Bin Çeşit İstanbulun Boğaziçi

Edebiyat

Bin Çeşit İstanbulun Boğaziçi

Gürol Sözen

Ne çok şey yazıldı, söylendi; İstanbul ve Boğaziçi’ne dair: Şiiri, şarkısı, öyküsü, romanı, anıları, belgelerle yüklü destanları ve resmetmeleri ile…Dile kolay; binlerce yıldan beri Anadolu toprağına konup göçen  uygarlıkların esin kaynağıydı İstanbul ve Boğaziçi. Bu pastada benimde payım var. Gazete dergi yazıları, kitaplar, söyleşiler, fotoğraflar, resmetmeler ve TRT belgeselleri ile aslında ‘cim karnında bir nokta’dır benimkiler…Oysa bilinmedik, yazılmadık, çizilmedik öylesine bir miras  duruyor ki yerli yerinde. Müze ve özel koleksiyonlarda ki  belgeler bir hazine: El yazmaları, levhalar, minyatürler, objeler, dinsel  ve sivil yapılarda ki taş, ahşap, altın, gümüş, bronz, çini, seramik,heykel ve freskolar, mozaikler…Her biri gizem,düş ve masal yüklü. Özel sevdalıları dışında, hiç birinin kapıları aralanmadı henüz . Dudak uçuklatacak küf kokulu mahzenler, odalar, sandıklar, bohçalar, raflar, şiirler, mektuplar. Hattatın kamış kalemi yontup, divit ve isli mürekkebe bandırıp siyakat yazısı ile resmettiği yazışmalar; çağının sanatını yansıtan fermanlarda ki tasarım ustalığı, çarpıcı notları saymıyorum.

Hititçe, Latince ve Grekçenin, hatta Osmanlıcanın derin sularında gezinmek bile başlı başına bir bilgelik işi.Asur , Babil, Sümer  veAkad ’çanın Mezopotamya’sını saymıyorum.Dilleri var kendileri perişan bugün! Bayraklarında yıldız var ama gökyüzü barut kokusu içinde. Kuşkusuz Anadolu topraklarında doğup kıvrıla, kıvrıla yollara koyulan  Dicle ve Fırat’ın yarattığı bu uygarlıklar  kültürün, sanatın ve  bilimin  öncüsüydü.  Ama İstanbul ve Boğaziçi de onlardan payını çokça almıştır. Tersine akan nehir gibidir; su ve uygarlık.  Sınır tanımayan evrenselliktir bunun adı.

Bir de bunun 1058 yıllık Bizans’ı var. Bir de, bir de623 yıllık Osmanlısı. Tabii ki bir de üstüne üstlük varlık nedenimiz olan görkemli  Cumhuriyet…Kültür ve sanatadına“vaaaay”dedirtecekleri aktaramıyorum  artık.Doğanın ve uygarlıkların bizlere armağanını dillendirmek  ne mümkün; yok edilmelere göçtüler!

 Hallaç pamuğu gibi bizi, bizleri savuran, altını üstüne getiren ve üstüne üstlük bu topraklarda doğup büyüyüp, bu topraklara ihanet edenlerihiç saymıyorum! Dertleri; varsa da yoksa da çil, çil akçe!  Artı; biraz daha akçe!İyi deShakespeare, ‘Venedik taciri’  kitabında,  “Parlayan her şey altın değildir,” diyor… Ahali, “Kim mişo kafir,” derler ise, karşılığında ne demem gerekir bilmiyorum!Birden aklıma geldi,İstanbul için, “Bir sengine Acem mülkü  fedadır,”diyen şairimiz  debiraz erken davranmış olmasın? Neden mi? Tası, tarağı toplayıp gelenler yalnızca ‘Irak-i Acem değil’ ,neredeyse Arap yarımadası ;Ehl-i İslâm!..Ehl-i keyif olsa anlarım. Tadını çıkaran değil! Tadını kaçıran, olabilir mi?.. Gelin de anlatın bakalım yaşadığımız bu destansı coğrafyanın İstanbul’unu?

“Daha  yazınızın başında bu dertlenmek ne ola?Biz sizden güzelleme beklerdik,”diyebilirsiniz.Haklısınız, diyemiyorum. Her güzelleme, özündegerçeği barındırır. Ah, bir de giderek çoğalan okuması var da yazması olmayan, yazması var da akçeye yetecek kadar sözcüğü olanların kuşatması var ya!..Bunun yanıtını ben değil, İstanbul’un derin ve hırçın şairi Özdemir Asaf ‘a bırakıyorum: “İnsanlar mutluluğu mu ararlar güzelde. / Mutlulukta ille de güzeli mi ararlar. / Oysa bu olanlar ne, insanların içinde; / Ki orada bulurlar, ki orada boğarlar.”

