“İnan Bana…”- 2

VanGogh’un mektupları çalışmasının birinci kısmında, mektupların taşıdığı önemin nedenlerini, niteliklerini ve onun yaşam çizgisini oluşturan temel yaklaşımını ele almıştık. Bu yaklaşımın resimde nasıl ele alındığının sürecini gözlemlemiştik.20’li yaşlardaki genç VanGogh’un sorgulamalarını görmüştük.
Yıllarla birlikte, mektuplar, Van Gogh’un kişisel dönüşümünün, “ortayaşın” çalkantılı gelgitlerinin ve kendi yolunu bulma çabalarının çok özel belgelerine dönüşürler.
Yıllarla birlikte,olgunlaşması yanısıra, ortaya çıkan kısıtlarda onu etkilemektedir. Van Gogh, insanlarla ve özellikle kadınlarla ilişki kurmada ortalamanın dışında standartlara sahip olmasının çalkantılarını mektuplarda uzun uzun anlatmıştır kardeşine. Bu dönemin mektuplarında, nerede ise bir “itiraf” hatta “günah çıkarma” üslubu içinde, onun,bir “erkek “olarak,aşk, kadın ve cinsellik konusundaki düşüncelerini ve serüvenlerini okuruz.Van Gogh hakkında başkalarınca yazılı olanları bir kenara bırakırsak, mektuplardan anladığımız, ikisi platonik olmak üzere yaşamını bölüştüğü dört kadın arkadaşı olmuştur. Kadınlarla ilişkilerinde, cinselliği hiç ihmal etmeyen bir yaşamı olduğu görülüyor. “…Düşündüm ki bir kadınla birlikte olmak istiyorum.Aşksız,kadınsızyaşayamam.Eğer içindesonsuz,derin, gerçek bir şey yoksa yaşama da değer veremem…Ne de olsa erkeğim,hem de tutkuları olan bir erkek, bir kadınım olmalı, yoksa donarım ve taşlaşırım, sersemlerim kısaca…”. Bu kadar samimi, bu kadar net ve ne istediğini açıkça ortaya koyabilmek galiba onun gibi kendisi ile hesaplaşmayı bilmekle de ilgili.Özellikle bir fahişe ile süren ilişki -çevreden ve aileden büyük tepkiler görsede-bir süre devam ediyor. Onun çocuğunu benimsiyor.Theo’ya kadınla ilgili yazdıklarından aralarındaki ilişkiye karşı çok nesnel olduğunu da görmekteyiz. Uzun zamana yayılan diğer ilişkilerini anlatırken kadın erkek ilişkilerinde --sadece eldeki mektuplara bakarak- kadınlar konusunda çağının ötesinde yaklaşıma sahip bir erkek ile karşı karşıya olduğumuzu görürüz.“…kadınların vücutları içimde korkunç büyük bir dürtü yaratıyor 1
-kadın olarak onlara sahip olmaktan çok daha fazla resimlerini yapmak dürtüsü bu…Gerçi her ikisini de yapmak isterim başka…Her yerde aynı bu; ister kentte ol ister kırsal yörelerde, zamana ayak uydurmak istiyorsan eğer, kadınları mutlaka hesaba katacaksın…”.(Aralık 1885)
“Son derecede zor olabilir kadın, ama yaşamda da sanatta da onsuz ne yapardık?” (Ocak 1886). Onun bu kadın erkek ilişkisini savunmasındaki netlik ve dinin baskısınakarşı aldığı tavır, bugünün post modern dünyasında bile-bence- parlayan ve göz kamaştıran bir isyan ve manifesto adeta“…Din adamları hepimizi günahkar sayıyorlar, tohumumuz günah içinde atılmış, tohumumuz günah içinde olmuş. Laf!Saçmalığın iğrenci bu! Sevmek günah mı? Sevgiye gereksinme duymak, sevgisiz yaşamamak günah mı? Bence sevgisiz yaşamak asıl günahkar ve ahlaksız bir durumu sürdürmek…”(Aralık 1881)
