Türk Toplumunda Zihniyet Problemi

Felsefe

Türk Toplumunda Zihniyet Problemi

Doç. Dr. Fahri Atasoy

Sosyolojinin öncülerinden ve isim babası Auguste Comte insanlığı bir bütün olarak düşünür. İnsanlık tarihinin bugüne kadar gelişme serüvenini sınıflandırmaya çalışır. Bir anlamda tarihin yasalarını belirlemek ister. Model aldığı fizik bilimi nasıl ki doğanın yasalarını keşfediyorsa sosyolojinin görevinin de toplumsal ve tarihsel yasaları bulmak olduğunu düşünür. Bu yasaları bulmak için kullandığı ölçüt insan zihninin olgular karşısında nasıl tavır takındığıdır. Yani ona göre belli dönemlerde insanlara egemen olan zihniyet kalıpları vardır. Bu zihniyet kalıpları bize insanlığın tarihsel evrelerini verir. Birinci evre teolojik hal olarak adlandırılır. İkinci evre metafizik hal, üçüncü evre pozitif hal olarak kabul edilir. Buna Comte üç hal yasası diyor. Temele insan zihninin gerçeklikle bağlantı kurma tarzını kastederek zihniyeti alıyor. Kendisinden sonraki sosyologlar arasında da zihniyeti temele alan sosyolojik açıklamalar görülüyor. Örneğin Max Weber toplumsal eylemlerin temelinde olguların yanında anlamlar ve değerler dünyasına dikkat çeker. Bu yaklaşım da aslında bir zihniyet tespitine dayanır.

Sosyoloji tarihinde Comte’un içinde bulunduğu sosyolojik paradigmaya itiraz edenlerden birisi A. Pitirim Sorokin. Ona göre Comte ve takipçileri tarihte düz çizgisel bir ilerleme olduğunu öne sürüyorlar ama yanılıyorlar. Tarihte bütünleşik bir insanlık alemi yok, birbirinden farklı medeniyetler ve onlara egemen olan farklı zihniyet kalıpları var. Zihniyet kavramını bu bağlamda Sorokin de kullanıyor. Toplumlara egemen olan zihniyet kalıpları o toplumun medeniyet seviyesini belirliyor. Bir toplumda inişler ve çıkışlar olabilir. Tarih farklı toplumların farklı hayat hikayeleriyle oluşuyor. Bu toplumlar İbni Haldun’un dediği gibi “doğar-büyür-yaşar-ölür” şeklinde bir döngüselliğe sahiptir. Yani tarihin yasaları ilerlemeci değil döngüseldir. Her toplumun yükseldiği dönemler o topluma egemen olan yaratıcı zihniyete bağlıdır. Yaratıcı zihniyetini kaybetmiş toplumlar çöküş dönemine girmiş demektir. Bu dönemin özelliği insanlar sadece bireysel çıkarları ve duyum seviyesinde algılarıyla hareket ederler. Sorokin bu zihniyete sensate-duyumcul adını verir. Ona göre Batı medeniyeti bu döneme girmiştir ve çöküş emareleri göstermektedir. Onun için Bunalım Çağı başlığıyla eserler yazar.

Türkiye’de sosyoloji çalışmaları bilindiği gibi Osmanlı döneminde iki farklı yaklaşımdan etkilenerek başlamıştır. Ziya Gökalp ve Prens Sabahattin mecburen okuyabildikleri kadarıyla sosyolojiyi transfer etmişlerdir. Sonrasında zihniyet konusuna bilhassa dikkat çeken Sabri F. Ülgener olmuştur. Ülgener Türk sosyolojisinde ilk defa ekonomik eylemlerde etkin olan zihniyeti temele alarak açıklama yapma girişiminde bulunur. İlk eseri “İktisadi Çözülmenin Ahlak ve Zihniyet Dünyası” ikinci eseri “Zihniyet ve Din İslam, Tasavvuf ve Çözülme Devri İktisat Ahlakı” çalışmalarında Türk toplumunun bir dönemine damga vuran zihniyet kalıbını tespit etmeyi denemiştir. Zihniyet bir toplumda zihinlere egemen olan ortak düşünme kalıplardır. Bir toplumsal grubun dünyayı algılama, anlamlandırma ve olaylar karşısında tavır alma biçimidir. Bunun ardında farklı unsurlar olabilir. Ülgener dinin tasavvuf yorumunun Osmanlı toplumsal yapısında ekonomik ilişkileri nasıl belirlediğini göstermek istemiştir. Bugün Türk toplumunun pek çok eyleminde yine benzer alışkanlık kalıpları vardır. Bunlar çok sayıda araştırma konusuna problem teşkil edebilecek boyutlardadır. Konuyu günümüz Türk toplumu bağlamında biraz açmak gerekir.

