Bozkırın Ressamları

Sanat

Bozkırın Ressamları

Kaya yüzeylerinden Uygur manastırlarına, oradan İslam sarayının duvarlarına: minyatürün doğuşundan çok önce başlayan bir görme serüveni.


Türkler on birinci yüzyılda Anadolu'ya ulaştıklarında yanlarında yalnızca bir siyasal güç değil, kökleri çok daha eskilere uzanan zengin bir tasvir geleneği de getirmişlerdi. Süreklilik açısından Türk resmini Anadolu'da başlatmak yanıltıcıdır; geleneğin başlangıcını anlamak, bir ucu Orta Asya bozkırında, diğer ucu İslam dünyasında olan uzun bir ilişkiler zincirini izlemeyi gerektirir.
Bu geleneğin arkeolojik zemini, on dokuzuncu yüzyıldan itibaren Altay ve Pazırık kurganlarında yürütülen kazılarla aydınlanmıştır. Andronovo, Karasuk, Tagar ve Taştık gibi kültür evreleri, henüz devlet ve ulus yapısına ulaşmamış “Proto-Türk” toplulukların, sonraki büyük sentezi hazırlayan birikimini temsil eder; Bahaeddin Ögel bu kültürü yaratan ırkı Türk ırkının prototipi sayar.


.

Orta Asya bozkırlarında kayalara işlenmiş tasvirler (petroglifler); Türk resim sanatının bilinen en erken katmanlarından. Resmin bilinen ilk örnekleri, Yenisey kıyılarından Doğu Türkistan'a uzanan geniş bir coğrafyada kayalara işlenmiş petroglifler ile deri, keçe, dokuma ve maden eşya üzerindeki üsluplaşmış figürlerdir. Bu repertuvarın çekirdeği, sanat tarihinde “hayvan üslubu” olarak anılan anlatımdır: geyik, at, grifon ve aslan gibi gerçek ya da düşsel hayvanların, çoğu kez bir 

mücadele anı içinde, devinim ve gerilim yüklü biçimde betimlenmesi. Bu üslup doğayı taklit etmez; onun gücünü ve ritmini soyutlayarak yakalar ve figürün anatomisini çizginin ifade gücüne tabi kılar. Türk resmine özgü çizgisel anlatımın en erken ve en saf ifadesi budur.
.

Hayvan üslubunda bronz geyik biçimli sancak tepeliği, Hun (Hsiung-nu) Çağı, Ordos. The British Museum. Hayvan üslubu yalnızca bir bezeme dağarcığı değil, avcı ve hayvancı bir toplumun dünya görüşünü taşıyan bir görsel dildir: yırtıcı ile avın gerilimli karşılaşması, doğadaki yaşam-ölüm döngüsünün ve iktidar ilişkilerinin bir özeti gibidir. Bu çizgisel üsluplaştırma eğilimi, yüzyıllar sonra minyatürün kontur anlayışında yeniden belirecektir.

.

V Numaralı Pazırık Kurganı'ndan çıkan, bilinen en eski düğümlü Türk halısı (İ.Ö. 5.–3. yüzyıl). The State Hermitage Museum, St. Petersburg. Altay Dağları'ndaki Pazırık kurganları, buzlar içinde olağanüstü bir korunmuşlukla günümüze ulaşan buluntularıyla bu erken dünyayı somutlaştırır. S. I. Rudenko'nun kazılarında ele geçen, yaklaşık 200 × 183 cm ölçülerindeki halı, Türk düğümüyle dokunmuş ve figüratif bir bezeme programı taşıdığı için bilinen en eski düğümlü Türk halısı sayılır; bordürlerindeki süvari ve sığın geyiği figürleri buluntunun bozkır kökenini vurgular. Keçe örtüler ve bir bedenin koluna işlenmiş hayvan üslubundaki dövmeler, resmin bozkır insanı için yaşamın her alanına nüfuz eden bir dil olduğunu gösterir.
.