Ve kadınlar konusundaki sonuç kararının görkemliliği: “…Kadınlarda, devrim zamanlarında olan türden bir çekicilik var – ve aynı türden bir prestij…Ve kişi,kadınları çalışmalarının dışında tutmakla çağdışı bir tutum içine girmiş olur…” (1885)
Mektupların bize gösterdiği bir diğer özellik, yaşamının bireysel çalkantılar, sıkıntılar, hastalıklar ve olanaksızlıklar içinde olduğu dönemlerde bile, özellikle sanat piyasası veortamını dikkatle izlediğidir. Mektuplardan, onun, sanat piyasasını profesyonel bir sanat taciri gibi izlediği ve sanat dünyası konusunda son derece gerçekçi ve nesnel olabilen bir kişi olduğu görülmektedir. Sanatın geleceği için olsun, içinde yaşadığı dönemlerde olsunörgütlenmeler düşündüğü ve denediği görülmektedir.Kendisi de,bir vakitler, bu alanda çalıştığı için sadece kendi tabloları için değil, ama genel olarak sanat piyasasının sorunları, resimlerin satışı, değerleri konusunda çok gerçekçidir.Mektuplarında Theo’ya tavsiyelerde bulunuyor ve pek çok düşüncesi var. Örneğin; sürekli gündeminde olan sanatçı komünleri kurmak konusunda Theo’ya sık sık yazıyor… Bu konuda uğraşıyor da.Gauguinve başka bir genç ressamı da dahil ederek denediği sonuçsuz birlikteliği de bu düşüncenin bir uzantısı. (Bir sanat tacirine yazdıkları ortak imzalı mektup yakın zamanlarda bir müzayede de 442.000 Euro’ya satıldı.) Her ne kadar pek çok kaynak onunlaGauguinarasındaki meşhur kavgada konuyu Van Gogh’a bağlasalarda, bu konuda, kardeşine yazdığı mektuptatemel nedenin ikilinin kişilik farklılıkları olduğunu yazması önemli.2
VanGogh’un mektuplarında öne çıkan bir niteliği de,-genelde yaratılan mitin aksine- çağının iyi bir entelektüeli olduğudur.Van Gogh,çağını ve öncüllerini okuyan, onlar üstüne düşünen ve düşündüklerini bölüşen bir entelektüeldir. Yazımın ilk kısmında yaptığım alıntıda ozan W. H. Auden "Van Gogh'un yazıp da beni büyülemeyen bir mektup nadir bulunur" diye belirtmişti. Pomeransda, kullanılan yazı üslûbu ve kendini ifade edebilme yetisi nedeniyle mektupların "dünya edebiyatı" düzeyinde olduğuna” inanmaktadır. Mektuplarını okuyan hemen her aydın ve sanat insanı o mektuplardan etkilenme nedenleri arasında onun üslubunu ve bakış açısının önemini sıkça belirtmişlerdir. Gerçekten de Van Gogh, okuduğum tüm mektuplarında, yaşam / sanat / kadın erkek ilişkisi / doğa ve düşünce tarihi üstüne güçlü iç ve öngörüleri olanüslup sahibi bir yazar olduğunu göstermektedir. Büyükçe kitap sayfası olarak 6-7 sayfayı bulan bir mektubunu bile nerede ise içercesine okuyabiliyorsunuz. Sürükleyici bir anlatımher konuda öne çıkıyor.Bir de bu mektupların el yazısı olarak kaç sayfa tutacağını düşünün.
Ama, mektupları okurken, neden söz ediyor olursa olsun, mektupların asıl nesnesinin Van Gogh olduğunu bir an bile unutmamak gerekiyor, O, pek çok mektubunda, sanat ve sanatçı üstüne çok yakıcı, bazen bir bilicinin öngörüsü, bazen trajik bir ruhun yansımaları, bazen de bir entelektüelin can yakan sorgulaması içinde sanatı tartışıyor. Bu konulardaki düşüncelerini yazmak demek, kitabın tümünü yazmak anlamına da gelir korkarım ki…En iyisi alıp okumak.