Kuşkusuz İstanbul, yalnızca mimariden ve kuru bir geçmişten oluşmuyor;şiiri, efsaneleri, masalları, destanları, bilgeleri, sesi, sessizliği, müziği, dansçıları, şölenleri, resmetmeleri, heykelleri, hicvi kuşananları, güvercinleri, serçeleri, karabatakları ve martıları ile de oluşuyor. Bu nedenle, 1999 yılında yazdığım, T.İş Bankası’nın  75 yıl, İstanbul’a gelişlerinin armağan kitabının adı  da ‘Martıların İstanbul’u’ idi. Tabii ki İstanbul’u dilendiren şairler, öykücüler, romancılar , ressamlar, heykeltraşlar ve vakanüvisleri de unutmam mümkün değil. Bir de bayramlarda resmigeçite katılan ‘lonca’ları ve efendi berduşlarını da es geçmemeliyim!Gücenirler sonra!...Ama, bir akın var kigelin siz adlandırın! Sözcük bulamıyorum dillendirmeye!.Fatih Sultan Mehmet’in bir buyruğu var: “Her kim ki uzak diyarlardan İstanbul’a gelir ise hanlara alıp yıkayıp paklayın. Yedirip içirin, yatırın. Ertesi gün,  eğer ki iş erbabı değil ise geldiği yere gönderin!” Gülümsediğinizin farkındayım! Kim kimi postalayacak?

Sözüm söz, bundan böyle kızgınlığımı değil, var olanların ötesindekileri yazacağım. Dilimi tutabilirsem tabii ki! Arada bir dilim sürçer ise affola! Güzel ile çirkinliğin karşıtlığından doğar her kentin yazgısı. Evet!..Bizans, Osmanlı ve Cumhuriyet’in İstanbul’u, derseniz sırtımızda yüzyıllar var. Biraz daha eşeleyipkurcalarsak,avcı ve besin toplayıcı göçebe yaşam düzeni olan Paleotolik Çağ’ın labirentinde buluveririz kendimizi.Çok zordurAnadolu’nunİstanbul’u ile haşır neşir olmak. Çok zordur, sözlü toplumdan yazılı topluma geçmeyi ‘zül’ sayıp ‘şiar’ edinmişseniz eğer…                                                                “Biz her gece mehtaba çıkardıkBoğaziçi’nde,” demiyorum. Ne haddime.Yada,sürekli sözcükleri yutup duran, dedim-dedici bir toplumdayız da demiyorum. Siz mi  demek istiyorsunuz yoksa?Kusura bakmayın; söz verdim, dedikodu yapmayacağım!...

BİR DÜŞ!

Sabahın erinde açıyorum penceremi. Ne mi görüyorum?  Beyazın içinegrinin katıldığı bir gökyüzü. Yakamozlanan ve gümüşe çalan lacivert bir deniz.  Bir de, bir de: Aydınlanan gün ile birlikte, begonvillerin, bin bir renge bürünen çiçekleri odama girmesinler mi?Biraz ötemizde,Boğaziçi’ne göndermede bulunan, yıkıldı yıkılacak dev bir servi ağacı var. Biraz küskün bakıyor bana. Sarmaşığınarsız yaprakları da kuşatmış servi ağacını. Begonvilin çiçeklerine inat, yeşilden bakıra, sonra da kırmızıya dönüşüyor yaprakları. Rembrandtkahverengisine özenen sarmaşığın bakır çalığı yapraklarmeydan okuyor bana? En tepesinde de kara bir karga kendini kartal sandığından olmalı ,yüz vermiyor bana.Haksız da sayılmaz! Ben de karga olsaydım, maviden laciverte; lacivertten  gümüşe çalan griye; griden erguvan rengine, erguvan renginden vaz geçip yakamozlanan derin denizlere bakıp; kimseyi yerimde istemezdim…

Boğaziçi bu!Durur mu hiç yerli yerinde? Eh artık, bir martı da geçsin bari gökyüzünün bulutları arasından diye nöbete dururdum: Hem depenceremin pervazına konan topal martımın gelmesini düşleyerek. İnanın hep onu bekliyorum. Rastlantı;  evet, evet! Bu günde  geldi. Bana bakıp yemini yedi , suyunu içip görkemli kanatları açarak havalandı. İşte o yüzden Martıları İstanbul’udemiştim kitabıma.                                                                                              Bunların hangisi Boğaziçi? İşte size, İstanbulin!..Hangisini yazmalıyım?

