İyilik İçin Yaşamak!

Felsefe

İyilik İçin Yaşamak!

Ümit Yaşar Gözüm*

zorbatv.com

Bir sabah uyanıp uçsuz bucaksız mavinin insanın içinde yarattığı boşluk hissini sorgulamaya başlayan üstadın ağır aksak söylendiği cümle “coğrafya oyunları bunlar…” olmuştu. Bu hissin sarısını Arap Yarımadası’ndaki altın renkli parlak kumlardan oluşan çölde yaşamıştı. Acaba alttan kızgın kumların, üstten günebakan sarısı güneşin beynini ele geçirdiği, damla suya hasret kalan insan, çöl romantizminden bahsedebilir miydi? Karadeniz’in sahillerinden bitmeyecekmiş gibi gelen yeşilin bütün tonlarını sergileyen ormandan dağlarını seyrederken yaşadığı büyük yeşil boşluğu anımsamıştı. Yoksa coğrafya oyunları bunlar demesi anlamsız olurdu.

Beynin kıvrımları insana kavramların dünyasını açıyor. Yazıyla bağını koparan insanda, bu kıvrımların düzleştiğini biliyoruz. Onda beyin boş bir levhadır artık. Kavramların giriftliğini algılayamayacak kadar düzleşmiş beyinlere her şeyi ancak görselleştirerek anlatabilirsiniz. Ki, günümüz insanının ve toplumlarının temel sorunu bu diye düşündü üstat. Yoksa coğrafya hem kader hem oyun nasıl olabilirdi ki!

Bir an yaşadığı dönemin başat değerlerini düşündü, toplumsal sapmalar bir bir döküldü önüne. Birden irkildi… Boşluğun ortasına düşmüş nesne gibi savruluyor sağa sola toplum…Herkesin kesesinin derdine düştüğü ortamlarda ruhunu bağlayacağı sağlam urgan aramak da anlamsızlaşıyor umutsuz kitle için… diyerek gelecek kuşakları nelerin beklediğini sorguladı. Bizim yaptıklarımızın hesabını ödemek zorunda kalacakları bir gelecek bırakıyoruz onlara. Adil olmayansa böyle bir mirası reddetme şansları da olmadan olamadan içine doğacak olmaları... Oysa gelecek bir özlemdir. Onu hiçbir zaman yakalayamazsınız, ancak yakından takip ederek uzaklaşmamış olursunuz.

Morlaşmış kayalar üzerine bilgeliklerini yazdırıp geleceğe miras bırakan ulu atalarımızın birkaç yüzyıl sonrasında yaşadıkları göçü hatırladım. Yorgun ataların göçünün her bahar yeni otlaklar bulmak üzere göç eden bizonlarınkine benzemediğini düşünmekte nereden çıkmıştı! Boşluğa uzun dalış yaptığı halini yakalamıştı Tike. Onu böylesi derin düşüncelere salan şeyin ne olduğundan çok boşluğa anlamsızlık yüklemesinden kaygılanmıştı.

Tike’nin her karşılaşmada tutku haline getirdiği üstadın saçlarının arasında elini gezdirme seremonisine “Ah yüreğim uzaktan bir şeyler hazırlarken seni seyrediyordum. Uzun uzun bir yerlere bakıyor gibiydin. Önünden geçtiğimde varlığımı fark etmedin. Boşluğu çoğunlukla duygusuzluk hali sanırız. Oysa derinlerde oluşmuş duyguların henüz kendine bir yol açamamış olma halidir dediğini not etmiş belleğim. Anlat bana yüreğim, anlat ki aydınlanayım.”

Gel ve söyle bana tanrıçam: Dil kurucu yazarlardan birisi olarak, yeterince okunmayacağımın farkındayım. Ama sıradan okur için yazan sıradan yazarlardan olamayacağımın da bilincindeyim. Düşüncenin giderek rüzgârın önünde sürünen niteliksiz bir nesneye dönüştüğü toplumlarda, kitlenin dili olmak isteğim de yok. Aydınların aydınlanmasını dahası zamansız uykusundan uyanmasını dert edinmiş bir yazarım. Yazı ve çizgi arasındaki dünyama eleştiri sanatını da eklemekle kendime fazlamı yüklendim diye düşünmekten alamıyorum…

Ben sonbaharda şalgam toplama mevsiminde doğmuşum. Tam da proleter ekim devriminin bilmem kaçıncı sene-i devriyesinde. Ağız tadıyla kutlayamadım doğum günlerimi. Hazan mevsiminde doğmuş olmak, yere düşen her yaprakta kendini görmek demektir.

