Ümit Besen ve Aşk Kitabı
Şenol Zümrüt
Alabildiğine engin, bembeyaz köpüklü muhteşem dalgaları olan turkuaz mavisi bir deniz, uçsuz bucaksız bembeyaz kumsal manzarasına bakan otelin, 9. katındaki penceresi ve kapısı açık bir balkon, beyaz keten kumaşlı üçlü bir kanepe, sehpada alev kırmızısı rujun lekesi çıkmış, anca bir iki yudum içilmiş Scotch on the Rocks şeklinde hazırlanmış kalın dipli viski bardağının hemen yanında içinde bir iki tane kalmış yeşil renkli Salem sigarası paketinin üzerinde şeker pembesinden hallice fuşyaya yakın narin bir zippo çakmak, küllükte bırakılmış ve beyaz filtresinde viski bardağındaki gibi alev kırmızısı rujun lekesi çıkmış ve hala dumanı tüten bir sigara ve içi izmaritlerle dolu bir kül tabağı, kimsenin olmadığı sessiz bir salon, açık pencereden içeriye giren rüzgardan dolayı sağa sola savrulan tül perdeler, derin bir sessizlik ortamda yalnızca rüzgarın ve perdenin sürtünme sesi duyulurken birden aşırı rüzgardan, kapı ya da pencerenin sertçe kapanması ve o sarsıntıdan büfede duran pikap kolunun kendiliğinden çalışması ve iğnenin dönen plağı okumasıyla odadaki sinir bozucu sessizliği ortadan kaldıran şarkının başlaması ve o şarkının yapmış olduğu çağrışım….. Sinema perdesinde filmin kahramanlarının isimleri aşağıdan yukarıya doğru akmasıyla filmin başlaması…
Bir film senaryosu gibi olmasa da internetten sıkıntılı gündemi takip ederken Youtube’tan Ümit Besen’in ‘’Aşk Kitabı ‘’şarkısı çalmaya başladı birden. Şarkıyı duyunca yarıya kadar içilmiş sigaramı içmiş olduğum kahve fincanın içinde yarım kalmış kahveye atarak söndürdüm ve yeni bir tane daha yakarak koltuğa sırtımı dayayıp gözlerimi kapatarak 1981 yılına doğru astral bir yolculuk olmasa da zamanda geçmişe doğru bir ziyaret yaptım.
Hafızamızdaki anılar bilinir ki, ya eskilerden bir şarkı, ya bir tat, ya da bir koku ile karşılaştığında tekrardan canlanır ve gün yüzüne çıkar. Ümit Besen’in söylediği Aşk Kitabı şarkısını duyunca da 1981 yılının İzmir’ine götürdü beni hatıralarım.
Yazları oldukça sıcak geçen İzmir’in kendi halinde yaşayan Çamdibi semtinin Yavuz Selim Caddesinde ki Şeytan Murat’ın kahvesin de 14 yaşında bir çocuk olarak buldum kendimi birden.
Evden çıkıp kahveye varmak için öncelikle bir döneme damgasını vurmuş perakende satıcılığının timsali ve bir zamanlar Pazar günlerinin açılması yasak olmasına rağmen her daim açık olan ünlü Bakkal İsmail’in önünden geçersiniz.
Hemen ileride mahallenin diğer önemli bir mekanı olan Ramo’nun kahvesi yolun sağında ve caddenin köşesinde yer alırdı. Bu kahvede genellikle okey, 66, poker, yanık vb. gibi pek de çayına, gazozuna olmayan oyunları oynayan ve aile büyükleriyle aynı ortamda olmak istemeyen gençler görülürdü. Kahvenin sokak tarafına bakan masada genellikle sıkı bir yanık, poker oyuncusu dayıoğlu Erdinç Cansesli’yi her zaman görmek mümkündü.
