Parçalanmış Umutlar Rejimi
"Canavarlarla savaşan kişi, bu süreçte kendisinin de bir canavara dönüşmemesine dikkat etmelidir. Ve uzun süre uçuruma bakarsan, uçurum da sana bakar."
Friedrich Nietzsche’nin İyinin ve Kötünün Ötesinde adlı eserinde yer alan bu aforizma, yalnızca bireysel ahlakı değil, siyasal hareketlerin kaderini de anlatan sert bir uyarı olarak bugün yeniden karşımızda duruyor. Çünkü tarih boyunca birçok hareket, karşı çıktığı şeye dönüşerek yolunu kaybetmiş; birçok iddia, eleştirdiği düzenin yöntemlerini içselleştirerek anlamını yitirmiştir. Türkiye’nin son dönemdeki siyasal atmosferi de tam olarak bu dönüşümün izlerini taşımaktadır. Yıllardır değişim söylemiyle konuşanların değişimi değil, pozisyon değişimini hedeflediği; yıllardır mevcut düzeni eleştirenlerin o düzenin reflekslerini kendi iç mücadelelerine taşıdığı bir dönemden geçiyoruz.
Siyaset teoride ortak iyiyi üretme alanıdır, fakat pratikte güç dağılımının yeniden üretildiği bir mücadeleye dönüşmeye başladığında, artık fikirler değil hırslar konuşur. Son dönemde yaşananlar, bu dönüşümün giderek hızlandığını gösteriyor. Toplumun ekonomik sıkışmışlığı, adalet tartışmaları, gençliğin umutsuzluğu ve kurumsal zayıflama gibi yapısal sorunlar derinleşirken, siyasal alanın kendi içine kapanması ve enerjisini iç hesaplaşmalara yöneltmesi, yalnızca bir dağınıklık değil, aynı zamanda bir yön kaybıdır. Halkın geleceğine dair konuşması gereken yapılar, kendi iç iktidar mücadelelerine sıkıştığında, siyaset kaçınılmaz olarak toplumsal çözüm üretme kapasitesini kaybeder.
Bu noktada ironik olan şey, uzun yıllar boyunca tek merkezli güç yoğunlaşmasını eleştiren aktörlerin, kendi küçük alanlarında benzer güç ilişkilerini yeniden üretmesidir. Bir zamanlar çoğulculuktan söz edenlerin farklı seslere tahammülünün azalması, demokrasi vurgusu yapanların yalnızca kendi sonuçlarını meşru görmesi ve değişim talep edenlerin değişimden çok kontrol alanı üretmeye yönelmesi, siyasetin yalnızca ideolojik değil aynı zamanda ahlaki bir sınav olduğunu açıkça ortaya koyar. Çünkü iktidar yalnızca elde edildiğinde değil, ona yaklaşılmaya çalışıldığında da karakteri dönüştüren bir güçtür.
Bugün siyasal tabloya bakıldığında, dikkat çekici bir paradoks ortaya çıkmaktadır. Uzun süredir ülkeyi yöneten yapı, karşısındaki dağınıklıktan güç devşirirken; alternatif olma iddiasındaki yapılar ise bu dağınıklığı aşmak yerine kendi içlerinde yeniden üretmektedir. Böylece siyaset, toplumun geleceğini tartışan bir zemin olmaktan çıkarak, pozisyon savaşlarının yürütüldüğü kapalı bir alan hâline gelmektedir. Bu durumun bedelini ise siyasal aktörler değil, doğrudan toplum ödemektedir. Çünkü kaybedilen her fırsat, ertelenen her reform ve boşa harcanan her siyasi enerji, günlük hayatın gerçekliğine geri döner.
Platon’un mağara alegorisinde insanlar gölgeleri gerçek sanır. Bugünün siyasetinde ise daha karmaşık bir durum vardır: insanlar artık gölgelerin gölge olduğunu bilmekte, fakat yine de o gölgeler üzerinden siyasal aidiyet üretmeye devam etmektedir. Çünkü siyaset uzun zamandır düşünce üretiminden çok kimlik üretimine dönüşmüştür. Bu dönüşümde sorgulamak risk, taraf olmak güvenli bir alan hâline gelmiştir. Bu nedenle fikirler derinleşmek yerine yüzeyselleşmekte, eleştiri ise giderek iç düşmanlık olarak kodlanmaktadır.
Oysa toplumları ayakta tutan şey sadakat değil, düşünce üretme kapasitesidir. Bir siyasal hareketin gücü liderine bağlılıkla değil, kendi içinde eleştiriye izin verme cesaretiyle ölçülür. Ancak son yıllarda eleştirinin yerini suçlama, sorgulamanın yerini dışlama, ilkenin yerini ise konjonktür almıştır. Bunun sonucu olarak siyaset giderek daha dar bir elit rekabetine dönüşmüş, geniş toplum kesimlerinin geleceğe dair beklentileri ise bu daralan alanın dışında kalmıştır.
Bugün gelinen noktada sorun artık yalnızca ekonomik ya da yönetsel değildir. Sorun daha derindir; çünkü siyasal alanın ahlaki zemini zayıflamış, ortak doğru fikri yerini göreli çıkar hesaplarına bırakmıştır. Ahlaki zemin kaybolduğunda hukuk araçsallaşır, kurumlar kişiselleşir ve siyaset bir kamusal sorumluluk olmaktan çıkarak kariyer mühendisliğine dönüşür. Bu nedenle mevcut tabloyu yalnızca güncel siyasi çekişmeler üzerinden okumak, büyük resmi görmemek anlamına gelir.
Nietzsche’nin uyarısı tam da bu noktada anlam kazanır. Uçuruma uzun süre bakanlar, sonunda yalnızca düşmanı değil, kendilerini de kaybederler. Çünkü mücadele edilen şeyin doğası, mücadele edenin doğasını da değiştirir. Bu yüzden bugün yaşanan dönüşüm ne tek taraflıdır ne de tek aktörlüdür. Güce karşı verilen mücadele, zamanla gücün mantığını içselleştirebilir; değişim talebi, yalnızca mevcut aktörlerin yer değiştirdiği bir döngüye sıkışabilir.
Bu nedenle Türkiye’de yaşanan siyasal krizi anlamak için artık basit ayrımlar yeterli değildir. İktidar ve muhalefet arasındaki çizgi, iddia edildiği kadar net değildir; çünkü her iki alan da aynı siyasal kültürün içinde benzer refleksler üretmektedir. Bir taraf gücü koruma refleksiyle hareket ederken, diğer taraf gücü devralma arzusu içinde benzer yöntemleri yeniden üretmektedir. Sonuçta ortaya çıkan şey bir çatışma değil, birbirini besleyen bir siyasal döngüdür.
Bugün bu ülkenin en temel sorunu, güçlü ya da zayıf aktörler değil; nitelik kaybının giderek normalleşmesidir. Fikir üretmek yerine pozisyon üretmek, ilke savunmak yerine denge kurmak ve toplumsal geleceği inşa etmek yerine güncel avantajlara odaklanmak, siyaset dilini giderek daha yüzeysel hâle getirmiştir. Bu yüzeysellik, uzun vadede yalnızca siyasi kurumları değil, toplumsal güveni de aşındırmaktadır.
Ve bütün bu tabloyu en sert biçimde özetleyen gerçek şudur: Bir ülkede siyaset, hem iktidar hem de muhalefet düzeyinde aynı ahlaki aşınmanın farklı versiyonlarına dönüşmüşse, artık ortada bir rekabet değil, yalnızca ertelenmiş bir çöküşün yönetimi vardır.
Yeni yorum ekle