Kim ne derse desin, dedikodu yapmayan, sözcüklerin arasında gezinen,kendine özgü dili, başkaldırışı ve ironisi olan bir İstanbul’.Tabii ki Boğaziçi’nin ters akıntılarına aldırmadan bize gülümseyen yunuslara da merhaba demeliyim.Ne garip! Özdemir Asaf’, bırakmıyor peşimi;  aradan yarım yüzyıl da geçmiş te olsa. “Güzel çirkinliklerle, çirkin güzellikleri / Değerlendiremeyen saraylar kuruluyor. / Değerlileri satıp tüm değersizleri / Pazara sürmek için pazarlar kuruluyor.”                                      İşte benim çıkmazım: Hattat değilim ki karalama defterimden onlara da bir sayfa açayım!...

Biliyorsunuz sanırım; Boğaziçi’nin eskitilemeyen bir efsanesivar:Argo gemicileri.Bir İlk Çağ efsanesi. Yıllar önce, yeniden düşleyip, uğradıkları her limandan gönüllü kürekçileri de teknelerine davet ederekKaradeniz’e doğru yola koyulanArgo Gemicileri.Bunlardan biride, ‘Balık ve Olta’ kitabının yazarıdostum AliPasinerdi. Yıl 1986. Ali, Robert Kolej ve sonra da Lausanne HukukFakültesi‘ni bitirmiş .Deniz, yelken ve balık büyük tutkusu.Projenin yaratıcısı Tim Severin de kürekçi olarak davet etmesin mi onu? Hiç durur mu!Çılgın bir denizci olduğu için tası, tarağı evde bırakıp hemen onlara katılıvermesin mi? İşte sizlereBoğaziçi sevdalısı bir Ali.Kent kimliğine not düşülecek bir anı.O da, erken bir tarihte sulara karışıp gitti!                                                            Huyum; nedense, her yazım öncesi geçmiş çağları merak edip eskileri anıyorum. W.Faulkner , “Geçmiş geçmedi ki” diyor. Sevgili Metin’ciğim; Metin Sözen’de “Eskiler alıp eskiler satmıyoruz. Gelecek içinbir geçmişarıyoruz, ”demişti…Yıllar, yıllar önce Bakırköyakıl Hastanesi’ndeki bir hastanın buruşuk bir kağıda yazdığı notu da burada anımsatayım. Hiç unutmuyorum onu da. Her yerde tekrarlamayı da görev edindim: “Hayallerin işsizliğine akıl hastalığı diyorum ben,”diye yazmıştı o küçük ve buruşuk kağıda. Hayallerimiz işsiz mi?Argo Gemicileri efsanesi de bu nedenle olağanüstü.

ARGO GEMİCİLERİ

Yunanistan ‘nınKolkhisülkesinden  Karadeniz’dekiAltın postu aramaya giden, hızlı anlamında kiArgos ustanın yaptığı gemideelli beş kürekçi var. Ama efsaneyi yaratanlar, altı bilgeyi de gemilerine almayı unutmamışlar: Liri ile ozan Orpheus. Bilge İdmon,Tiphysve Amphiaros. Güçlü, aynı zaman daiyi bir okçu ve sazı ilede ölümsüzbir Heraklesgemide!.. Bu notu niçin aktarıyorum? Her kimlikli kent kendi efsanesini yaratır.Doğa bu efsanelerin esin kaynağıdır. Bu büyük yolculuktabilgeler, lir çalıp şarkı söyleyen şairler ve karşılarına çıkacak kötülükleri alt eden Herakles’ler olmadan olmaz da ondan! En önemlisi, uzun yola çıkarken bir bilgeye ve karşılarına çıkan her engeli gücü ile aşacak Herakles gibi biri de olmalı. Ya Orpheus? İşte burada düğüm çözülüyor! Keyifli yolculukta doğanın sesi, sessizliği, müziği ve her an değişen görkemli rengi var da; gönülleri,şiir, lir ve ezgileri ile ferahlatan Orpheusbu gemide niçin olmasın? Hem de gönüllü!..Bireysel çıkarları için günümüzde yitirilen şey mi düşlerin peşine takılmak?!Bu bir efsane mi? Hayır, gerçek!

Bir not düşmem de yarar var: Argo Gemicilerinin Boğaziçi netameli! Bu yolda ters akıntılar var, bugün de olduğu gibi. İnandırması güç ama Arnavutköy burnu,  Sarayburnu veKaradeniz çıkışında ki tehlikeler, efsanenin de bir parçası. Dalgalarla oynarken birden içine çekiverir. Akıntılara kapılıp gidenlerin onlar da farkındaydı kuşkusuz. Her efsane ve masal kendi içinde doğruları saklar. Gel de şimdi bilgelerin ne işe yaradığına inanma!Sanırım tüm bunlardan ‘mülhem,’ tekne kiralayıp, konu komşu, çoluk çocuk boğaz turuna çıkanlar da bilin kibu geleneği sürdürüyorlar!Göbek atıp, avaz, avaz darbuka çalmak var iken kim takar Orpheus’u?