Kömür karası, kuzgun gibi, simsiyah boyalı ve briyantinli, taranmış ve her zaman bakımlı saçları, şık giyimli, yumurta topuklu ayakkabısıyla bir ekol olan eski dönemler de Çamdibi Belediye Başkan yardımcılığı yapmış İzzet, nam-ı diğer rahmetli Motor İzzet her zamanki ağırbaşlılığı ve efendiliği ile kahvenin ayrılmaz bir figürü, aktörü olmuştu. Motor lakabını Metin Oktay’ın futbola ilk başladığı takımlardan olan İzmir Yün mensucat takımında top koştururken süratli oluşuna hizafen aldığı söylenen ve Atina’da bir maç esnasında kırılan ayağından dolayı annesinin yemin ettirmesiyle futbolu bıraktığı rivayet edilen Motor İzzet, dediğimiz gibi kahvenin ayrılmaz bir figürü olmuştu.
Kahvede o yıllarda serbestçe satılan bira satışı oyunların önlenemez iddiası olmuş, oynayanlar kadar seyirciler yani yancılarda oyundan paylarına düşen biralardan oldukça nasiplenirlerdi. Gün gelir dört kişilik bir pişti masasına yancılarla birlikte onlarca bardak bira gelir bu da çok doğaldır ki oyunun tansiyonunu bir hayli yükseltirdi. Oyunda sıkıyorsa bir kâğıt kaçır ve pişti ye, bu resmen büyük bir gürültünün habercisi sayılırdı. Bu tansiyonu yüksek oyunu dışarıdan seyretmenin tadına varamazdınız, yine bizim eniştelerden Konfeksiyon Ahmet’in o stresli, heyecanlı, yüksek volümlü oynamasını ve pişti yaptığı zaman kâğıdı büyük bir zevkle masaya sertçe vurmasını hala unutmuş değilim. Caddeye bakan kısımda ise genellikle masalar kaldırımda yer alır sıcak günlerde gençler Cincibir Gazozu içerken görece daha genç olanlar ise büyük bardaklarda fıçı bira içerek serinlemeye çalışırlardı.
Babam Zahir Zümrüt bazen de bu kahve gelirdi. Rahmetli, genellikle erken kalkar ve kahvaltı yapmadan kahveye gelir sabah çayını burada içerdi. Hamur işlerine olan zaafını kahve önündeki börekçi çok iyi tespit ettiğinden daha babamı görür görmez, sorgusuz sualsiz tartının kefesine bir kiloluk darayı çoktan koyar sıcacık böreği Zahir Zümrüt’ün oturduğu masaya hemen servis ederdi. Zahir Zümrüt’de büyük bir iştahla soğuk limonata eşliğinde bir kilo böreği yerinde infaz ederdi ki çayın keyfine varabilsin.
Bu kahve ben bildim bileli vardı, daha 70’li yılların son yarısında çocukken bu kahveye gelir amcaoğlu Hidayet Zümrüt ile beraber kapı önünde sandalyede otururduk. Tabii ki bir çocuk olarak bana yine Cincibir gazozu ikram edilir, yaşımız biraz daha ilerlediği zamanlarda ise gazozdan oralet’e terfi etmiştik. O yıllarda hatıramda kalan en önemli olay ise Hidayet Zümrüt’ün efsane saati Seiko 5 ‘di. Lacivert ya da safir mavisi, çekiçle bile vursan kırılmayacağını iddia edilen kristal camı olan bir fenomen saat. Bir saat ne kadar fenomen olabilir ki demeyin, işte o yıllarda her türlü farklı konu bir şekilde fenomen olabiliyordu. Ha tabii birde olayları abartmada üstüne olmayan Hidayet Zümrüt faktörünü de unutmamak gerekirdi.
70’li yılların sonunda, o yıllarda bir fırtına gibi esen, plakları her yerde çalınan, Yeliz’in ‘’ Bu Ne Dünya Kardeşim Böyle’’ ve ‘’ Yalan ‘’ efsane şarkıları tabii ki her yerde olduğu gibi Ramo’nun kahvesinde de çalıyordu ve o şarkıyı duymak benim için o yıllara geri dönüşü sağlayan bir bilet oluyordu.
