçmişi olmayan nesiller yetiştirmek de değildir. Asıl mesele, hafızasını koruyabilen ama ufkunu geleceğe çevirebilen sorumluluk sahibi insanlar yetiştirebilmektir.
Yeni yorum ekle