     Oysa, her deniz yolculuğunun baş köşesinde,önce düşleriniz vardır; doğanın sunduğu. Peşisıra, renkler, dalgalar, fırtınalar ,sesler ,sizi izleyen martılar ve yunuslar…Zordur hayatın farkında olmak. Unutmayalım; doğanın,tuzlu suların, denizlerin sesine lir’in ezgileri eşlik edebilir ancak. TaaaHitituygarlığından beri var olanlir’in sesi…Yunus ne demiş; “çiğ idik piştik elhamdülillah.” Tuzlu sularda gezinmek, pişmek öyle kolay mı?Kimlikli bir kent, geçmişini önsöz belleyip eleğinde şairler, yazarlar, ezgileri dillendirenler, tabii ki bilgeler ve onları resmedenlerle oluşur ancak. Veeee kenti dert edinenlerle, onlarla soluk alıp düş kuranlarla varolabilir... Kenti tıka basa işgal eden Cavalacozlarla değil! Yıllar yıllar önce Bakırköy Akıl Hastanesi’nde bir hastanınkağıt parçasına yazıp verdiği not hiç çıkmadı aklımdan. Her yerde tekrarlamaktan kıvanç duyuyorum: “Hayallerin işsizliğine akıl hastalığı diyorum ben.”Daha ne desin? Sorum: Hayallerimiz işsiz mi?Bu gerçeğe yüz vermeyip efsanede ki altınsözüne kulak kabartanlar, altından postu kapmak içinuzun donları ile yırtınırcasına, birbirini de iteleyerek Boğaziçi’ne atlayacakları için ‘beis’ yok! Sizlere garanti de verebilirim! Sonuç mu? Gari, siz bilirsiniz?Akıntı burnu mu desem, Kız kulesi mi desem, Sarayburnu mu? Yok,yok Sarayburnud emeyeyim;  abartmış olurum! Ama üzülmeyin, Argo Gemisinin bilge kürekçileri her çağın özlemi…

BOĞAZİÇİ ‘NİN KARABATAKLARI

Gelin, söz vermiş te olsam da ters bir soru yöneltmemizin verin lütfen! Ya Boğaziçi olmasaydı? Ne Bizanslılar, ne de Osmanlılar yerleşirdi bu topraklara…En görkemli uygarlıklar hep su kıyısına yerleşmiştir.Uygarlıkları yaratanlar,  yarınlarından da sorumlu olanlardır!  Anadolu toprağına konup göçenler yerleştikleri topraklarda kendilerinden önce varolanların ürettiklerinden esinlendiler hep. Ve tanık oldukları doğayı önsöz belleyip, sanat ve mimarlığın tüm olanaklarını kullanarakkendilerine özgü yeni üsluplar yarattılar. Güzeli, güzelliği aradılar. Doğanın nimetlerine saygılı oldular. Mermerden anıtsal heykeller yonttular.Garip gelecek ama Karacaoğlan bile, teeee 300 yıl öncesinde merak edip sormuş: “Selam eylen bizden evvel gelene / Kimler var idi bizler burada yogiken.”Demem o ki! Amerikan filmlerinde gördüğümüz, üç beş kalas, atını bağladıkları bar kapısı, içeri de bıçkın aftoslar ve bir atışta on kişiyi yere seren kovboy kasabaları değil ki bu topraklar.Peki, Shakespeare’ in, “Parlayan her şey altın değil,”ini dilimize dolayıp Halil Cibran’danda yardım isteyelim mi? “Güneşe arkanı dönersen ancak kendi gölgeni görürsün.” 

Bildiğiniz gibi Boğaziçi’nde gün doğumu ve gün batımı arasında ki güneşin aydınlığına hiç sözüm yok. Biz es geçersek; kumrular, güvercinler, martılar, karabataklar, sığırcıklar ve serçeler hemen kapar yerimizi. Akıntının ve dalgaların ortasında ki dubalarda karabataklar ve martıların nasıl güneşlendiklerine tanık oldunuz mu hiç? Önce, iskele yada duba üstünde gövdelerini güneşe dönüp kanatlarını açarlar bir müddet. Sonra arkalarını dönüp kuyruklarını açarlar yelpaze gibi, güneşlenirler. Sonra, evet bitmedi.Sonra da gagalarını temizlerler dubanın, iskelenin yüzeyine sürterek.Yalnızca karabataklar mı? Martılar, kumrular, güvercinler, serçeler…

