“Bir finan şarap”
“Hepsimiz bir yol çiineeriz
Hepsimiz kısmet isteeriz
Ama neçin çekişeeriz,
Neçin çekişeeriz?
Nikolay Baboğlu; uzun boylu, ak saçlı ve dudaklarında gülümseme gezen bir bilge. Baboğlu Gagauzların yaşayan en ünlü ve en yaşlı yazarıydı. Daha doğrusu onların adlandırmalarıyla en büyük yazıcılarıydı. Başlığa aldığım tümce de ona ait. İkinci büyük savaştan hemen sonra on sekiz yaşındayken eğitmenliğe başlamış, o günden bu güne kadar da hep Gagauzca’nın unutulmaması için çalışmış. Öykü, roman, şiir, masal ve ders kitapları yazmış. Sovyet döneminde eğitimin çeşitli kademelerinde, Sovyet döneminden sonra da Moldova devletinin kuruluş yıllarında devlet başkanı yardımcılığı yapmış. Gagauz halkına adadığı seksen yıllık yoksul yaşamı bilgeliğiyle özdeşleşmiş ve zenginleşmiş bir insandı. Onun ölümünü duyunca Gagauzlar “bilgesini” yitirdi diye düşündüm. Geçen yıllarda Moldova’da KIBATEK etkinliklerine katıldığım günlerde ziyaret ettiğim Baboğlu’yla yaşadığımız anı yazdığım yazı aklıma geldi. Daha önce bir dergide yayınlanan anı yazımı bir kez de buradan okuyucularımla paylaşmak istedim.
Kişinev Cosmos Otel’den Nikolay Baboglu’nun evine doğru yola çıkarken yanımda Ankara Üniversitesi Çağdaş Türk Lehçeleri Bölümü yardımcı doçentlerinden G.Selcan Sağlık ve Adana’da yayımlanan Aykırısanat Dergisi’nin sahibi yazar Arslan Bayır vardı. Selcan Hanımın tombul yanaklarında arada bir görünen gamzeler gülümserken, Arslan Bayır’ın esmer yüzünde küçük endişeler geziniyordu. Onların yüzlerindeki ifadeleri kendimce yorumlamaya çalışırken, “Arkadaşlar, ben bir yazarın evine çağrılmaktan mutluluk duyuyorum. Bu sayede Gagauzların yurdunda otel odası ve konferans salonlarından başka bir de yaşam mekânı görmüş olacağım.” dedim. Onlar da başlarını olumlu anlamda sallayarak beni doğruladılar.
Taksi şoförümüz bir iki yanılmadan sonra doğru sokağı buldu. Kapı numaralarına dikkatlice bakınarak bir süre ilerledikten sonra bir apartmanı göstererek bizi indirdi. Hr. Botev Sokak 13/1 doğruydu ama ev numaraları karma karışıktı. Bir süre karışmış numaralar içinde Baboglu’nun ev numarasını aradık ama bulamadık. Selcan Hanım, Baboglu’nun evine telefon etti. Baboglu’nun eşi aşağıya inerek bizi sokakta karşıladı. Onunla birlikte üçüncü kata çıktık. Nikolay Baboglu o güler yüzüyle bizi kapıda karşıladı.
Biz pardüsülerimizi asarken, Baboğlu, “bizi yıllarca beklettiniz be yahu” dedi. Usum cümlenin vurgusuna takıldı. Bir önceki gün tanışmıştık nasıl olurdu da “yıllarca bekletmiş” olabilirdik ki? Evet, o vurguda başka bir şey vardı. Yüzüne baktım. Anlatmak istediğini anlatmanın keyfiyle gülümsedi. Bizi hemen yemek masasına davet etti. Hanımı Anna Hanım doğal yiyeceklerden hazırladığı yemeklerle birkaç dakikada masayı donattı. Bizim sofralarımızdan ayrıcalıklı hiçbir şey yoktu sadece surahideki altın renkli şaraptan başka. Hepimiz yuvarlak masanın çevresindeki taburelere oturunca Baboglu titreyen eliyle cam surahideki altın sarısı şarapla kadehlerimizi doldurdu. Kadehlerimizi kaldırmadan yüzümüze baktı, “siz bir fincan kahve dersiniz, biz de bir fincan şarap diyoruz” dedi. Kadehini kaldırırken de, “biz gagauzlar birlikte bir kadeh şarap içmediğimiz insanlarla dost olamayız...” diye ekledi. Arkasından da, “Allah sağlık versin” diyerek kadehini sonuna kadar içti. Biz de ona katıldık...
