“TEFRİKA-I.Bölüm: Işıklar Yanarken”
Bazı sabahlar vardır, insan o sabahın bir gün bütün hayatını belirleyeceğini bilmeden uyanır. Henüz kelimeler şekillenmemiştir, soruların adı yoktur ama içten içe bir şey sessizce kıpırdar. Benim için o sabah, ışıkla karanlığın birbirine karıştığı, zamanın uykulu olduğu bir vakitte başladı. Henüz neye uyandığımı, nereye gideceğimi bilmiyordum ama o yoldan dönüşte eskisi gibi olmayacağımı sezmiştim.
O gün sabah mıydı, gece mi hâlâ karar veremem. Zamanın kendisi de uykulu gibiydi zaten. Gökyüzü karanlıkla aydınlık arasında asılı duruyor, yıldızlar çekilmeye hazırlanıyor, ama güneş henüz “geldim” demiyordu. Annem beni uyandırdığında, sesinde alışık olduğum yumuşaklık vardı; ama o yumuşaklığın içinde aceleyle karışık bir kararlılık da seziliyordu.
“Haydi oğlum,” dedi, “kalk, ilçeye gideceğiz.”
Yedi ya da sekiz yaşındaydım. İkinci sınıfı yeni bitirmiştim. Uykunun içinden çekilip alınan bir çocuk için dünya, henüz adını koyamadığı sorularla doludur. Nereye gidiyoruz? Neden bu kadar erken? Niçin herkes uyurken biz yoldayız? Anneme bunları sormadım. Çünkü o günlerde çocuklar çok soru soramazdı; soru sormak, büyüklerin işiydi ya da işlerine karışmak... Bizim işimiz yürümekti, itaat etmekti, ne denirse densin susup oturmaktı...
Evimizin önünde merkep hazırdı. Atımızın ayağı burkulmuştu, basamıyordu. O yüzden bu yaşlı hayvancağızla yolculuk edecektik. Hatta mümkün olduğunca ona biz de yük olmaktan imtina edecektik. Annem, bahçeden topladığımız ürünleri çuvallara yerleştirmişti: Sebze, meyve, ihtiyacımızdan artan ne varsa… Yük merkebin sırtına yüklendi. Heybenin bir gözü dolu, öteki gözü daha hafifti. Şayet satacaklarımızın dışında bir şey olursa hafif olan tarafa koyacaktık. Ben annemin yanındaydım. Elimi tuttu mu, tutmadı mı hatırlamıyorum ama yan yana yürüdüğümüzü biliyorum. O yol, annemin varlığıyla bana güven veriyordu zira. Annemin yükü her şeyden ağır, yüreği aksine her şeye rağmen hafifti.
Köyden çıktığımızda karanlık daha yoğundu. Patika yol, bildiğimiz bir yol olsa da her seferinde yeniden keşfettiğimiz bir yoldu. Taşlar aynıydı, ağaçlar aynıydı fakat gece her şeyi başka bir şeye dönüştürüyordu. Ayaklarımızın altında çıtırdayan toprak, sanki sessiz olmamızı istiyor gibiydi. Annem konuşmuyordu. Ben de susuyordum. Sükût, o sabah bize yine en çok yakışandı.
İlçeye yaklaştıkça hava değişti. Sadece gökyüzü değil dünya da değişti. İlçe merkezi tarafına vardığımızda, birdenbire başka bir âleme girmiş gibi oldum. Orada da evler vardı, bizim köydeki evlere benzemeyen evler… Düzgün duvarlı, yüksek pencereli, muntazam sıralanmış yapılar. Ve en önemlisi, ışıklar… Işıklar rengârenk yanıyordu.
O ana kadar elektriği ya hiç görmemiştim ya da gördüysem dahi böyle görmemiştim. Köyümüzde gece, gecedir. Karanlık gelir, her şeyin üstünü örter. Lamba yakılır, kandil yakılır ama o ışıklar, karanlığı yenemez, sadece onunla güreşe tutuşurdu. Buradaki ışıklar ise karanlığa meydan okuyordu. Pencerelerden sızan sarı aydınlık sokaklara taşıyor, gecenin sınırlarını daraltıyordu. Sırları açığa düküyordu.
