İnsan Kendi Evinin Beyi Olunca...

Edebiyat

İnsan Kendi Evinin Beyi Olunca...

Yücel Feyzioğlu / 6.Yazı

“Unutulmaz adınla dudakta kal sevgilim”

.

Bir zamanlar Buhara hükümdarının oğlu, yoksul bir aileden güzel bir kıza âşık oldu. Gecesini gündüzünü, hayalini rüyasını bu kız doldurdu. Anasına söyledi, arkadaşlarına coşkuyla aşkını anlattı. Babası duyunca, “Nasıl olur, benim oğlum soylu olmayan bir yoksul kızını nasıl sever?” diye şaşırdı, kızdı. “Olamaz! Ya o kız ya da biz!” diye hükmünü verdi. Şehzade bu tepkiyi beklemiyordu, sınıf eşitsizliğinin bu kadar keskin olduğunu görüp yemeden içmeden kesildi, önüne konulan en sevdiği yemekleri bile geri itti, zayıflayıp iplere döndü. Herkesle ilişkisini kesip kara gülmez, söz söylemez biri oldu.

Babası endişeye kapılıp ünlü hekim İbn-i Sina'yı davet etti: “Bu şehzadenin derdi nedir? Bir kız için insan sararıp solar mı? İstediği beyin kızını alırım ona, istediği kadar cariye veririm,” dedi. “Lütfen bakın ciddi bir rahatsızlığı var mı? Ben bugün var, yarın yokum, onu iyileştirin!”

İbn-i Sînâ, şehzadeyi muayene etti, yumuşacık sohbetlerle onun dilini çözdü. Gencin kara sevdaya tutulduğunu anladı. Çözümler önerdi, onu yumuşattı. Genç adam: “Unutulmaz adınla dudakta kal sevgilim” diyecekken İbn-i Sînâ gencin babasıyla görüştü. Hükümdara şehzadenin hastalığının sebebini anlattı ve iyileşmesi için iki seçenek sundu: Birincisi gencin sevdiği kızla evlenmesi, ikincisi de zayıflığını gidermek için yedi bileşenden oluşan yüksek kalorili bir yemekle beslenmesi. Hükümdar yumuşadı, ikisini de kabul etti, nasıl bir yemek olduğunu sordu. O da etli, sebzeli bir pilav tarifi yapıp verdi. İşte o pilav hâlâ Orta Asya’da zevkle yenilen İbn-i Sînâ’nın tarifi ile yapılan pilavdır. Şehzade sevdiği kızla nişanlanıp o pilavdan yiyerek kendine geldi. Biz de bu hikâyeyi dinlerken aynı pilavdan yedik. O kadar lezzetliydi ki, tatil boyunca o pilavdan kendimizi mahrum etmedik.

 

İbn-i Sînâ da ceza yedi

980 yılında Buhara’nın Efşene köyünde doğmuştu İbn-i Sînâ, üstün yetenekli bir hekim, astronom ve büyük bir filozoftu. 997 yılında daha on yedi yaşında iken tehlikeli bir hastalıktan kurtardığı için Emir II. Nuh'un hekimi tayin edilmişti. Bu hizmetinin karşılığında aldığı en önemli ödül ise Samanilerin kütüphanesinden dilediğince yararlanmak oldu. Kütüphanede kısa süre sonra meydana gelen yangında düşmanları onu bilerek kundaklama yapmakla suçladı. Ama İbn-i Sînâ yüz yıllarca dünyayı etkilemeye devam etti. Batı dünyası 700 yıl onun eserlerinden yararlandı. Hikâyesi uzun, onun buluşlarını, aşklarını, acılarını sürgünlerini, hapsedilişini hepiniz biliyorsunuz, anlatmama gerek yok.

Şimdi biz onun doğduğu kente, Buhara’ya doğru yoldayız. Rehberimiz Niyazov önce İpekyolu üstüne dokümanter bir film izletti. Sonra güncel bilgi vermeye devam etti:

.