1980’lerde renkli televizyon daha evlere gelememişti, anca mahallelerdeki kahvelerde renkli televizyon seyretme imkânına sahiptik. Renkli TV olması demek bütün programların renkli seyredileceği anlamına gelmezdi. Haftanın belli günleri bazı programlar deneme yayını şeklinde renkli verilirdi. Misal, özellikle tek kanallı TV günlerinde cuma akşamları ‘’Flamingo Yolu’’ adlı, Başrollerini Morgan Fairchild (Kastıns) ve Mark Harmon’un oynadığı, ülkenin gündemine bomba gibi düşmüş dizi renkli yayınlanır ve dizinin bir döneme damgasını vuran kötü adamı Şerif Taytıs (Titus) ile dizinin sarışını olan Kanstıns’ı (Constance) gerçek haliyle, akşamları kahvede renkli seyretmek bizim için olmadığı kadar ayrıcalıktı. Ertesi günlerde okula gittiğimizde bu diziyi renkli seyrettiğimizi arkadaşlarımıza söyler, Kanstınsı renkli seyretmenin ayrıcalığını yaşamanın hazzına ererek kendimizce havasını atardık.
Hafta içi renkli TV yayını olmadığı zamanlarda kahvecinin paraya kıyıp almış olduğu Betamax video ile sinema günleri düzenlenirdi. Daha renkli TV olayına vakıf olamayan bizler için videodan film izlemek inanılmaz bir etkinlik olurdu. Genellikle yerli filmlerin egemenliğinde Küçük Emrah, müzikal, melodram video filmleri oynatılırdı.
Dünya Kupası maçları renkli yayınlanır ve 1982 dünya kupasının çoğu maçını bu kahvede renkli seyretme mutluluğuna nail olmuştum. Özellikle yıllarca unutamadığım Brezilya - SSCB (Sovyetler Birliği) maçını renkli olarak Ramo’nun kahvesindeki renkli TV’de izlemiştim. Eder ve Soktrates’in inanılmaz golleriyle Brezilya, yani her Türk’ün gönlündeki takım 2-1 galip gelmişti. Eski Türkiye’de Spor etkinlikleri tam bir Milli heyecanı, ortak duyguları, millet olmanın hazzını yaşatırdı insanlara. 1981 yılında Efe’li, Melih’li, Erman’lı, Mehmet’li, Şadi’li kadrosu, Aydan Siyavuş yönetimindeki Basketbol Milli takımı 1981 yılında Balkan Şampiyonu olduğu zaman o maçı canlı ve renkli olarak Şeytan Murat’ın kahvesinde tüm mahalleli tek vücut halinde ağlayarak seyretmiştik.
Ramo’nun kahvesinden sola dönersiniz ve hemen solunuzda dünya tatlısı, kelebek gibi sakin terzi Naim Mestanoğlu’nun dükkânını geçersiniz, o dükkânın karşısında ünlü çıkıkçı Murteza Aga’nın evini sağınıza alırsınız onun yanında da tabelasını benim yazdığım Nazmi Kundura’nın küçük atölyesini görürsünüz. Atölyesini görürsünüz ancak kendisi göremezsiniz çünkü büyük ihtimal Şeytan Murat’ın kahvesindedir.
Mahallemizde var olan iki kahveden biri olan Şeytan Murat’ın kahvesi, geniş salonu, bilardo masaları, derin gölgeliği olan bahçesindeki köfte servisiyle, evlerimize yakın olması nedeniyle teveccüh edilen bir yer olmuş ve kimi ararsan orada çok kolaylıkla bulabileceğimiz bir yer olmuştu.
Şeytan Murat’ın kahvesine girersiniz ve sağda ki ilk masada blum oynayan rahmetli Şükrü Bakkal namlı, dayım Şükrü Cansesli, büyük bir ciddiyetle iskambil kağıtlarını takip ederken görürdünüz ama, o ciddiyetle işini yaptığından yanından geçen Şenol’u fark edemez bile, bir sonra ki masa da ise soy ismiyle müsemma gür sesiyle ve her daim bağırarak konuşan Nazmi Kundura, sevgili rahmetli dayım Nazmi Cansesli masadakileri özellikle sakinliği ile bilinen yakın akrabamız Abdürrahim Mestanoğlu abiyi sesiyle esir almış bir halde sohbet ederken görürdünüz.