 “Ekim” dediğimizin bir yanı on milyonlarca cana mal olmuş karanlık bir girdaba çıkar aydın sofralarında, öte yanı cehaletten arınan bir milletin varoluş öyküsüne. Ekim dediğin geride bıraktıklarının kışlık erzağını tamamlayanların gurbet zamanıdır bazı coğrafyalarda. Ayrılık acısını çıplak gövdelerinin hissettiği erik dallarına bir başka baharda buluşmak ümidiyle asılan özlemlerdir.

Aydınlar umut ekiyordu topluma, kitle ise güneşi kesiyor cehaletle…Bazı yöneticilerin parşömen gibi buruşmuş yüzlerinden ihtisas trenleri geçiyor. Düştüğümüz zindanda olmayan kapılar açtık, ruhumuz özgürleşsin diyerek. Korkunun sindiği yürekleri, tebessümlerimizle yıkadık

Bizim kuşak yaşamı; düzenli olma isteğinin, denge yönetiminin adı olarak öğrendi: Hepimiz güvende olmayı yeğledik, haklı gerekçelerimiz vardı, ancak bazen güvensiz sularda da yüzdük. Heyecan, arzuları tetikleyen yanımızdır ki, dozunda olmak kaydıyla gereklidir insana. İstikrar her öğün yenilecek bir yemek değildir. Hep aynı şeyi yemek ne kadar iticiyse her an düşüncenin tetikte olması da o kadar yorucudur. Sen yanıma gelmeden önce göç yoluna dizilmiş sürünün yarattığı boşluk hissine kapılmıştım.

Geçen zamanın izini sürdüğümde deli dolu geçen bir ömürle karşılaştım. İnsan sarrafı olmak diye bir deyimimiz vardır. Sen bir tanrıça olarak zaten bu yetiye sahipsindir. Tam televizyon kumandasına dokunduğumda bir siyaset adamının konuşması yansıdı ekrana. İlkokul müsamerelerinde şiirini ezberlemiş öğrencilerin kürsüye çıkmış saflığını düşündüm. Ardından bu konuşmanın sonunun nasıl kitleye odaklanacağına bahse girdim kendimle. Yanılmamıştım.

Tike araya girerek peki üstat bu bir öngörü müydü, yoksa konuşmanın akışı mıydı seni bu keskin sonuca götüren?

İnancına sadık olmayan yetişkindense, bir çocuğun duası olmayı yeğlerim…Hangi dehlizlerde saklanır kötülük, hangi karanlığa akar iyilik. Ne gören vardı yüzlerini ne hisseden inançlarını. Hepsi birer kavramın ardına saklandılar ve gerçekte asla yoktular…Tökezlemeden konuşanların ezberlerinin arkasında mutlaka bir hesap vardır diye düşünürüm ve haklı çıkarırlar beni. Muhalif bir ağızdan dökülen iltifat cümleleri kadar yapmacık gelir düşünceleri. Yalın katmanların altında ezilen bir karınca sanırsınız. Çünkü korkular bir yanardağın kaynayan lavları gibidir. Benliğinizi sarmaya görsün, kitle karşısında yaşanacak her patlama ihtimalini düşünerek ölüp ölüp dirilirsiniz. Bilinmeyen dilden dökülen sözcüklerin anlamını, poker oyuncusu gibi sakladıkları mimiklerden bilirsin…İsyan ve direnişi aynı anda yapmışlığı olanların darağacında yağlı urganları hazırdır…Narsistlerin içinde, kendinden başkasına asla büyümeyen tek şey; sevgidir. O kişilikler iyi bilirler, ölümün ferman yazdığı hayatlarda, bir çakıl taşından farksız, sıradan bir değerdir onur….

Sana yüreğim derken bile yüreğimin derinlerine akıyorsun üstat, diyerek araya giren Tike: Seni dinlerken alemin, güzelliğin peşinde koşar adım yol alan insanlara ihtiyacı olduğu savı tırmaladı beynimi. Mutluluk beklentisiyle çaldığımız her kapının zil sesinin farklı olduğunu anladığımızda, içimizdeki ahenkli tınılara daha çok bağlanıyoruz. Zaman bütün basma kalıp zincirleriyle akıp giderken sizi de sürüklüyor peşinden. Gerçeklikte dur demek elinizde...Estetik üzerine konuşurken; güzellik sorununu sorgulayan düşünürün, nesneye genel geçer değer yükleme çabasıdır. Ki, sanat eleştirisinde geleneksel mantık ve ahlak kurallarının yeri yoktur dediğini anımsadım. Yaşamı estetik değerden yoksun bırakmak kadar, ona hapsetmekte eksik bir dünya yaratmaya zemin hazırlar.