Kaleminiz tükenmesin

“11 yıl zorunlu eğitim var Özbekistan’da, okullar parasız. Son 3 yılı meslek öğrenimi ya da üniversiteye hazırlık. Üniversite için yıllık sadece 230 Avro karşılığı Som harç alınıyor. Sovyet döneminden halkın %90ı iyi bir eğitim almış zaten, eğitimi kimse ihmal etmiyor. Özbeklerin %70’i Rusça öğrenmeyi reddetmiş. Ama şimdi öğrenmek isteyen çok, çünkü zorlama yok. Okullarda 2.dil Rusça. İlkokul 2.sınıftan itibaren 3.dil ekleniyor: İngilizce, Almanca vs. (Ya Türkçe? Yok!) Sadece dışarıdan gelen diplomat çocukları için birkaç özel okul var, onun dışında yok. Askerlik bir yıl, engelliler için bir ay. Çalışanlar %13 vergi veriyor, iş sahipleri %25.

Polisiye olayların sayısı yılda 40 bin. Mafya olayları çok. Özbek mafyası Rusya ve Ukrayna’da daha çok iş görüyor. Birçoğu yakalanmış, kırktan fazla mafya lideri hapiste.

Bütün köylerde ilk yardım kurumları var. Orada iyileştirme sağlanamazsa hastalar hastanelere sevk ediliyor. Hamile hanımlar düzenli muayene ediliyor, çocuk engelliyse, alınıyor, doğumdan bir ay önce izinli sayılıyorlar, doğumdan sonra 3 yıl ücretinin % 70ini alarak analık iznini kullanıyorlar. 16. Yaşının bitimine kadar çocuk parası alıyorlar. Sağlık hizmetleri ücretsizdir. Doktorlar yeterli değil. Özel klinikler de var. Engellilere devlet bakıyor.

Emekliler, çalışırken aldıkları ücretin % 70ini alıyorlar. İşsizlik parası çok az, 5 Avro. İşsizlere iş bulma kurumları üç kez işyeri teklifi yapıyor. İşsiz kişi üçünü de beğenmezse, kendi başının çaresine bakmak zorunda. Sovyetler dağıldıktan sonra çok insan işsiz kalmış. Herkes yararı olur diye dil öğrenmeye başlamış, çünkü yabancı sermaye ülkeye gelmiş.

.

Afganistan’dan ülkeye göçen Özbekler oldu, onlar iş bulamadı ve yardım da görmediler ve mafya gruplarına katıldılar. Uyuşturucu ağını, giderek demir çelik ve altın rezervlerini kontrol etmeye başladılar. İslam Kerimov döneminde bunlarla işbirliği yapılmaya başlandı.

Haftalık çalışma süresi 40 saat. Şeflerinki süresiz. Ne zaman iş biterse o zaman iş yerinden ayrılabiliyorlar. O nedenle şef olmak isteyen pek yok.

Yol boyunca her sorumuza yanıt veriyor Niyazov. Nevai kentinin yanından geçiyoruz. Bu kent Ali ŞirNevai adına 1958 yılında kurulmuş yeni bir il. 8 ilçe ve 53 köy bu kente bağlıdır. Kızılkum çölünün bir bölümünü kaplayarak yaygın kurulmuş. Ekonomik, endüstriyel ve tarımsal üretimde çok önemli bir kent.

Yolda 11.yy’dan Reşat Malik Kervansarayına geliyoruz. Karşısında Sardoba sarnıcı var. Saray gibi yapılmış. İçi çok derin, kullanılmasa da hâlâ su var. Sarnıç bakımlı değil. Bir zamanlar İpekyolu’nda kullanılmış. Sarnıcın yanında derme çatma bir ocakta kömür ateşiyle samsa pişiriyorlar. Kimse yaklaşmak istemiyor. Ben bir tane alıyorum, yarısını eşime veriyorum, içi et ve baharat dolu, nefis bir lezzet. “Immm!.. Bir tane daha hazırla!” diyorum, herkes sıraya giriyor.

.