Her zaman itinalı ve temiz giyinmeye özen gösterip, her daim yumurta topuk ayakkabı giyen, krem renkli, bol paçalı, düşük bel, yere paralel cepli pantolonu ile dikkatleri üzerinde toplayan, ağdalı Osmanlıcası ile güzel cümleler kurarak masadakileri paralize etmiş olan ve her konuşmasından sonra dinleyenlerin tepkisini ölçmek için büyük bir dikkatle masadakileri başını sallaya sallaya izleyen sevgili akrabamız rahmetli Haco Mustafa,
Yaş ortalaması görece biraz daha genç olan diğer masa da yapmış olduğu esprili muhabbetleriyle dikkati devamlı üzerinde toplayan rahmetli Hamit amcamın oğlu Hidayet Zümrüt,
Kahvenin karşısındaki bakkalın önünde, çevresine topladığı ergenlerin meraklı bakışlarıyla Amerikan Kültür de öğrendiği İngilizcenin nasıl da işe yaradığını büyük bir heyecanla anlatan, her daim çok şık giyinen alamet-i farikası kıvırcık saçlarıyla rahmetli Mehmet amcamın oğlu Sadettin Zümrüt,
Duvar dibindeki masada ise İzmir Şirinyer Hipodromundaki koşular için Yeni Asır gazetesinin ganyan bültenini büyük bir titizlikle incelen, ganyanı ÖYS sınavında kutucukları büyük bir stresle işaretleyen öğrencinin duyduğu kaygıya eşdeğer bir duyguyla işaretleyen, gamsızlığından ak düşmemiş saçları ve birazcık da kısa olan boyuyla bir ergen gibi görünen teyze oğlu Üzeyir Cansesli,
Hemen arkadaki masa da ise iyi bir zanaatkâr ve soğuk demirci olan ancak onu elinde kaynak makinesinden çok elindeki spor toto kolonlarıyla gördüğümüz ve bu durumu haklı gösterecek şekilde daha önce Spor Toto’dan 13+1 tutturmanın haklı gururunu taşıyan, talih oyunlarındaki şansının Milli Piyangodan kazandığı büyük ikramiye ile de pekiştiren Üzeyir’in büyük abisi teyze oğlu Recai Cansesli’yi elindeki toto kolonlarını incelerken görürsünüz, masaya başını eğmiş, sol kolunun dirseğini masaya dayamış ve sol eliyle saçını neredeyse yolacak kadar kendinden geçmiş, elindeki tükenmez kalem ile son derecede itinalı bir şekilde spor toto kolonları doldururken bir yandan da geçmiş maçların sonuçları üzerine analizler yaparken görürsünüz, onu bu haliyle görünce zannedersiniz ki, Davit Hilbert’in 1900 yılında yayınladığı dünyada çözülememiş 23 problemin sekizincisi ve Clay Matematik Enstitüsü Milenyum Prize Problems (2000) listesindeki en önemli ikinci problem olarak yerini alan Berhand Rieman tarafından 1859 yılında ortaya konulan Rieman Hipotez’ine sanki çözüm yolları arıyor.
Diğer masa da ise rahmetli babam Zahir Zümrüt emekli arkadaşlarıyla, okey atınca iki, normal açılışında ise bir sayı düşülen ve saatler süren, emekli işi çayına okey oynarken görürdünüz. 80’li yılların tüm sıcak romantizmini görebileceğiniz bir ortammış aslında bilmeden yaşadığımız an’lar.