Ne zaman birine yapılan haksızlıkla karşılaşsam, barbarlığa direnen kavimlerin ortak aklı olmak geçer içimden. En çok da ıssız gecenin kucağında gözyaşı dökenlerin ahından korkmak gerektiği. Onlar ki, hıçkırıklarında boğulsun istemezler insanlık. Memleket aklıma düşünce; kır düğünlerini ve bayramlarını hatırlarım. Toprağa ve bayrağa bağlılığımın orada biçimlendiğini düşünürüm. En büyük kaygım bir gün bütün nehirlerin kurumasıydı. Ki, tasam göllerden ve denizlerden yanaydı. O an fark ettim üst üste binen beyazın maviye dönüştüğünü ve gölün varlığının kendini besleyen derelere bağlı olduğunu… Toplum da böyle değil mi?

Yorumlarınla bakışlarımı boşluktan, düşüncelerimi yeniden anlamsız yanılsamalardan çekip alıyorsun Tike. Bazen aşktan çok, felsefe yapmam için karşılaştık diye düşünür oluyorum. Ama bu bir tanrıçanın benliğimi benden aldığı gerçeğini değiştirmiyor. İtiraf etmeliyim ki, bunu bilmek beni sevgi pıtırcığına dönüştürüyor Tike.

Gelelim dere ile göl, insan ile toplum arasındaki kaynak sorununa! Acıyı da mutluluğu da değerli kılanlarla paylaşmayı ilke edindim. İnsanlıktan yana bir kaygım hiç olmadı ama insandan yana her zaman…-

Öyle ki, insanlık tarihinin ağırlığını yüreğimde hissetmeye başladığımda kaybettim gelecek umutlarımı. İnsan dendiğinde onlar dört elementi düşünürdü, bense sözcükleri! Ateşten, topraktan, havadan sudan, insanın yarasıdır sözcükler ki, asla vazgeçmez konuşmaktan. Sınırlar kimliksizdir, orada her şey ötekiyle yüzleşir! İnsan çoğunlukla kendi hatalarından belasını bulur, geriye kalanlar ise ötekilerin kötülüğündendir. Büyüklerin hırsı, küçüklerin aklına denk olsaydı, belki de küçük hırslardan büyük akıllar doğardı. Oysa dünyayı aklı küçük, hırsı büyük zavallılar mahvettiler ve hala geçerli bir önerme bu. Kanunsuz kent veya toplum yoktur, kural tanımayan hırs ve kontrol edilemeyen kin vardır. Ki, en büyük eseri de kötülüğün zaferidir. Başkalarına yaptığımız kötülükleri kendi çocuklarımıza şefkatle sarılmakla unutabileceğimizi sandık; oysa kul hakkı vicdanı olmayanları daha çok yaralar. Ki, onların bir yanları hep o bataklıktan beslenir.

Belleği yaralanmış bir koca çınar tanımıştım. En büyük korkusu bağışlanmadan göçüp gitmekti. Niçin bu kaygı diye sorduğumda “Nereden bileceksin sen evlat, kestiğim binlerce ağacın yaşlarının şimdi gözlerimden döküldüğünü!

Yaşarken kendi mezarını kazanlara hep imrenmişimdir. En azından sonsuza dek yatacakları yuvalarının da bir emek gerektirdiğini düşünüp kendileriyle hesaplaşabiliyorlar. Ya emeksiz kazanmayı ve yaşamayı ilke haline getirenler! Sanırım onları ne yer ne de gök kabul edecek!

 

*Felsefeci, Yazar, Eleştirmen

ZorbaTVdergi Kurucu Genel Yönetmeni

Sanatım Dergisi Genel Yayın Yönetmeni

Sosyete art  Blog: Düş ve Gerçek Köşesi

Instagram: @zorbeyümityaşargözüm

Facebook: Ümit Yaşar Gözüm

e-posta: uygozum@gmail.com  

Entelektüel Tartışma Platformları

Toplumsal Buluşmalar Platformu

Türkütopya Sanat Platformu

Ankara (Kalesi)İzdüşümleri

Bodrum Aspat Düşleri  Platformu

Kurucu Başkanı

 

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.