Yani, demem o ki; yaşarken hayatın farkında olmayanlara sözüm çok! Özür dilerim! Sözüm yok demeliyim. Çünkü onlar, Fatih Sultan Mehmet’in buyruğu üzerine hamam sırasında, kuyrukta bekliyorlar!                                                                                                                                     Tek derdim: Ayıp oluyor bu uygarlıklara; şairlerine, yazarlarına, çalgıcılarına (dümbelek değil), korolarına, resmedenlerine, mermeri yontanlarına, kuşlarına, balıklarına, erguvanlarına, manolyalarına vb… Bebekli Özdemir Asaf desem mi? Söz aramızda, duymasın!“Amma da takmışsın kafayıbana?  diye düşünebilir .Kulağını çok çınlattım. Bakın ben uslu uslu oturuyorum! Ama bu şiiri unutulur gibi değil! Üstelik Boğaziçili. “ Kent dayanıyor bahçenin duvarlarına / Yeni bahçeler çiz gözlerinin kuşlarına.”

Boğaziçi‘nde küçük bir bulut, büyük bir buluta sığınıyor gökyüzünde.  Hem de akça pakça beyazdan maviye çalıp, peşi sıramimozaların sapsarı çiçeğine özenmesin mi? Büyük bulut ise kendinden emin, kutsal metinlerin kuşattığı oratoryonun gizemine kaptırmış kendini; sessizce yol alıyor çarpışan akıntıların mavisinde.” Olmadı! Bu tanım da pek romantik! Üstelik, o da BebekliÖzdemir Asaf’aayıp olur.O yakınırken, yaşadığım kentin, başını alıp Arabistan çöllerine gitmesinden haberiyok!..Ya Salah Birsel ve Ahmet Hamdi Tanpınar?

“HER İSTANBULLU AZ ÇOK ŞAİRDİR”

Salah Birsel ustamız bugün yaşasaydı, kitabının başlığı, “Boğaziçi Şıngır Mıngır” mı, yoksa Boğaziçi şıngır mangır mı,” derdi?  Sanırım derdi ve üstüne üstlük, bir de bu sözünü  kimse kapmasın diye tescil ettirirdi! 1981yılında yayınlanan kitabının giriş yazısından bir alıntı: “Boğaz’da yaşamak için yalısı olmak gerekir. Yalı da padişah bendeliğine (kul) yatmak gerekir. Nice bende ve yaralı kul olamamış kişiler Boğaz’ı ancak vıdıvıdılardan tanır.” Neredeyse bu sözünün üzerinden de yarım yüzyıl geçmiş.Yalnızca kaynakçası on sayfa! Yani, boş yok; ayakları yere basan belgeler kitabı. 564 sayfanın son serzenişini aktaralım: “”Boğaziçi Şıngır Mıngır’ı da kantarlayacak olursan, yargını tez bildir ki bu güçsüz Salah Birsel de yaptığı yalan mıdır, gerçek midir anlasın…Eğer Boğaz’ı dolduran kalabalığa zulüm edildiğine varırsan, üç-beş kaporaza(avantacı) aldırmadan, kitabı tuttuğun gibi  Boğazsularına fırlatmadan da çekinme!” Haydaaa! Birsel’e de güven yok!Kendisi ile alay etmesini, yermesini bilen kişi ve toplumlar o toprakların gerçek sahibidirler; Salah Birsel gibi…

      İstanbul ve Boğaziçi’niçağlar boyu dilendiren şairler, yazarlar ve bilgeler öylesine çok ki.Onlardan özür diliyorum; hiç alıntı yapamadım onca güzellemeleri var iken…Ama, elimden hiç düşürmediğim bir bilgeyi konuk etmeden geçemem. Şiirleri, yazılarına ek yaşamın damak tadını da çok iyi çıkaranAhmet Hamdi Tanpınarkonuğum olsun.M.E.B Devlet Kitapları  dizisi içinde yer alan bir kitabı var.  1969 yılında yayınlamış Beş Şehir kitabından da birkaç alıntı: “Her İstanbul’lu az çok şairdir. Çünkü irade ve zekasıyla yeni şekiller yaratmasa bile, büyüye çok benzeyen bir muhayyele oyunu içinde yaşar. Ve bu, tarihten gündelik hayata, aşktan sofraya kadar genişler…Onlar İstanbul’u iyi bir elmas yontucusunun eline geçmiş bir mücevher gibi işlediler…Birdenbire hiç beklemediğiniz bir yerde bir mermer bir çeşme aynası veya kapı çerçevesi, iyi yontulmuş taştan beyaz bir duvar size gülümser...Boğaziçi’nde oturanlar bizim bugün Monet’de,Bonnard’da, Marquet’te Turner’ de, Canaletto’da görüp kendi hatıralarımızda ki anlara yerleştirdiğimiz güzellikler onlar için günlük şeylerdi.”

