Yazar Mahmut Abdullah’la Söyleşi

Bize biraz kendinizden bahseder misiniz? Yazar Mahmud Abdullah kimdir? Tekstil işçiliğinden ormancılığa, askerlikten serbest işlere uzanan bir hayat hikâyeniz var. Yazmak bu yolculuğun neresindeydi?
İfade ettiğiniz gibi, romancı edebiyatını ellerinde büyütüp geliştirmek başarıya ulaştırmak istiyorsa romancılığın kendi bünyesinde barındırmak istediği okuma zevkini hararetlendiren, içinde hayat parçacıklarına çokça yer verilmiş içtimai duraktan geçmiş olması lazım ki bende de aynen öyle oldu, edebiyat bana ilk çocukluğumda çokça maruz kaldığım kendi cemaatimin büyüklerinin o her dala konan roman sanatının da merkezinde olması gereken ‘bahsetme’ alışkanlıklarındaki betimleme ve alaycılığa daha çok meyilli olan teşbih sanatındaki hoşlukla aşılandı, sonra tarih ilmiyle daha sonra TürkKlasikleri Dünya Klasikleri ve birtakım çağdaş Dünya Edebiyatı’nda iz bırakmış romancıların anlatım sanatına bakış açıları roman sanatına bakış açımın biçimini oluşturdu

Farklı işlerde çalışmış olmanın ve çalışma hayatının yazarlığınıza nasıl bir etkisi oldu? Yazmak için alan açmanızı zorlaştırdı mı, yoksa insanlara ve hayata bakışınızı besleyen bir deneyime mi dönüştü?
Bir romancı eğer hayatını roman yazmaya vakfetmişse o romancı için en büyük şans içtimai hayatının çok çeşitli geçmiş ve geçiyor olmasıdır, alışılması zor acı bir şans bu, yaşam için yıpratıcı ve talihsiz, romancılık için büyük şanstır. Romancılığımda hedefe ulaştırmak istediğim ilk meselem de çocukluğumdan beridir beni hoşluklarıyla büyüleyen katı gerçek ve mecazlı edebiyatla hayat-ı içtimaiyede kazandığım kişisel deneyimleri ülfet peyda ettirmekti. İşte hayat meydanının bana sunduğu çeşitlilik üslubu besleyen ve işleyişi hiç aksamayan bir işletmeye dönüştü, yazma hevesime sürekli üretim aşılıyor.

Askerde yazdığınız “Taziyedeki Muhabbet Kuşu” adlı öyküyü kaybettiğinizi söylemişsiniz. İlk novellanızda ise bir taziyeye bir türlü gidemeyen yaşlı bir adam var. Arada bir bağ görüyor musunuz, yoksa bu sadece ilginç bir tesadüf mü?
Yirmi yaşımda Ağrı’da askerlik yaparken ailemden aldığım telefonlarda dedemi sorduğumda sürekli ya ölen bir dost akrabanın taziyesine gittiğini veya gideceği veyahut aylarca bir haberi bekler gibi zamanının çoğunun sıkıntı da geçtiğini öğrenirdim, bizim kültürümüzde taziye ortamlarının trajikomik bir meydana dönüştüğünü vefat edenin kişiliğinden aile hayatından çok kendi aralarında çeşitli dünyalık meselelerden güle kaynata konuşup kaynaştıklarını biliyordum, zaten çocuklukta aşılanmış bir edebiyat sevgisinden ilk uzun öykümü A4 kağıtlarına askerde yazmak istedim, düz, yalnızca konuya odaklanmış mecazdan ve alegoriden yoksun dobra bir anlatımdı, o zamanki kısa roman şimdiki ‘Dedeye Yol Göründü’ uzun öyküsüyle anlatım biçimi olarak değilse de içerik bakımından paraleldi, iki romanı da kıyas etsek aynı içeriğin farklı yazarlarla kaleme alınmış hâli gibi olduğu rahatça gözlemlenir. Yani ‘Taziyedeki Muhabbet Kuşu’ uzun öyküsü ilk romanım olarak tasarlamak istediğim, ‘Dedeye Yol Göründü’ uzun öyküsünündeneyimlenmek istenmiş ilk taslağı gibidir; tesadüf değil önceden beridir tasarlayıp yayınlatmak istediğim bir çalışma.