Biraz daha ilerlediğinizde kahvehanenin dip tarafında iki Amerikan ve bir üç top bilardo masasını görürsünüz, olurda servis yapan çaycı görmez de ıstakaları toplamaya vakit bulamazsa, yaşımız tutmadığından daha doğrusunu söylemek gerekirse paramız olmadığı için oynayamadığımızdan hemen, masada ki kalan son 2,3 topu alel acele ıstakayla deliklere sokmaya çalışır ve bilardo keyfini iki ara bir dere de bu şekilde ücret ödemeden yaşamaya çalışırdık.
Tabii ki bu bilardo keyfimiz garsonun ıstakaları kaldırmasıyla sona erer ve bir sonraki fırsatı kollardık.
Bilardo masalarını geçip arka kapıdan balkon gibi bir yere çıkarsınız ki en keyifli kısım burasıydı. Yarım insan boyu örülmüş duvarla dışarıdan, sokaktan ayrılmış, yuvarlak demir borularla bir çardak ve üzeri kalın tellerle örülmüş çatısı ve çatıyı örten koyu yeşil yapraklarıyla gölgelik alan yaratan sarmaşıklar altındaki geniş sahanlık.
Derin ve koyu bir gölgelik alanda sol tarafta duvara bitişik bir köfte tezgâhı.
Köfte tezgâhının başında laboratuvar da deney yapan bilim insanı hassasiyetinde, odun kömürü ateşinde cızırdayan köfteleri maşasıyla ters yüz eden rahmetli eniştem Yusuf Cansesli, ızgaranın sol tarafında köfteler cızırdarken sağ tarafında ise yeşilbiberle ekmekler kızartılmakta ve en nihayetinde kızarmış ekmeler ızgaradaki köfteden sızan yağa bastırılır ve köftelerle, közlenmiş yeşilbiberler ekmek arasına konur ve servise hazır olurdu.
Tezgâhtan ortama yayılan o koku nasıl da insanı cezbeder anlatılır gibi değildi, hele o köftelerin nefasetini tadını hiç anlatmayayım, içindeki kıyma oranının azlığından mıdır, yağ ve ekmek oranının fazlalığından mıdır bilinmez ama ben hala o köftelerin nefasetini hiç unutamadım.
Yusuf Enişte bir yere servise gittiğinde hemen Yusuf eniştenin akranım olan oğlu kuzen Erol ile bir çeyrekte biz kendimize yapar ve o ızgaradan çıkan kokunun cezbedici esaretine son verir, sağımızın solumuzun şişmesine engel olur, zürriyetimizin sağlıkla devam etmesine imkan tanırdık..
Şimdi diyebilirsiniz ki, Ümit Besen’in söylediği Aşk Kitabı şarkısıyla bu anıların ne alakası var. Şöyle ifade edeyim müsaadenizle. 80’li yılların başında bir fenomen olan Ümit Besen’in bütün şarkıları her yerde çalınır ve söylenirdi.
Söylenirdi diyorum çünkü Çamdibi'nin ünlü Boşnak ve Göçmen, sokak düğünlerinin vazgeçilmez dans şarkısı tabii ki Ümit Besen'in ya Nikah Masası ya da Islak Mendil şarkısıydı. Düğünde basit bir org ya da bağlama çalan piyanist şantörün ilk başlangıç şarkısı mutlaka Ümit Besen’in bir şarkısı olurdu. Ümit Besen ‘siz bir düğün düşünülecek şey değildi hani.
O yıllarda daha türdeş, ortak ve benzer bir sosyal yapımız, yaşantımız olduğundan tek kanal TV olsun, radyo olsun herkese, tüm topluma ortak hitap ediyordu, şimdiki gibi çok seçenekli bir iletişim vasıtaları yoktu.
Dolmuşta, kahvehanelerde, pastanelerde taksilerde, çay bahçelerinde o dönem moda olan ne varsa o çalınır ve dinlenirdi. Hatta Ümit Besen çok popüler olduğundan sinema filmlerinde oynamış ve moda olan şarkılara uygun melodram filmlerinde oynamıştı. O yıllarda çok ta moda olan yazlık sinemalarda Altındağ’daki Zararsız, Kokluca Mezarlığının karşısındaki Zümrüt Yazlık Sinemasında, mutlaka ilk film Ümit Besen’in bir filmi olurdu.