Ama bazı alıntılar:
“…Birçok kötü suç işleyeceğimiz yanlış işler yapacağımız her ne kadar kesinse bile, yine kesin olan bir şey var ki, ateşli ve cesur olmak –yapabileceğimiz tüm hatalara karşın dar kafalıve aşırı temkinli olmaktan iyidir…”(Nisan 1878)
“…kendi bildiğim gibi çalışmazsam, hiçbir şey yapmazsam, aramaktan vazgeçersem,işte o zaman yok olurum.En acı yazgı olur benim ki…” (Aralık 1880)
“Bana iş verilmemesinin nedeni, kendileri gibi düşünenlere iş vermeyi yeğ tutan o beylerden daha başka düşüncelere sahip olmam sadece…”3
“… Sakinim, sakinliğimin temelinde ciddi çalışma yöntemlerim, uzun ve içten kafa yormalarım yatıyor…Sanatta insan hiçbir zaman gereğinden fazla sabırlı olamaz… Anlaması gereken şu ki,ben işimi çok ciddiye alıyorum ve kendi kişiliğimi yansıtmayan bir şeyler üretemem…Elim şu sırada söz dinlemiyor olabilir. Ama o el kafamın dediklerini uygulamayı öğrenecek…
Uygarlığa inanıyorum, evet, bu dönemde bile, ama temelinde gerçek insancıllık yatan uygarlığa.İnsan yaşamına malolan şeyleri kıyıcı buluyor, bunlara hiç saygı duymuyorum…Figürde olsun peyzajda olsun, duygusal bir melankoliği değil, gerçek ve derin acıyı anlatabilmek isterim…O denli ileri gitmek istiyorum ki, yapıtlarımı görenler ‘bu adam çok derinden hissediyor, sevecenlikle hissediyor’ desinler…Sık sık derin acılara gömüldüğümdoğruysa da, gene de içimde saf ve sakin bir uyum, bir müzik var. En yoksul kulübede, en pis bir köşede, bir desen, bir resim görebiliyorum.Ve karşı konulmaz bir güç kafamı hiç durmadan bu gibi şeylere itiyor…Sanat inatçı bir çalışma istiyor, her şeye karşın bir çalışma ve sürekli gözlem…“(1880-82)
Yıllarla birlikte, Van Gogh-mektuplarından izlenebildiği kadarı ile- nerede ise bir kahin gibi, geri kalan ömrünün süresini adeta bilmekte ve bu kısa süre içinde kendini dönüştürmeye ve yapmak istediklerini yapacak beceri ve yetkinliğe ulaşmaya çalışmaktadır.
“…Dünya’nın beni ilgilendiren tek yanı var; otuz yıl üstünde yaşadığım bu toprağa karşı duyduğum belirli bir borç ve yüklendiğime inandığım bir görev.Duyduğum bu şükran borcuna karşılık olarak birkaç desen ya da resim istiyorum geride-birkaç sanat akımının hoşuna gitmek için değil, gerçek, içten, insancıl duyguları dile getirmek için…”
“İnsanın elini uzatıp yakalaması gerek kendi yeteneğini – ve bu yakalama işi oldukça zordur- yeteneğin kendiliğinden ortaya çıkmasını beklemek yanlış….İnsan resim yapa yapa ressam olur…“ (1883)
“… Sana şunu kesinlikle söyleyebilirim ki,kendi payıma doğru bildiğim yolda yürüyeceğim…”(1885)
Yukarıdaki alıntılarda hedeflediği yetkinliğe ulaşmanın bedeli, onun için, nerede ise, hemen herkes ile çatışmak olsa bileVan Gogh bunu göze almış bir öncü… Ulaştığı yerde ise iki özellik öne çıkmaktadır. 4
Yaşamının son yedi yılında, Van Gogh biryandan inanılması güç bir renk ustasına dönüşmüştür.Mektuplarının birisinde,-ki çok etkilendiğim bölümler arasındadır- çalıştığı resimin açık ve nerede ise tek renkgibi gözüken fonunu elde etmek için kullandığı yedi rengin niteliklerini, nasıl bir karışıma ulaştığını tek tek Theo’ya anlatmıştır.
Van Gogh,bununla da yetinmemekte, yıllar hatta aylar içinde, ilk yıllarındaki “aziz / ermiş” olabilme çabasını ve istencini, bu kez, bir ressam olarak doğayıanlatmaya onunla özdeşleşmeye dönüştürmektedir. Kendini dönüştürdüğü bu Van Gogh, artık dünyayı -aslında doğayı- olduğu gibi görmemektedir. Eğer böyle olsa idi onu bir “İzlenimci” ressam olarak sınıflandırmak kolay olurdu. Hayır, bu Van Gogh ne istediğini çok net bilmektedir.Hatta İzlenimci akıma ciddi eleştiriler yöneltmektedir.