İlk kitabınız ‘Dedeye Yol Göründü’ nün’ okurdan çok iyi dönüşler aldığını gördük. Hatta çok kısa sürede ikinci baskısı yapıldı. Bunu bekliyor muydunuz?
Kısa sürede ikinci baskısının yapılacağını beklemiyordum, bu kadar güzel dönüşlerin olacağını da beklemiyordum ama cılız bir ihtimalle beğenilerine sunduğum romanın tarafsız bir bakış açısıyla ilerleyip bitiyor olması kısmını beğeneceklerini düşündüm ki okurların ekserisi de tarafsızlık meselesini pek sevmiş onaylamış. Kısa romandan bir misal verecek olursak; bütün günleri birbirinin benzeri olarak geçen ihtiyar bir adamla oğlu ve karısının yaşamından sadece bir günleri anlatılır, okurun da burada tıpkı oğulları gibi arada kalıp onların sitemlerini dinleyip taraf seçme zorunluluğunu kendi üzerlerinden kaldırdıklarını hissettim ve bu çok hoşuma gitti. Öykü zannımca hem romanın bir gün içinde başlayıp ertesi sabahı bitmesiyle kısır döngüden kurtulmuş oldufakat romanın mutlak sona ermemesi okuma deneyiminideğilse de içerik babında okurda tam beklentiyi karşılamaz diye düşündüm bu konuyla alakalı sonun pek anlaşılmadığı yarım hissi bıraktığı incelemelerde aldığım oldu.

İlk kitabınız ‘Dedeye Yol Göründü’nün’ ardından da Mart 2026’da ikinci kitabımız ‘Geleceği Hisseden Bir Vakanın Günlüğü’ bizlerle buluştu. İlk iki kitabınız kısa aralıklarla yayımlandı. Bu metinler aynı dönemin ürünü müydü, yoksa ikinci kitap ilkinden sonra başlayan başka bir yazarlık evresinin sonucu olarak mı ortaya çıktı? Konu olarak da farklı olduklarını söyleyebilir miyiz? Yoksa ‘aynı dünyanın’ çıktıları mı?
Dedeye Yol Göründü sekiz yıllık bir düşüncenin mahsulü ve 2022 yılında taslağı bitti fakat 2025’te yayınlatmak nasip oldu ‘Geleceği Hissedilen Bir Vakıanın Günlüğü’ deprem felaketinden bir sene sonra yani 2024 yılında yazılmaya başlandı, aynı dönem yayınlanmış olsalar da aynı dönemin mahsulü olmaktan uzaklar, yaklaşık aynı sayfa sayısına sahip kısa roman bir vakit sonra ilgimi kaybettiği için başka bir üslupla ilerleyip içerikte düzenlemeler yapılması gerekti için roman tekrar yazılmaya başlandı. Tekrarlar beni yeni üsluba kavuşmanın heyecanıyla karşılasa bile çok yıpratıyor, çocukluk yıllarımda askerden önce ve hemen sonraki zamanlarda, yazıp yazıp attığım beğenmediğim ilk önce anlayışlı karşıladığım bakış açımın değişimine nazaran ötelediğim metinler bana gösteriyor ki edebiyat yolculuğuna tam donanımlı çıkılmalı; öyleki yirmi dört yaşında yazdığın bir eseri ne kadar olgunlaşıp gelişirsen geliş altmış yaşında da beğenip keyifle okuyabil. O donanıma sahip oluna kadar da yırtıp attığın eser çok olabiliyor, yoksa ‘Dedeye Yol Göründü’ kısa romanına ulaşana kadar yüzlerce sayfa yazmışımdır.
Kapak tasarımını da sizin yaptığınızı gördüm. Bir yazar olarak metnin yalnızca diliyle değil, görünüşüyle de ilgilenmek sizin için neden önemliydi?
Kapak görseli benim için bir anlatım biçimidir, detay alanıdır, alegori meydanıdır. Romanda en önem verdiğim iki unsur dil ve biçimdir, romanın her alanıyla ilgilenip üzerinde durmak müşterek bir çalışma disipliniyle muntazaman eser ortaya koymak her yazarın ve yayıncının hayalidir. Ben bunu yayıncımın tasarımına güvenmediğimden de yapmıyorum, önceden belirlediğim parçalar renk tonlamaları oluyor ve tıpkı anlatımdan aldığım zevk gibi kapak tasarısını kurgulamaktan da zevk alıyorum.