 İpekyolu Kervansarayının yanında resimler

Sanat eserlerini de orada bulmak, seyretmek, onları satın almak mümkün. Bütün dünyada minyatür sanatının Farslar tarafından geliştirildiği algısı vardır. Eski kaynaklar ise minyatürün Manizme inanan Türkler tarafından geliştirildiğini yazmaktadır. Sanatçıları buluyorum. Cebimdeki paranın hepsini resme verip Resul Khalinov’dan on resim alıyorum. İnanılmaz güzel ve estetik değeri büyük resimler. Eşim “Sen şaşkınsın, acil para gerekirse ne yaparız!” diye söyleniyor. “Sendeki para yeter!” diye yanıt veriyorum. Alman arkadaşlar da şaşkınlıkla elimdeki resimlere bakıyorlar. “Size bu estetiğin tadına varmak düşüyor,” diyorum, gülerek resimlerin başına birikiyorlar.

Eşim, “Her gittiği yerde bir çılgınlığı vardır sevgili eşimin,” diye yakınıyor. Grubumuzdaki hanımlar çevresine birikip onu teselli ediyorlar.

Yola devam. İlk kez Kızılkum çölünün doğu yakasından geçip bitkilerin arasına dalıyoruz. Kuzeybatıya gittikçe çöl yayılıyor. Ancak buraya çöl demek zor, saksavul bitkileri kaplamış her yanı, yeşillik var. Kanallarla mümbit hale getirilmiş. Yılda iki kez ürün alınıyor. Sürülerle koyun yayılıyor. Orta Asya cinsi geliştirilmiş, daha kilolu, kuyrukları küçük, boyu uzun bir cins.

Şimdi Pekin’den başlayıp İpekyolu üzerinden ve Anadolu’dan geçerek Almanya- Duisburg kentine ulaşacak demiryolu yapılıyor. Karşılığında Özbekistan Çine gaz veriyor.

Kentler, yollar tertemiz. Herkes çöpünü naylon torbayla sokağa bırakıyor, saat sabah 7.00, çöp arabaları çöpleri alıp depolara götürüyor, orada yakılıp yeniden enerjiye dönüştürülüyor.

 

İmam Buharî Türbesinde

Özbekistan bağımsızlıktan hemen sonra ilk iş olarak İmam Buharî’nin türbesini harabe olmaktan kurtarmış. Asıl adı Muhammed bin İsmail olan İmam Buharî, 20 Temmuz 810'da Buhara’da doğdu.

İslam dinine önemli hizmetler yapan bilginlerin başında gelir... Binlerce hadisin arasından gerçek hadisleri derleyip kitaplaştıran Buharî olmuştur. Yalnız Özbekistan’ın değil, bütün Orta Asya’nın kültürel ve dinî kimliği gibidir o. Hadis bilginlerinin efendisi unvanını almıştır.

Çağlar boyunca Müslümanların uğrak yeri ve ziyaretgâhı olan İmam Buharî Türbesi ziyaretçilerin akınına uğruyor.

Buhara’nın Zenginlikleri

Ark kalesini ziyaret ediyoruz. Bu kale, Buhara hanlarına ve emirlerine uzun süre hem ikametgâh hem de hükümet merkezi olarak hizmet veren devasa bir yerleşke. Günümüzde yedi farklı müzeye ev sahipliği yapıyor. Çar-Minar minaresi, İsmail Samani türbesi, Attari türbesi, Uluğ Bey medresesi, hepsi bakımlı, insanlar dolup taşıyor.

Ayrıca Lebi Hauz camii, Bala Hauz camii, PoyiKalon yerleşkesi: Kalan minaresi, Mir Arap medresesi, Kalan türbesi gibi tarihi mekânları ziyaret ediyoruz. Buhara emirlerinin yazlık sarayı Sitarai-Mahi-Hasa, Çar Bakır türbesi ve hatıralık eşyaların satıldığı Zargaron pazarını geziyoruz.

Buhara Türklerin kutsal kentlerinden biri. Milyonlarca Müslüman ve yabancı turist bu kenti ziyaret ediyor.