Evet! “Her İstanbullu az çok şairdir,”” derken  Tanpınarkentin mimarisiyle anıtsal ağaçlarının yok edilmesine karşı yakınmaktan da geri kalmamış hiç. “Bir ağacın ölümü, büyük bir mimari eserin kaybı gibi bir şeydir. Ne çare ki biz bir asırdan beri hatta biraz daha fazla, ikisine de alıştık.”İstanbul ve Boğaziçi için başkaca ne diyor biliyor musunuz?Öylesine şiirsel tanımları var ki.“Beyoğlu, Boğaziçi, Üsküdar, Erenköy,Bentler, Adalar bir şehrin içinde adeta başka, başka coğrafyalar gibi kendi güzellikleriyle bizde ayrı, ayrı duygular uyandıran, hayalimize başka türlü yaşama şekilleri ilham eden peyzajlardır…Mehtaplı gecelerde Boğaz’la Marmara açıkları ne kadar birbirinden ayrıysa, Büyükdere körfezinden yüz kulaç ilerisi, Sarıyer uzakları da öyle ayrıdır. İnsan birkaç kürek darbesiyle şiiri gündelik ekmek yapan çok munis bir hayal dünyasından hiç tanımadığı haşin ve efsanevi bir Argonotlar gecesine girer…Bu değişiklikleri hep birden düşünülünce muhayyelemizde  tıpkı bir gül gibi yaprak yaprak açılan bir İstanbul doğar.

SOKAK ADLARI

Denize inen sokakların albenisi, kuşkunuz hiç çıkmaz aklınızdan. Mimarisinin ötesinde, bir de sizi gülümsetiyorsa! Kara kavak sokağı, Kör kedi sokağı, Beyaz gül sokağı, Sulu bahçe sokağı, Sebzeci Bayram sokağı, Eğlence sokağı tabelalarınıgörseydiniz merak etmez miydiniz?  Eskilerde bir adak yeri olanArnavutköy’ de yılda 25-30 ton çilek yetişirmiş. Sepet içine pembe renkli, lezzeti ve kokusu ile kendini fark ettiren bu çileklerin son demine yetişmiştim. Evliya Çelebi bağ ve bahçelerinin bayındır olduğunu yazıyor.Arnavutköy’ün en çekici yanı ise sivil mimarisinin korunagelmiş olması. Sıra, sıra ahşap ve kagir evler, kapılar, çiçekli balkonlar, pencereler ve kilisesi, ikonları  ile bir bütündür. Ve kıyı camisi ile Boğaziçi’nin yerleşim açısından en özgün semtidir Arnavutköy. Şimdilerde de pek rağbette: İskelesi, sokağa yayılmış kahveleri, barları, balıkçı lokantaları ve kedileri ile…

Gene tutamayacağım kendimi; hiçbir şair ve yazara sığınmadan!..Sivil mimaride ki bu özen, sokak aralarına da çok iyi yansımış! Neredeyse her sokağ aüçlü beşli kahya düşüyor! Haberleşme için de Kızılderililer gibi dumanla değil, bağırarak seslenme yöntemini geliştirmişler! Araba aralarından yalnızca kediler geçebiliyor. Kör kedi sokağı’nın kedileribu kadirşinaslıktan ve insanca yaşamaktan mutlular mı bilemem! Tarihsel bir kentin mirasını, sivil mimaride ki kimliğin getirdiği dingin yaşama keyfini, kendilerini besleyen ev sahipleri ile birlikte hoşça geçirirken, uyurken ezilmekten yakındıklarına hiç tanık olmadım! Korkularından o yana bu yana kaçışıyorlar  o kadar! Yaşlı köpekler ise yorgun, hep uyuyorlar arada bir yalancıktan da havlayarak .Kentin hiciv ve damak tadı ustası mimar ve yazar Aydın Boysan dostum bir yudum rakısını yudumlarken bu curcunayı görseydi, “Dağılın. Vahşi kentin kovboyları masamızda,” diyeceğinden eminim. Kendisiyle, yıllarca  kentin, Boğaziçi’nin keyfini gezerek ve demlenerek çıkardık. Küfürlerini kayda geçmiyorum!