Durup bakmak istedim. Belki durdum da… Annem birkaç adım öne geçti mi, bilmiyorum. Bildiğim tek şey, içimde bir şeylerin harekete geçtiğiydi. O ışıklar sadece evleri aydınlatmıyordu da sanki bana bir şeyler fısıldıyordu. “Bak!” diyordu, “başka bir hayat mümkün.”Annemi kolundan çekiştirdim.“Anne,” dedim, “Bu evlerde kimler oturuyor?”
Annem durdu. Başını kaldırdı, o büyük binalara baktı. Sanki cevabı önceden biliyor ama yine de kelimeleri seçerek söylüyordu.“Oğlum,” dedi, “hani şu aşağıda fabrika var ya maden… Onu idare edenler, müdürler, mühendisler, memurlar… İşte onlar oturuyor.”
O an içimde bir cümle belirdi. Nereden geldiğini bilmiyorum. Öğretilmiş değildi, ezberlenmiş değildi. Bir çocuğun ağzından çıkacak kadar saf ama bir ömrü sırtlanacak kadar ağırdı. “Ben okuyacağım,” dedim. “Büyük adam olacağım. Bir gün gelip bu fabrikalardan birinin başına ben geçeceğim.”
Annem bana baktı mı, gülümsedi mi, şaşırdı mı hatırlamıyorum. O sözün annemde bıraktığı etkiyi de bilmiyorum doğrusu. Ancak bende bıraktığı izi çok iyi biliyorum. O cümle, benim için bir hayaldi belki o zamanlar, ama aynı zamanda bir meydan okumaydı. Kendi kaderime, kendi yoksulluğuma, karanlığıma karşı verilmiş bir söz…
Yürümeye devam ettik. Pazar yerine vardığımızda güneş hâlâ doğmamıştı. Satıcılar yer kapma telaşındaydı. Bizim gibi köylerden gelenler, boş buldukları bir köşeye ilişiyordu. Annem çuvalları indirdi, ben de ona yardım ettim. O an pazarın gürültüsü başladı veya ben henüz işitmeye başladım: Ayak sesleri, fısıltılar, birbirine çarpan kova leğen sesleri, arada bağrışan köylü kadınların sesleri… Ama benim aklım, fikrim hâlâ o ışıklardaydı.
O gün pazarda ne sattık, ne kazandık, kaç parayla eve döndük hatırlamıyorum. Hatırladığım tek şey, dönüş yolunda o evlere bir kez daha bakmış olmak. Gündüz vaktiydi bu sefer. Işıklar sönmüştü, gecenin ihtişamı yoktu… Buna rağmen artık bildiğim bir şey vardı: Elektrik denen mucizevi buluş, insanın hayatına dokunmalıydı…
Yıllar sonra, hayat beni türlü yollardan geçirdi. Okudum, çalıştım, düştüm, kalktım. Karanlıklar gördüm. Sadece gece karanlığı değil, insanın içine çöken, umutları boğan karanlıklar… Ama ne zaman zor bir eşikte dursam, hep o sabahı hatırladım. Annemin sessiz yürüyüşünü, merkebin sırtındaki yükü, patika yolu ve ilçenin ihtişamlı ışıklarını…O ışıklar, benim için sadece elektrik değildi. Bir işaretti. Bir davetti. Bir sorumluluktu…
Ve yıllar sonra ilçemiz gerçekten kararmaya yüz tuttuğunda, insanlar umudunu yitirdiğinde, “bu fabrika kapanır” dendiğinde… O çocuk tekrar konuştu içimde. “Ben vazgeçmeyeceğim”dedi.Çünkü insan, içindeki ışığı bir kez gördü mü, hiçbir karanlık onu ürkütemezdi…
***
Devamı Şubat Sayımızda…
Dr. Seda ArtuçBekteş
Yeni yorum ekle