Bir yandan yemek yiyor, bir yandan da söyleşiyorduk. Ama bakışlarımla da küçük odanın içini tarıyordum. O tarama anında tuhaf bir cümle gelip takıldı dilime. “eskimiş bir apartman katı” diye söylendim usulca. İkinci kadehe kadar hepimiz konuşmadan yemeklerimizi yedik. Yemeğin sonuna doğru Nikolay Baboglu arkaya doğru yaslanmak istedi, ama oturduğumuz taburelerin arkalığı olmadığı için sırtını televizyona dayadı. Anna Hanıma boşalan sürahiyi şarapla doldurmasını söyledi. Anna Hanım kaşla göz arasında doldurduğu sürahiyi masanın üzerine koyarken, “bu şarap anaköyümüzün üzümlerinden yapılmıştır. Hiç başka bir şey katılmamıştır.” diye acıklama yaptı. Baboğlu elindeki kadehi içmeden, “Sene 1946, Ruslar çağırdılar beni... Uşaklara öğreteceksin okuma yazma dediler. Ben daha yeni kurtulmuşum uşaklıktan. Gagauzcadan başka dil bilmem dedim onnara. Öğreteceksin Gagauzca dediler. Birinci yıl öğrettim Gagauzca’yı. İkinci yıl dediler öğreteceksin Rusça. Dedim ki, ben bilmem Rusça. Dediler öğreneceksin. Ben de öğrendim Rusçayı. Sonra da öğrettim uşaklara hem Rusça’yı, hem de anadilimi... Ama kırk altıda biz çok büyük bir kuraklık yaşadık. Kıtlık oldu. Bizim buralarda tarım yine de bizi idare edecek kadar ürün verdi, ama yönetim elimizde avucumuzda ne varsa alınca başladı açlık. O yıl 36 öğrencimden sadece üçünü kurtarabildim...” Bir süre dudakları titredi. “Üç insan nedir ki otuz altıdan...” dedi fısıldarcasına...
Baboglu’na öğretmenlikten başka bir işle uğraşıp uğraşmadığını soruyor Selcan Sağlık. Baboglu bir kez daha “Allah sağlık versin” diyerek kadehini kaldırdıktan sonra... “Ben öğretmenlikten başka Moldova devlet başkanına kültür yardımcılığı yaptım. Romenler soyadım Baboglu olduğu için çok zorluk çıkarıyorlardı ama ben aklı kullanmayı pek severim. Ben de kullandım aklımı. Önceden beni istemeyenler bile sonradan benden yardım istediler. Zaten her insan yapamaz her şeyi. Bölüşmek lazım, paylaşmak lazım...” o nefeslenince Anna Hanım, “Bu adam baş yazıcımızdır bizim. Bütün okul kitaplarımızın yazıcısı odur..Gagauz yerindeki şıkollarda (okullarda) uşaklar hep öğrenirler onun kitaplarından gagauzcayı” dedi. Hanımına bakan Baboglu da, “Son zamanlarda yapamıyorum, yazdıklarımı hanım daktilo ediyor. O olmazsa ben de bir şey yapamam şimdi. Son zamanlarda en büyük yardımcım o” diyerek hanımının çalışmalarındaki payını belirtiyor.
Konuşmalarındaki fiil kullanımı dikkatimi çekiyor. Genelde birçok batı dilindeki gibi özneden hemen sonra kullanıyorlar fiilleri. Arslan Bayır önce bizim, sonra da Baboğlu’nun rafa dizili (Güz Çiçekleri, Gagauz Folkloru, Legendanın İzi, Bucak ecelleri, Karanfiller Açtılar, Tarafımın Peetleri, Masallar, Mumlar saalık için, Bir öykümüz var, Gagauzların kaderi) adlı kitaplarının fotoğrafını çekiyor. O fotoğraf çekmeye devam ederken usumda bir başka garip soru dolaşıyor. Kendi kendime konuşurcasına, “Türkiye’den Batı Avrupa’ya göç eden insanlarımız elli yıl olmadan dilinin yarısını konuşamazken, bu insanlar (Gagauzlar) küçük bir grup olmalarına karşın yüz yıllardır dillerini bu kadar duru nasıl korumuşlar? Hem de diğer kültürlerle iç içe ve barışık yaşayarak...” diye söyleniyorum. Sanırım Selcan Hanım mırıldanmamı duyuyor ve gülümsüyor. Ama hiçbir şey söylemeden o da fotoğraf çekmeye koyuluyor...
Düşüncelerimden uzaklaşmak için Baboglu’na son zamanlarda ne üzerine çalıştığını soruyorum... Sırtını yeniden televizyona yaslıyor. Nefesleniyor. İnce bir hüzüne bulanmış sesiyle, “Gagauzya’nın anısal tarihi diyebileceğimiz bir kitabı yazdım. İki yıldır Gagauz Özerk Cumhuriyeti kültür işleri basacak ama paraları yok ki bassınlar...” diyor. O susunca nedense Hollanda’dan Veyis Güngör aklıma geliyor. Sonra da Türkiye’deki yayıncıları düşünüyorum. Umarım Baboglu’nun son çalışmasını 80’inci yaşına girerken ona hediye etme olanağını bulabiliriz.
Ben yazıma Baboğlu’nun bize çok şey söyleyen dizeleriyle başladım. Yine onun bize çok şeyi çağrıştıran dizeleriyle bitirmek istiyor, ışığının sonsuza kadar insanlığı aydınlatmasını diliyorum.
Çiydemnár
Açın, açın, çiydemnar,
Neçin çok uyudunuz,
Beyaz yorgan altında
Tatlı mıydı uykunuz?
Açın, açın çiydemnar-
Uşakların bakışı.
Çiydamnar, siz çiydemnar,
Uzak bıraktınız kışı...
Çiydemnar, siz çiydemnar-
Yılın sabahı açık.
Geldii gibi turnelar,
Geldi sıcak hem sağlık.
Açın, açın çiydemnar,
Açın her yılın sonsuz,
Gelsin-gitsin turnelar
Göklar olsun bulutsuz...
Nikolay İgnat Baboğlu
Yeni yorum ekle