    Biraz da İncicyan soralım. 18. Yüzyılın Arnavutköy’ü için. Akıntı Burnu’ndan dem vuruyor: “Boğaz akıntılarının en uzun olanı o kadar hızlıdır ki yengeç ve emsali hayvanlar suyun içinde yürümeyerek, akıntının sonuna kadar yollarına karadan devam eder, tekrar denize atlarlardı.Ayrıca boğazın yukarısına doğru seyreden büyük ve küçük gemiler, Akıntı burnuna geldikleri zaman gemiciler tarafından karadan çekililerdi.”Kuşkusuz, çağdaş olmak, o kente buyruğunca çökmek değil. Ayıptır söylemesi, geçmiş uygarlıklarda kent bilinci, doğa ve tarihsel kimlik üzerine ‘inşa’ edilirdi. Doğaya ve kendi kurdukları kente saygılıydılar. Doğa ve insan ölçeği tek ilkeleriydi. Yani doğa ve tarihsel kimliğini insanca yoketmeden yaşamışlardı...  

“TAMBURİ CEMİL BEY ÇALIYOR ESKİ  PLAKTA”

Her eski yeni ve kalıcı olmadığı gibi, her yeni de çağdaş değildir, diye avunalım!.. Sevgili Metin’ciğimi anarak: Bir zamanlar; kılıç, uskumru, palamut ve lüfer hazretlerine  özlem duyarak, “Eskiler alıp eskiler satmıyoruz .” Hasret gideriyoruz o kadar!.. Bunu da  kentin masal hanesine yazalım!. Ola ki biri yıllar sonra  sayfaları didiklediğinde, “Ne de huysuzlarmış?”demesin!. Genede, ‘tedbiren’ bir not düşmeliyim: “Suçsuzum hakim bey!Bizi, bu kent aşkı mahvetti! Huylu geldik huysuz gidiyoruz. Kader utansın!”

Bebek semti için, 1993 yılında Mekanlar ve  zamanlar Bebek kitabını yazan sevgili Cahit Kayra dostumdan da bir alıntı yapayım. “İnsanlar yaşamı ütopyalar yaratan ve sürdüren arayışlarla geçiyor. Gelecek kuşaklar düşlerini, uzayın uçsuz bucaksız sonsuzluğu içinde arayacaklar belki… Bu tür ütopyalar Bebek’te zamanlar ve mekanlar âlemine işlenmiş, anılarda kalmış. Bebek’in eski adı Challae…Eski dillerin birinde ‘iskele’ anlamına geliyor…Yaklaşık beş yüz elli yıl önce dünyaya gelmiş olsaydık ve şimdiki küçük Bebek’ten Rumelihisarı’na uzanan yolsuz deniz kıyısında yürürken karşımıza çok yakışıklı önemli bir kişi çıksaydı, onu şöyle selamlayacaktık. Çünkü bu kişi ‘Bebek’ diye tanınan Bölükbaşı Mustafa Çelebi’dir.”                                                            İşte bizlere bir masal daha; Argo Gemicilerinin ötesinden bir yorum…

Başkaca kimler vardı?” derseniz.  Arnavutköy ve Bebek’in ötesinde. Kim mi bunlar? Diyelim ki çağımız İstanbul’unu  yazanSemiha Ayverdi, S. H. Eldem, Y.Kemal, İ. H.Konyalı, ,H.Şehsuvaroğlu, A.Ş.Hisar, T. Fikret, S. Faik, Or. Kemal,Y.Kemal vb.Diyelim ki Nedim, Yahya Kemal, Ziya Osman Saba, O. Veli,Dağlarca, Ö.Asaf, B.Necatigil, M.Sözen, A.Boysan vb.…Diyelim kişiirleri ileR.Durbaş, E. Canberk, A. Behramoğlu, Ü. Y. Oğuzcan, C. Yücel…Ressamlar mı ?O denli çok ki! Hiciv ve kahkaha ortağımız S. Balcıoğlu, Ferruh, T. Selçuk, Bebek’liE. Bozok, sandalı ile bana dürbünle bakıp, gel diye el eden Salih Acar. Diyelim ki taş plaklarda S. Pınar, M.Nurettin, Tamburi Cemilbey, Ş. M. Targan ve saz semaileriile  ünlüRefik Talat bey, neyzen N.Sayın…Nice ustaları unuttuk ise affola!Bu bir özlem değil.Her biri, İstanbul’un kimliğindeki kilometre taşları.

Şöylede söyleyebilirim: Bir güvercinin ve kumrunun boynunda harelenen lacivert, mor, bakır çalığı, duman grisi veRembrand kahverengisi.Tabii kiAsaf’ın,“ Bütün renkler aynı hızla kirleniyordu / Birinciliği beyaza verdiler,”de ki sözünü ettiği beyaz.