Göktürk prensi ve devlet adamı Kül Tigin'in (685–731) büstü. Orhun/Khosho Tsaidam, Moğolistan. İ.Ö. üçüncü yüzyılda kurulan Hun Devleti bozkırın ilk büyük imparatorluk örgütlenmesidir; René Grousset'nin deyişiyle Hunlar “ordu biçiminde örgütlenmiş, hareket hâlinde bir halk” idi. Tarihte “Türk” adıyla anılan ilk devlet olan Göktürkler döneminde ise, Bilge Kağan'ın kardeşi Kül Tigin için diktirdiği anıtta, Çin kağanından ressam getirterek türbeyi resimlerle donattığını anlatan satırlar yer alır; bu, Türk resminin Uygur çağından çok daha gerilere uzandığının doğrudan bir tanıklığıdır. Anıtın yanındaki büst, sekizinci yüzyıl Göktürk heykeltıraşının gerçekçi bir niyetle çalışırken güçlü bir dışavurumcu ifadeye de yöneldiğini gösterir; Kuzey Karadeniz'den Çin Denizi'ne uzanan balballar ise bozkırın özgün plastik geleneğini temsil eder.
.

Uygur prensi tasviri, Bezeklik duvar resmi (11.–12. yüzyıl). Museum für Asiatische Kunst, Berlin. Orta Asya Türk resminin en olgun evrelerinden biri Uygurlar döneminde yaşanır. 763'ten sonra Mani dinini benimseyen kağanların kutsal metinleri baştan sona resimliydi; dinin kurucusu Mani'nin kendisi de bir ressamdı ve Firdevsî, Şehnâme'sinde onun için “dünyanın onun gibi bir ressam görmediğini” söyler. Bezeklik ve Dunhuang'ın duvar resimlerinden Turfan'ın resimli yazmalarına uzanan bu birikimde, iç içe siyah, kırmızı ve sepya çizgilerle konturlanan figürler ve önemine göre büyütülen kişiler bir derinlik hissi yaratır; modele bakılarak yapılan portrenin de yine Uygurlarda, 750'den sonra başladığı bilinir. Kontur çizgisinin belirleyici, rengin ise bu çizginin içini dolduran bir öge olduğu bu grafik anlayış, minyatürün çalışma mantığını önceden haber verir; bu yönüyle Uygur resmi, İslam öncesi ile İslam sonrası Türk tasvir dünyası arasındaki en sağlam köprüdür.

Türklerin İslam'la buluşması da görsel kültüre yeni bir kanal açtı. 751'deki Talas Savaşı bir dönüm noktasıdır; bu süreçte Emevi çöl saraylarının fresklerinde Part-Sasani ve Hellenistik etkiler görülür. Kuseyr Amra'nın “Altı Krallar” sahnesinde, dünya hükümdarları arasında bir Türk kağanının da yer aldığı ileri sürülmüştür; yani Türkler kitleler hâlinde Müslüman olmadan çok önce, bozkır dünyası İslam sarayının görsel programına girmişti. Abbasiler döneminde Halife Mu'tasım'ın Türk askerleri için kurdurduğu Samarra ile Mısır'daki Tolunoğulları'nın eğri kesim bezemeleri, Asyalı-Türk biçim dağarcığının İslam sanatına katkısını gösterir; böylece “İslam sanatında canlı varlık tasviri yoktur” biçimindeki indirgemeci yargının ne denli yanıltıcı olduğu da açığa çıkar.
Kayanın yüzeyinden kitabın sayfasına uzanan bu uzun yolculuk, minyatürün Anadolu'da birden ortaya çıkmadığını; tersine, bozkırın çizgisel diliyle Uygur'un kontur anlayışının ve İslam'ın kitap kültürünün buluşmasından doğduğunu gösterir. Türk resmini “geç kalmış” sayan bakış, işte bu köklü sürekliliği görmezden geldiği için eksik kalır.

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.