Başka yazılarımızda Türkiye’de bilim zihniyetinin durumunu tartışmaya çalıştık. Aslında bir toplumda egemen zihniyet kalıpları bütün alanlardaki toplumsal eylemleri etkilemektedir. Dolayısıyla bileşik kaplar misali birbirine bağlı olduğunu kabul ederek analiz yapmak gereklidir. Örneğin Türk halkının siyaset ve demokrasi konusundaki eylemlerini belirleyen zihniyet yapısı nasıldır? Milletleşme ve alt katmanlara bağlılık anlamında kabilecilik konusundaki zihniyet yapımız nedir? Dine inanan insanların maddi çıkarlar karşısındaki eylemlerini belirleyen zihniyet sorgulansa karşımıza neler çıkacaktır? Yine dine dayalı oluşturulan kapalı cemaat yapılarındaki mürit-mensup durumundaki üyelerin zihniyeti nasıl tanımlanabilir? Ekonomik faaliyetler bağlamında eskiden çarşıya pazara egemen olan esnaf (ahilik) ahlakı şimdi ne kadar kaldı? Ticaretle uğraşanların zihniyetini masaya yatırsak acaba nasıl bir manzara çıkar karşımıza? Bu tür soruları artırabiliriz fakat zihniyetin bir zorunluluk olmadığını da gözden kaçırmamamız gerekir. İstisnalar her zaman kaideyi bozar. Örnekler çok. Sokrates, Ebu Hanife, Bruno, Descartes, Gökalp mevcut zihniyet kalıplarını zorlayan öncü şahıslardır.

Sabri F. Ülgener Osmanlı çözülme devrinde egemen olan zihniyeti mecburen dine dayalı olarak tespit etmeye çalışmıştı. Biz de ülkemizde hem siyaseti hem ekonomiyi hem eğitimi hem bilimi etkileyen gruplaşmalara bakacak olursak, yine karşımıza belli bir din yorumu veya dinin oluşturduğu zihniyet kalıbı gelecektir. Maalesef din kurumu tarihten bu yana kendi amacı dışında farklı amaçlarla kullanılmıştır. Cumhuriyet ilan edildikten sonra bir müddet sınırlandırılmaya çalışılsa da eski alışkanlıklar ve yapılar yeniden filizlenip toplumda halk arasında yayılmıştır. Halk dinin asıl mesajlarının derdinde değildir. Daha doğrusu halk arasında sorgulama ve hakikat arayışı din kullanılarak öldürülmüştür. Felsefe kötülenmiş, şüphe etmek ve sorgulamak dinen yasaklanmıştır. Din adına insanlardan birtakım yapılara teslim olmaları istenmiş ve büyük oranda başarılı olunmuştur. Türk toplumunda din dendiği zaman akan sular durur, dinin emirlerine aykırı alışkanlıkları olanlar bile saygıda kusur etmezler. Dolayısıyla din adına yetkili olduğunu etrafına kabullendiren her birey kendi tarikatını kurup mürit toplayabilecek durumdadır. Bu iddiayı kamuoyunda cüppeli olarak bilinen bir tarikat lideri eleştiri mahiyetinde dile getirmiştir. Mevcut zihniyeti göstermek açısından son derece çarpıcı bir örnek.