Emirlerin ve hanların güç, zenginlik ve ticaret yolları için yarıştığı bir zamana geri dönmüş gibiyiz. Unutulmaz tarihi anıtların fotoğraflarıyla belleğimiz zenginleşiyor!

Bu akşam Nadir Divan Medresesi'nde yemek var, yine nefis pilav ve folklorik danslar eşliğinde Doğu'nun ihtişamına yaklaştıracak bir kıyafet sergisi bizi bekliyor.

 

“Önce bir güzele âşık ol”

Asıl adı Bahaeddin Muhammed b. Muhammed Buharî olan Bahaeddin Nakşibendi (1318-1389) Nakşibendiye tarikatının kurucusudur. Buhara yakınlarında bir köyde doğan Bahaeddin Nakşibendi’nin KasriArifan köyünde türbesi var. Gençliğinde kumaşlara nakış işleyen babasına çıraklık yaptığı için “Nakşibendi” (nakışçı) lakabıyla anılır olmuş. Başka yerlerde, özellikle Türkiye’de, halk arasında Şâh-ı Nakşibendi olarak bilinir. Başlangıcı YûsufHemedânî’ye (ö. 1140) ulaştığı kabul edilen Türkistan kökenli tasavvufî Hâcegân geleneğinin yedincisinin Bahaeddin Nakşibendi olduğu söylenir. On sekiz yaşında Hâcegân şeyhlerinden Hoca Muhammed Babayı ile tanışmış ve sonraki yıllarda onun halifesi Seyit Emir Külâl (ö. 1370) tarafından eğitilmiş. Tasavvufî eğitimi sırasında Halil Ata ve Kusem Şeyh gibi Yesevî şeyhlerinden de zikir ve erkân dersleri almış.

Tasavvuf yolunda çeşitli şeyhlerle görüşmek üzere Horasan ve Mâverâünnehir bölgelerindeki kentleri dolaşmış. Tasavvufî eğitimini tamamlayıp Türkistan’ın birçok kentinde bulunmuş, çok sayıda kişi kendisine mürit olmuş. Yetmiş dört yaşında Buhara’da vefat etmiş ve Kasrı Arifan adlı köye defnedilmiş. Başlangıçta mütevazı bir durumda olan kabrinin etrafı zamanla mescit, medrese, tekke, misafirhane gibi müştemilat ile büyük bir külliye haline gelmiş. Külliye bugün de Özbekistan’ın önemli ziyaretgâhlarından biridir. Bahaeddin Nakşibendi’nin vefatından sonra yerine Hoca Alâeddin Attâr geçmiş ve irşat vazifesini devam ettirmiş. Zengin bir aileye mensup olan ve medresede eğitim gören Attâr’aNakşıbendi’nin Buhara çarşısında elma sattırarak onda bulunması muhtemel olan kendini beğenme duygusunu terbiye ettiği rivayet edilir.

Kendisine mürit olmak için gelen ancak kalbinin katı olduğunu düşündüğü kişilere, “Önce bir güzele âşık ol, onun aşkıyla kalbin yumuşasın, sonra gelip mürit ol” dermiş.

Kasrı Arifan köyündeki külliyesini ziyaret ettikten sonra Özbekistan’daki gezimiz sona eriyor. Son derece gelişmiş hızlı tren yolculuğu ile Buhara’dan Taşkent’e dönüyoruz. Tren içinde uçakta olduğu gibi yemek servisi yapılıyor. Yemek için ayrı bir para alınmıyor. Trenler de istasyonlar da tıklım tıklım. Birkaç yıl içinde bu güzel istasyonları büütmrk zorunda kalacakları şimdiden belli.

Sovyetlerden sonra atılım yapan çağdaş sanat ve edebiyatına değinmeden bu dizi yazıyı kapatamayız. Toplumları ileri götüren, çağdaşlaştıran odur: BİLİM, SANAT VE EDEBİYAT

YARIN: Özbekistan edebiyatına çağdaş şiiri kazandıran, kazandırdığı için de kurşuna dizilen büyük şair ÇOLPAN ve devamcıları!

 

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.