O, “doğanın kendisini, var oluşunu, var oluşunun ifadesi olan niteliklerini ortaya çıkarmak peşindedir, artık…”Şeylerin” ve “şeylerin oluşturduğu” doğa bütününün “izlenimleri ve nasıl göründükleri” onun derdi değildir. O, “şeylerin” varlıklarının olmazsa olmaz varoluş niteliklerinin peşindedir. Ulaştığı düzeyde, artık doğa bir bütündür onun için.O, “öze” ulaşarak varoluşu yakalamaya anlamaya ve anlatmaya çalışmaktadır.
Renk,doku ve tuval, onun bu “varoluşsak” denilebilecekdoğa anlayışının anlatım ve aktarış ortamlarıdır. O nedenle Van Gogh, sanat tarihçileri tarafından -ve bence de- dışavurumcu resmin önemli bir başlangıç kaynağı kabul edilmektedir. O, doğanın kimliğini dışa vuruşunu,varolma biçimini anlatmaya soyunmuştur. Mektuplarında,bize, devingen ve bütünlükçü bir doğa algıladığını resimleri ve mektupları üstünden aktarmaktadır. Ben, şimdi, o mektuplardan sonra baktığım tablolarda ve desenlerde bugünün “yeşil” hareketine, Gaia felsefesi kuramlarına bağlanan,doğayı bir bütün kabul eden anlayışı görebilmekteyim. Tablolarındaki o “Van Gogh” üslubunun birleştirici ögesi olan sürekli devinim içindeki fırça izleri, herşeyin sanki kımıldıyor ve hareket içinde dans ediyor gibi iç içe geçmişliği,Van Gogh’un doğayı o güne kadar görülenden algılanandan farklı algılamasının sonucubence…5
“…insan doğayı unutmaya başlarsa,sağlam bir temelden yoksun kalıyor ve ancak yüzeysel bir bakış olabiliyor…İnsanlar yaptıklarımı ve bunu yapış biçimimi ister onaylasınlar isterse onaylamasınlar; ben, doğa bana sırrını açıncaya değin onunla boğuşmaktan başka bir yol bilmiyorum…“ (Ocak 1885)
Aslında bundan sonraki yılların mektupları, genellikle onun resim yapma konusunda kendini geliştirmesinin belgeleri. O nedenle tekrar tekrar alıntı koymak istemedim. Yukarıda anlattığım çerçeveler içinde adım adım renk, desen ve resimde nasıl ustalaştığını, merak eden alıp okumalı.
Şunu söylemek isterim, bu kısımlarda VanGogh’un bazı çok bilinen tablolarının oluşumunun kendisine ne ifade ettiğini ve bunu renk ve desene dönüştürürken hangi renkleri niye seçtiğini, renkleri yanyana getirirken neleri hedeflediği tek tek kardeşine izah ettiği kısımlar, sanıyorum resim tarihinin “altın sayfalarıdır”. O resmi görmemiş olsanız bile, öylesine bir anlatım var ki, resim gözünüzün önünde canlanıyor, ete kemiğe bürünüyor. Bilinçsizce, öylesine veya “içgüdü” ile yapılmış tek bir fırça darbesi yok gibi düşünüyorsunuz.Adeta bir matematikçi karmaşık bir konunun denklemlerini oluşturuyor ve hangi sonuca nasıl gittiğini tek tek açıklıyor.Gerçektende resim edebiyatının çok görkemli sayfaları hepsi de. Karşınızda bir düşünce adamı var, zaten kardeşine yazdığı bir mektupta gerek o ünlü “bilardo salonu ve kafe” gerek “kendi odası” gerekse “yıldızlıgece”yi anlattığı bölümlerde bir düşüncenin nasıl resme döndürüldüğünün kelimelerle anlatımının görkemini yaşadım.