Şeytan Murat’ın kahvesinde de her yerde olduğu gibi devamlı Ümit Besen’in kasetleri çalınırdı ve ister istemez bu şarkılarla geçti çocukluğumuz ve o yılların hatıraları bu şarkılarla kodlandı hafızalarımıza. Şimdi bu şarkıların bıraktığı izler aradan 43 yıl geçmesine rağmen beni eski romantik aile dizilerinin sıcak ortamı olan bu kahve ortamına götürdü.
Şimdi Ümit Besen’den ne zaman bu ‘’Aşk Kitabı’’ şarkısını, Yeliz’den ‘’Ne Bu Dünya Kardeşim’’ şarkısını dinlesem o derin gölgesi olan mekânda, Yusuf Eniştenin köfte tezgâhından yediğim emsalsiz köftelerin lezzeti ve o kahvehanenin sıcak ortamı aklıma gelir, yitirdiğimiz ve kıymetini anlayamadığımız o sıcak, romantik zamanları, rahmete kavuşan sevdiklerimizi büyük bir hüzünle anar ve çok ama çok özlerim.
Alt tarafı İsmail Bakkal’dan Şeytan Murat’ın kahvesine kadar elli, bilemedin altmış metrelik mesafede ne anılar birikmiş olduğunu, o mesafede insanların nasılda hayatlarını bizlerle paylaştığını, o zamanlar için hiçbir anlam ifade etmeyen bu paylaşımların, yaşananların aslında tarihe tanıklık eden ne kadar da kıymetli anlar olduğunu bu anıları şimdi hatırlayınca anlamamız bir o kadar da hüzünlüdür aslında.
Yorum
Ümit Besen
Geçmişin güzelliklerine bir kez daha yolculuk yaptık sayende kardeşim, kalemine, yüreğine sağlık.
Eski Türkiye Yolculuğu
Orta yaşı aşmış olan bizleri zaman makinesine bindirerek bedava bir yolculuğa çıkardın kardeşim. Eminim ki benim gibi akran olan herkes yazını okurken o yıllara giderek dağarcığında birşeyler canlandırmış ve bir parça da olsa bu seyahatle heyecanlanmıştır. İlginçtir benim gözümde ilk mekap ve sonrasında yurt dışından gelen nike ayakkabım canlandı. Parçalanana kadar giymiştim.Şimdilerde çok sıradan olan şeyler o zaman insanı iyi hissettirebiliyordu.Yerli malı haftası çocukları olarak kapalı ekonomi dönemini yaşadık. Ama domatesin tereyağının , peynirin tadının olduğu, ekmeğin buram buram buğday koktuğu zamanlar.Okuldan eve gelırken fırından aldığım sıcak ekmeği itinayla yarar içine tereyağını koyar, ekmeğin sıcaklığı ile tereyağ erirken, peyniri ve domatesi içine ekleyip yarım ekmeği dişlerken domatesin suyu ağzımın kenarından akardı. İlginçtir bal gibi de yanaklarıma yapışırdı.
Daha çok şey oldu anımsadığım ama tv'nin istiklal marşı ile açılıp ibrikli masrapayla kapanışı (ya da tersi ) aklıma geldi .Dizilerden küçük ev, kaçak doktor kimbell (fugitive) tatlı cadı gibi haftalık beklediğimiz tv dizileri, ailecek nefes almadan izlediğimiz görüntü gittiğinde hemen anten ayarlamaya çalıştığımız anlar rüzgar gibi geçti hafızamdan tatlı duygularla. Emeğine sağlık teşekkür ederim.
Ümit Besen ve Aşk Kitabı
Yazarın kalemine sağlık. Osmaniye'nin gururu Ümit Besen 80'li yıllara damgasını vurmuş bir sanatçıydı. X kuşağı olup da onun şarkılarıyla dertlenmeyen kimse yoktur herhalde.
Yeni yorum ekle