Orhan Veliise biraz durgun. Başını eline koymuş kendi içinde geziniyor. Aşiyan‘a postunu sermiş Boğaziçi’ nden geçen tekneleri seyreyliyor .“İstanbul’da, Boğaziçi’nde / Bir fakir OrhanVeli’yim /Veli’nin oğluyum /  tarifsiz kederler içinde./ Urumelihisarı’na oturmuşum / Oturmuş da bir türkü tutturmuşum.”deriken Bebek’li Özdemir Asaf ise dayanamamış! 1975 yılında yayınlanan Çiçekleri Yemeyin kitabından sesleniyor.Kent dayanıyor bahçenin duvarlarına , / Yeni bahçeler çiz, gözlerinin kuşlarına. / Hazır kent dayanmışken bahçene / Kuşlarını gözüne sal, götür ağaçlarına.”Alınmasın kimse! İstanbul ve Boğaziçi ele avuca sığmaz bir yaşam biçimidir.Akçe’nin ön planda olmadığı bir mısra-ı bercestedir.          

Kuşkusuz,  kimlikli bir kentin alın yazısında doğa ve mimarisinin arasında ki uyumdur söz konusu olan. Bir de buna denizleri ve görkemli nehirleri ekleyelim. Su uygarlıktır…Söz gelimi yadavarsayalım : İstanbul’un içinden Boğaziçi’ni çıkarsak ne kalır geriye? Hele vahşi yapılaşmanın hızla yol aldığı kentleri düşünürsek. Sanki bu kentler kimliksizliğin kardeş çocukları!.. Unutmayalım; yeryüzü uygarlığının kimlikli ve albenili kentlerinin en görkemlileri suyun kıyısında kurulanlardır. Bilim, sanat ve mimarinin filizlenip boy verdiği,  kendilerinden sonraki çağları da etkileyen bu coğrafyalarda soluk alanlar, farklı bir yaşamı kendilerine adamışlardır. İstanbul ve Boğaziçi  için geriye tek şey kalıyor:İstanbul ve Boğaziçi’ni sabahın erken saatinde; martılar ve güvercinler yeni uyanmışken. Ve  bir de gün batarken aylı gecelerin kenti. Hayal edin artık!Tamburi Cemil bey çalıyor eski plaklarda…Dedik ya; aklı başında biri söylemiş:“Hayalleri işsizliğine akıl hastası diyorum ben!”

ARTA KALANLAR

Zor olan, bu masalı büyük curcunanın içinden sıyırıp almak. Kalabalıklar, kalabalıklar, kalabalıklar… ve yitirilen kimlik. Ama ben gene de uygarlığın, güzelliğin, usta işi gizemin ve derinliklerde yatan Tanpınar’ın sözünü ettiği elmas yontucusu var! Ayrıntılarda ki Boğaziçi’nin direnen saltanatı.Yani, günümüzden bir ileri, bir geriye giderek,albenili Boğaziçi’nden notlar …Sıra gelmedi: Suyun kıyısına sıra sıra dizilmişlerdir her biri. Her bir kıyı semtinin öyküsü, birbirinden farklı. Beşiktaş, Ortaköy,Arnavutköy, Bebek, Rumelihisarı,Baltalimanı, Emirgan,Tarabya veee Sarıyer. Ya Anadolu kıyısı! Üsküdar’da nKavaklara kadar doğası, sarayları ve yalıları ile Bin çeşit İstanbul…

     Evet! İstanbul  aslında, binbir kumaşın dokunduğu  görkemli bir karmaşadır. Boğaziçi ise karmaşadan arta kalan serinlik. Taşı kuyumcu ustası gibi yontup mavisini, bulutunu unutmayanların kenti desem, gene eksik söylemiş olurum.“Gidelim Göksuya bir âlemi âb eyleyelim. / Ol kadehkâr güzeli yâr olarak peyleyeyim,” desem, ya biri kalkıp Göksu’ ya gidecek olursa! Yandım! Hallaç pamuğu gibi derinlere gidince…Sanırım en doğrusu, Boğaziçi’nin ortalarında, yağmurlu ve fırtınalı bir günde, köpüklü dalgalara düşen ay ışığını izlemek.Gökyüzünün ele avuca sığmayan gezgin ve delişmenbulutlarını,  mavisini de gücendirmeden…Ya  daiki de bir  karalı griye çalan bulutların arkasına saklanıp el eden martıların peşine sezdirmeden takılmak.Çokluk ile yalnızlık arasına takılı kalmış büyük bir mirastan selam olsun. “Boşver!”Yani, Arta kalanlarla mı yetinelim?  .Yetinebilirseniz.                                                                                                                                        Keyfinizi bozmayalım. Açın kitapları: Martıİstanbul’dur!…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kent dayanıyor bahçenin duvarına / Yeni çiçekler çiz gözleimin bahçesin****

 

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.