Örneğin; “Gece Kahvesi”; “… insanoğlunun korkunç tutkularını kırmızı ve yeşil boyalarla anlatmaya çalıştım,Oda kan kırmızısı ve koyu sarı, en ortada yeşil bir bilardo masası var, dört tane saman sarısı lamba,turumcunsu, yeşilimsi ışık saçıyor.Her yanda en yabani kırmızı ve yeşillerin çarpışması, çelişmesi görülüyor.Uyuklayan serserilerin figürlerinde, boş ve kasvetli odada, morda ve mavide…Bilardo masasının kan kırmızısı ve sarı yeşili, örneğin yumuşak XV.Louis yeşiliyle karşıtlık yaratıyor…”(1888). Tabloyu bilenler bilir…
VanGogh’un anlatım yeteneği ve bilinçliliğini abartıyor muyum? Belki de evet…Ama değer mi? Gene evet… 6
Arada nerede ise atasözü değerinde cümleler:
“… Çünkü gerçek olanın gerçekliğine inanacak cesareti göstermeliyiz…” (1888)
“…Gauguin ve Bernard’a da,görevimizin hayal kurmak değil,düşünmek olduğuna inandığımı yazmıştım…” (1889)
Sanıyorum bu son cümle, Van Gogh’u yalnızca dönemdaşlarından ayırmıyor; onu 20 ve 21. yüzyılın resim dünyasının kaynaklarından birisi olarak ortaya koyuyor.
Yaşamının son beş yılında artan epilepsi nöbetleri ve onun üstünde yarattığı tahribat bu yazının dışındadır. Ama,ölümü kuşkusuz bugünde esrarını ve kapalılığını koruyor. Onun intihar ettiği imgesi “trajik” Van Gogh için uygun bir pazarlama bence. Ömrünün son 9 haftasında, önemli bir kısmı “başyapıt” kabul edilen 77 tabloyu bitiren bir dehadan söz ediyoruz.Yukarıda mektuplarından yola çıkarak anlattığım insanın intiharı seçtiğini ben sanmıyorum. Zaten hakkında yakın zamanlarda yazılan araştırmalarda bunu pek söylemiyor. Vurulduğu tabanca bulunamadı. Bu başlıbaşına bir soru. Ama kendiside iki gün daha yaşamasına karşın bu konularda bir şey söylediğine ait herhangi bir kayıt da yok..
Ölümünden sonra, cebinden çıkan kardeşine yazdığı son mektup, galiba bu yaşam macerasına verilecek en iyi cevap.
“…Böyle işte, ben,kendi çalışmalarım için yaşamımı tehlikeye atıyorum.Bu çalışma uğruna yarı deli bir insan oldum -olsun- kabul…”(1890)
Şimdi gelelim yazının başlığına; yazmasam olmaz.
“İnan Bana… ”
Van Gogh’un kardeşi Theo’ya yazdığı pek çok mektubun bitiş cümlesi; “İnan bana …”
Bu iç yakan hitap, kimselerin kendisine inanmadığı ve bildiği yolda bedel ödeyen ve bunu sırtlanmayı seçmiş bir kişinin, en azından onu destekleyen tek kişiye, kardeşine seslenişi… 7
Başka kimseler inanmadı.Ama belli ki, Van Gogh, pekçok doğru yaptığı şey yanında, kaderini paylaştığı tek kişide de yanılmadı.Theo, ağabeyinin ona yolladığı her mektubu / belgeyi titizlikle sakladı.
Theo’nun eşi JoBonker,VanGogh’u çok az tanımasına karşın, geri kalan ömründe onlara miras kalan binlerce belgeyi, mektupları ve 200’ün üstünde tabloyu korudu. Mektupları İngilizceye çevirip bastırdı. Sosyalist ve feminist ilk öncülerden olduğu için, sahip olduğu geniş entelektüel çevresini Van Gogh’un dehasına inandırdı. Onu bugünkü yerine taşımanın yükünü üstlendi. Tek çocuklarıVincent Willem uluslararası değerde bir mühendis oldu: kendini emekli ettikten sonra vaktini amcasının adına bir vakıf kurmaya ve Hollanda Hükümeti ile anlaşarak bir müze yapılması için uğraşmaya adadı. Ölümünden önce müzenin açıldığını gördü. Ellerindeki tüm koleksiyonu müzeye bağışladı.(Bizde çok daha önemsiz ressamların ailelerinin, o sanatçıların ölümünden sonra neler yaptığını bilenler eminim var).
Evet, sonuçta, sanat tarihinin değil insanın insan olmatarihinin önemli simgelerinden olan Van Gogh, umutsuz çığlığının cevabını aldı… Hem de ne alış…
“İnan Bana …”.
Galiba bizler de inanıyoruz artık… 8
Yeni yorum ekle