Dini görünümlü gruplar arasında egemen olan zihniyeti çok iyi tespit etmek bilimsel bir görevdir. Bunun için sahada alan çalışmalarına ihtiyaç vardır. Biz burada sadece problemi tanımlayarak konuya dikkat çekebiliriz. Atatürk, inkılapları yaparken modern bir toplum ve modern bir devlet hedeflemişti. Bizim toplumumuz maalesef bunu anlayabilecek bir durumda değildi. Eğitilmesi ve doğru bilgilerle donatılması gerekliydi. Cumhuriyet bunun için Tevhidi Tedrisat kanunu çıkartarak modern eğitimi bütün topluma yaymaya çalıştı. Modern okullar zaten Osmanlı döneminde açılmaya başlamıştı ve bunları yaygınlaştırdı. Dini bilgilerin halk tarafından öğrenilebilmesi için Türkçe kitaplar hazırlattı. Türkçe Kuran meali ve Türkçe tefsir kitabı için ehil kişiler görevlendirdi. Büyük hadis külliyatları bu dönemde Türkçe’ye kazandırıldı. Ama birilerine yetmedi. Atatürk’ü dini yasaklıyor ve dini eğitimi engelliyor diyerek kötülemeye başladılar. Bunların etkisinde kalan bir kısım halk ise bu kötülemenin etkisiyle hareket etmeye başladı. Ortaya çarpık bir zihniyet çıktı. Bir tarafta modernleşerek yükselmeye çalışan insanlar, diğer tarafta din adına belli gruplara teslim olan halk kitleleri. Türk toplumunda ortaya çıkan ilk zihniyet bölünmesi çağdaşlaşma taraftarları ile muhafazakar kesim arasında yaşandı. Sonradan dünyada etkili olan ideolojilerin yarattığı zihniyet yarılmaları da bahsi diğer olarak bir tarafta kalsın.

Cumhuriyet devrimleri ani kararlar ile gündeme geldi. Osmanlı Devleti’nin çözemediği ve sürünceme kalan bazı yenilikleri kararlı bir şekilde uygulamaya sokuldu. Tekke ve zaviyeler meselesi böyle bir problemli durumdu ve kapatıldı. İlk etapta buralardaki yapılar sindiler ve sessiz kaldılar. Sonra fırsat bulanlar yeraltı faaliyetleri ile varlıklarını sürdürmeye çalıştılar. Toplumun geleneksel zihniyet yapısı bunları beslemeye ve desteklemeye uygundu. Sürecin nasıl ilerlediğini ayrıntılı çalışmalardan okumak gerekir ama biz konuyu günümüze getirelim. Bu bağlamda zihniyet analizi açısından çarpıcı iki örnek verelim. Birincisi Nur Cemaati olarak varlığını sürdüren bir yapının içinden doğan Fethullah hareketi. İkincisi kamuoyunda Süleymancılık olarak adlandırılan Süleyman Hilmi Tunahan tarafından kurulan Kuran kursları. Bu iki örnekte üzerinde durmak istediğimiz konu bu grupların yapısı değil, mensuplarının ve etkisinde kalanların zihniyet dünyası.

Gülen hareketi 1980 Darbesi sonrası palazlanmaya ve 1990’lı yıllarda hızla büyümeye başladı. Bazıları bu hareketin ABD’nin Soğuk Savaş stratejisi bağlamında desteklendiği üzerinde çok duruyor. Doğrudur CIA ajanları yönlendirme yapmıştır ama hareketin sosyolojisi bizim ülkemiz toplumsal yapısına dayalı. Yani bu hareketi destekleyecek bir zihniyet yapısı olmasa hiçbir güç böyle bir hareketi büyütemez. Kısaca FETÖ yapılanması olarak kabul gören hareket Türkiye’nin hem muhafazakar hem çağdaş kesiminden destek gördü. Yukarıda ifade ettiğimiz üzere biz saf Türkler için din denilince akan sular durur. Bir de buna Türklük katılırsa bayılırız. Çünkü biz duygusal hareket etmeye alışkınız. Soru sormayı, şüphe etmeyi ve eleştirmeyi ayıp sayarız. Öyle de oldu ve FETÖ faaliyetlerine devletin ilgili kuruluşları başta olmak üzere toplumun geniş bir kesimi destek verdi. Bunu suçlamak için değil konuyu anlamak için görmek zorundayız. Toplumun nasıl bir teslimiyet ve itaat zihniyetine sahip olduğunu gösteren çok çarpıcı bir örnek. Akademik zekası yüksek, piyasada başarılı, işinde iddialı pek çok insan bu yapıya şartsız teslim olmasının altında bir zihniyet kalıbı olduğunu kabul edersek, onu aramak gerekir. Bilimde sonucu doğuran sebepleri araştırmak esastır.