Yazarlık ya da yaratıcı yazarlık üzerine herhangi bir eğitim aldınız mı? Eğer almadıysanız, yazmayı öğrenme ve kendinizi geliştirme süreciniz nasıl ilerledi?
Yaratıcı yazarlık üzerine bir atölyeye gitmişliğim yok fakat romancılık da usta çırak ilişkisini benimserim ve ders almaya çalıştığım örnek alıp incelediğim Çağdaş Dünya Edebiyatı’ndan romancılar var. Ne edebiyat tek başına işe yarardı ne roman yazım teknikleri ne yaşanmışlık; romancılığımı keşfetmeye başladığım dönemden sonraki dönemde benim için elinde bulunan malzemeleri harman etme işiydi romancılık, daha sonra çeşitli tekniklere büründü, betimleme sanatında yoğunlaşmam icap etti, ilk betimlemelerim aynı nesneleri sayfalar dolusu erinmeden anlatıp insanın okuma zevkine darbe vuran yıpratıcı bir usuldeydi, bakış açısının zamanla dönüşümüne nazaran bu da değişime uğradı, detaylı ama az yerli yerinde olmasına önem gösterdim. ‘Dedeye Yol Göründü’ kısa romanında; duygu, insan ve nesne, yaşanmışlık, bahsetme ve diyalogların hep aynı karede ilerlediğini görürüz, bu usul bir meseleyi bıktırıncaya kadar anlatma geleneğimi ortadan kaldırdı, gayri ihtiyarı bir değişimdi benim için çünkü ilk dönemlerde her ne kadar yaptığımın bilincinde olup işi yönetiyor gibi hissetsem de aslında iş beni yönetiyordu. Yazarlık hayatımda da eğer sağlam bir bilinç temeli oluşmamışsa insanı kör eden edebiyat mefhumu senin doğal yollardan bin bir zahmetle toplamış olduğunmalzemeleri görünmez kılabiliyor, önce bu illetten kurtulabilmek lazım bunun içinde çok çaba sarfettim, inşallah kurtulabilmişimdir.
Editörünüzle çalışma süreci nasıldı? Metne dışarıdan gelen önerileri rahat karşılayan bir yazar mısınız, yoksa kendi sesinizi korumak için mücadele ettiğiniz anlar oldu mu?
Romanın ekseriyetine bir tasarım hâkim olduğu için dışarıdan gelen önerilere hep karşı olmuşumdur, üsluba halel gelmesin diye editörün başında pinekleyip sürekli rahatsız edip bıktırmam roman yayınlanana kadar devam eder. Eskiden bu durum bende daha şiddetliydi. Yayınlanmayan ve editörden geçmiş romanlarımın üslubu bozulacak diye çok tedirgin olurdum. İmlam da zayıfın ötesine geçmediğinden ‘Geleceği Hissedilen Bir Vakıanın Günlüğü’ üzerine dört ay çalıştıktan sonra Editörüm bana şunu dedi:‘Ne kadar düzenlersem düzenleyeyim yanlışlar bitmiyor.’
Edebiyatta sıkça tartışılan bir mesele var: Bir şeyi yazabilmek için onu yaşamış olmak gerekir mi? Siz yazarken kişisel deneyim, gözlem ve hayal gücü arasındaki dengeyi nasıl kuruyorsunuz?
İlk yazarlık denemelerimde işçi öykülerini hariç tutacak olursak hâkim olmadığım yaşamadığım içerikleri yazıp bir köşeye koyduktan yıllar sonra tekrar dönüp çekmeceye belki de talihsiz bir akıbete bıraktığım çalışmalarıma baktığımda hepsinin de kendi içlerinde dehşetli çelişkiye düştüğünü şimdiki bakış açımla ne kadar saçma ve abes kaçtığını fark ettim ve dedim ki; ‘Gerekirse yalnızca hâkim olduğum meseleleri işleyeyim, kültürüyle yaşantısıyla edebiyat tarzıylatamamıyla benim eserim olabilsin.’ yaşanmışlıktan yola çıkarak kültüründen ve hâkim olduğum meselelerden sapmamak bakış açıma göre direk gibi kavi bir romanın habercisidir, eğer edebiyat ve romancılık bilinci keşfedilmişse. Bir çalışmaya başlarken de kurgu, yaşanmışlık; yaşanmışlığın içerisindeki detaylar, kültür, romanın içine serpilir fakat romanlarımda yoğunluk daha çok kültür ve aile yapısıtarafında ağır basar, sonrasında kurgu ve yaşanmışlık gelir. Bu unsurların istatistiklerinin oranları birbirinden çok dauzak değil, birbirlerini geçmeye ramak kalmış yarış atları gibidir. Hülasa, kültüre sadakat, özgünlük doğururanlayışıyla romanlarımın temelini inşa ederim.