FETÖ yapılanmasında masum bir vaizin din tebliği olmadığını insanlar çok geç anladı. Anlamaları için insanların üzerine uçaklardan bomba, helikopterlerden tarama, tanklardan atış yapılması gerekti. Halbuki vaktinde bu din simsarlarına itibar edilmeseydi, sorgulansaydı, itiraz edenlere kulak verilseydi tahribat daha az olurdu. Zarar toplumsal değil bireysel olurdu. Burada zihniyeti irdelememizin sebebi bu. Tahribat bireysel aldanma seviyesinde değil toplumsal seviyede oldu. Güven yerle bir oldu. TSK, Emniyet, Adalet gibi hayati kurumlar darbe aldı. Cemaate inanan ve aldanan girişimciler, bürokratlar, memurlar, öğrenciler büyük zarar gördü. Eğer teslimiyetçi ve itaatkar bir zihniyete sahip olmasaydı bu insanlar kolayca kandırılmayacaktı. Zaten biraz dik başlı ve itirazcı kişilerden bunlarla irtibatı olanlar hiçbir şekilde teslim olmadılar. Bunun çok örneği var. En azından şüpheli durumdan uzak durmayı ilke edinmiş olsaydı bizim insanlarımız kendilerini kurtarabilirdi. Cemaat bu kadar kolay sızamaz ve başarılı olamazdı. Türk toplumunda (büyük oranda) halen sürmekte olan bir iyi niyet ve teslimiyet var. Bunu siyasette de görebiliyoruz. Siyasette etkili olan zihniyeti başka bir yazıya bırakalım ama konu önemli.

İkinci örnekteki Süleymancılar grubu da sosyolojik olarak ele alınması gereken hayli ilginç bir konu. Henüz Osmanlı toprağı iken bugünkü Bulgaristan’ın Silistre şehrinde doğmuş bir imamın kurduğu cemaat gizli örgüt yapılanmasında faaliyet sürdürmüş. Cumhuriyet döneminde Tunahan soyadını alan Süleyman Hilmi İstanbul'da medrese eğitimi görmüş, hafız olmuş, kendisini dini eğitime vakfetmiş. Tekke ve zaviyeler kapatılıp dini eğitim Diyanet teşkilatı ile kontrol altına alınınca faaliyetlerini Kuran Kursu adıyla kırsala taşımış. Jandarma baskısından saklanabilmek için dağ köylerinde yatılı kurslar açtırmış. Bunu dini bir hizmet olarak yaptığı için halk yine din konusunda akan sular durur ilkesi gereği harekete destek vermiş. Halk desteği ile büyüyen bir kapalı cemaat oluşmuş. Halk bu örgütün içinde neler olduğunu pek bilmese de Allah ve din adına faaliyet sürdürüyorlar diyerek desteğini eksik etmemiş. Örneğin bu cemaat mensupları DİB dışında sadece kendi mensuplarının gelebileceği kendi mescitlerini açmışlar. Ülkede serbest seçimlerden sonra iktidar partileriyle hep iyi geçinmişler ama devlete hep mesafeli durmuşlar. FETÖ gibi devleti ele geçirme, devlet kadrolarına sızma faaliyetine girişmemişler. Fakat toplumun teslimiyetçi ve itaatkar zihniyetini çok iyi kullanmışlar. FETÖ darbe yaptığında bir dini cemaat olmadığını herkes anladı. Hem siyasi hem ekonomik bir güç olduklarını gösterdiler. Süleymancılar veya başka bazı tarikatlar da kendi kapalı yapıları içinde yardımlaşma ve iş birliği yaparak menfaat grubu haline gelmişler. Bunu yaparken faydalandıkları en önemli dayanak halkın mevcut zihniyet yapısı. Bu zihniyet yapısını analiz etmek ve eleştirmek gerekmez mi?

 

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.