Orhan Pamuk, “Çalışırken yanınızda bir okurunuz olur mu?” sorusuna şöyle yanıt veriyor: “Yazdıklarımı her zaman hayatımı paylaştığım kişiye okurum. Eğer o kişi bana ‘biraz daha bakayım’ ya da ‘bugün yaptıklarına bir bakayım’ derse çok mutlu olurum. Bu sadece gerekli olan hafif miktarda bir baskı oluşmasını sağlamakla kalmaz, aynı zamanda sırtınıza pat diye vurup aferin diyen bir anne ya da babaya sahip olmak gibi hissettirir. Arada sırada bu kişi ‘üzgünüm ama bu olmamış’ da diyecektir, bu iyi bir şeydir. Bu ritüel hoşuma gidiyor. Aklımda hep rol modellerimden biri Thomas Mann gelir; bütün ailesini bir araya getirirmiş, altı çocuğuyla karısını, ve tüm ailesine yazdıklarını okurmuş.” Siz de böyle bir ritüel oluşturdunuz mu? Yazım sürecinde yazdıklarınızı paylaştığınız, ilk okuyan biri var mıydı?
Çalışmalarımın taslağını okutabilmek noktasında çok talihsizlikler yaşamışımdır. İçinde bulunduğum karmaşık iş yükü ağır hayat şartlarından yazarlık mesleğini bana yakıştırmamış olmalarından da ilgisiz kalmış olabilirler veya da başarıya ulaşana kadar yaklaşımları bu tarzdır tam bilemiyorum. Sırf okusun inceleme de bulunsun içinde bulunduğum yola münasip olup olmadığımı bana ilan etsin diye özellikle hayatla iç içe son derece katı ve gerçekçi arkadaşlarımın peşinden koştuğum çok olmuştur, son zamanlarda özellikle ilk romanım yayınlandıktan sonra ilk taslağımı okutabilme konusunda o talihsizliğim biraz biraz kırıldı, işin rengi aile hakkında olduğu için merak edenler olmuştur fakat o da kuru kuruya bir meraktan öteye gitmedi, Dedeye Yol Göründü kısa romanının diyaloglarını dobralık ve netlik hususunda tasarlarken cümlelerin doğruluğunu teyit etmek için mutfak masasında gizini açık etmediğim uzun öyküm hakkında büyüklerimlebir bilgi alışverişi yapmışlığımda vardır fakat beni en çok heyecanlandıranuzun öykünün ilk okuyucularından gelen incelemeler eleştiriler oldu. Bu durum taslaklarıma olan ilgi ve eleştiri açlığımı biraz bastırdı.
Edebiyat yolculuğunuzda sizi en çok etkileyen yazarlar kimler oldu? Okur olarak size eşlik eden yazarlarla, yazarken dönüp baktığınız yazarlar aynı kişiler mi?
Bir romancıdan yalnızca edebiyatının, içeriğinin veya elde ettiği şan ve şöhretin tatlılığından etkilenmem, söyleşilerde takındığı tavır konuşma usulleri de beni onlara yaklaştırabilir, bu konuda En çok etkilendiğim yazarlar Çağdaş Dünya Edebiyatı’ndan Gabriel Garcia Marquez, William Faulkner ve Ernest Hemingway; Klasik Edebiyat’tan, Tolstoy ve Balzac’tır.İkinci sorunuza gelecek olursak İnsan gelişebildikçe ardındakini önceki alışkanlıklarını basit görebiliyor fakat öyle büyük yazarlar var ki, insan gelişiminin doruk noktasında bile büyük bir hayranlıkla ve büyük bir keyifle onları okuyor.

Yeni yorum ekle