Mama Kabından Öğrendiğim Şefkat: Bizi Bu Sistem Değil, Birlikte Yaşamak Kurtaracak
Her sabah altıdan önce bir köpek tarafından uyandırılıyorum — devrim henüz gerçekleşmedi ama talepler net.
Adı Sakız. Labrador cinsi. Üç buçuk yaşında. Obur. Ama öyle doyunca yemeyi bırakanlardan da değil. Karnı doysa da yemeyi düşünen, o mama kabına doğru yürürken gözümün içine bakanlardan. Yani mesele açlık değil, birlikte yaşamanın biçimi. Sabahın erken saatlerinde gözümüzü onun sesiyle açıyoruz. Ama aslında sadece uyanmıyoruz. Hayata çağrılıyoruz. Çünkü o mama istemiyor sadece; “buradayım” diyor, “hâlâ birlikteyiz” diyor, “dünya yansa da sabah oldu” diyor. Murat ve ben, ona mama kabını uzatıyoruz; o da bize hayata başka bir yerden bakmayı öğretiyor. Günün o erken saatinde, telefon alarmından önce, haberlerden önce, kahveden önce, Sakız’la birlikte bir şey başlıyor: birlikte yaşamanın bilgisi.
Sakız evdeki beş kediden çekiniyor. Yatağına yatıyor diyelim, bir kedi geliyor yanına kıvrılıyor. O da sessizce kalkıp başka bir köşeye geçiyor. Ne hırlıyor, ne homurdanıyor. Kavga da etmiyor. Yumuşakça vazgeçiyor. Belki pes etmek değil ama çatışmamayı seçiyor. Sakız’ın dünyasında yer açmak, sessizce çekilmekle mümkün.
Benim dünyamda ise, öyle olmuyor. Bazen mecburen çatışıyorum. Çünkü geri çekildiğim her yerde biri daha yerleşiyor. Her boşluk dolduruluyor, her sessizlik yeni bir taleple kesiliyor. Kadınsan, hele de kamuda çalışan bir emekçiysen, sendikalıysan, evdeysen, sokaktaysan,… alan senin “istemekle” değil “almakla” kazanabileceğin bir şey. Ve çoğu zaman birileriyle arana sınır koymadan, hayır demeden, ses yükseltmeden olmuyor.
Sakız’ın yumuşak çekilişine bakınca bazen imreniyorum. Ama sonra düşünüyorum: belki de onun çatışmaması bir lüks. Onu seven, onu koruyan bir evde yaşıyor çünkü. Bense alanımı savunmazsam, o alan ortadan kalkıyor. Hem evde, hem sokakta, hem kurumda, hem ilişkilerde. Kendine alan açmak, bazen sandalye çekmek değil, yumruk sıkmaktır. Ve ne yazık ki bu, hâlâ çok politik bir mesele.
Sakız sevdiğini belli eder. Yeni biri eve geldiğinde heyecanlanır, sevincini tutamaz. Oyuncaklarını getirir, kuyruğunu sallar, birkaç tur atar. Beklemez, imâ etmez, soğuk davranıp da “beni o sevsin önce” demez. Sakız, sevilmeye layık olduğunu bilir.
Kendi gibi sever, kendi gibi sevinmek ister. Ve ilginçtir, kimi daha çok seviyorsa, ona daha çok gider. Geri durmaz. Hesap yapmaz. Ben öyle değilim. Ya da artık değilim. Çünkü zamanla sevmenin bile politik olduğunu öğrendim. Kadınlar için özellikle. Sevilmenin, hak olmaktan çok bir mükâfata dönüştürüldüğünü; sessizliğe, uyuma, fedakârlığa endeksli olduğunu. “Seni seviyorum”un bazen “beni böyle sev” diye kurulduğunu. O yüzden artık biri beni çok seviyorsa, şüpheyle bakıyorum. Çünkü genelde bu ülkede birini çok sevenler, onu değiştirmek isteyenler oluyor. Ve kendim severken de ölçüyorum, biçiyorum, kaybetmekten korkuyorum. Bazen yorgun bir bağ kuruyorum: “Tamam, ama beni de bırak biraz.” O yüzden Sakız’a hayran kalıyorum. Yorulmuyor. Sevgisi tükenmiyor. Ama tükenmediği için tüketilmiyor da. Onun sevgisi yumuşak ama kararlı. Ne rol kesiyor ne kendini geri çekiyor. O bana hep şunu hatırlatıyor: Sevmek, hesaplı olmak zorunda değil. Sevilmek, haklı olmaya bağlı değil.
Sakız yorulduğu zaman duruyor. Uzanıyor, yayılıyor, gözlerini kapatıyor. Biri bir şey mi dedi? Umurunda değil. Hâlâ evde iş var mı? Pek ilgilenmiyor. Günü bitirmişse bitirmiştir. Sokakta, bahçede, kanepede… nerede istiyorsa orada duruyor. Ve kimse de ona “kalk hadi”, “ayıp oluyor”, “tembellik etme” demiyor. Sakız dinleniyor. Çünkü buna hakkı var. Ben ise sürekli bir koşturmanın içindeyim. Sabah Sakız’la uyanıyorum. Sonra işe, sonra sendikaya, sonra öğle arasında bir basın açıklaması, sonra market, sonra evin işi. “Kendime vakit ayırmam lazım” diye düşünüyorum ve kendimi kedi tuvaleti temizlerken buluyorum. Günü kapatırken ise genelde şöyle hissediyorum: hiçbir yerde tam olarak olamadım. Yorgunluğumu erteliyorum. Uykumu erteliyorum. Dinlenmeyi bile planlamam gerekiyor. Çünkü bana “iş bitince dinlenilir” diye öğrettiler. Oysa iş bitmiyor. Özellikle kadınsan. Özellikle bakım emeği senden bekleniyorsa. Özellikle memursan, özellikle sendikacıysan, hele bir de örgütlüysen… “senin dinlenme hakkın” otomatikman “başkasının hakkı için çalışmaya” dönüşüyor. Sakız bunu reddediyor. Yorgunsa yatıyor. Ve kimseyi açıklamıyor kendine. Ben de bazen onun yanına uzanıyorum. Ve içimden şunu geçiriyorum: Belki bir gün dinlenmek için kendimizi hasta etmek zorunda kalmayız.
Sakız bana hayatta kalmayı değil, yaşamayı hatırlatıyor. Gözümün içine bakışı, mamayı hatırlatışı, yorgunsa yatışı, sevdiklerini unutmadan hatırlayışı… bunların hepsi basit şeyler gibi görünüyor ama hiçbir şey göründüğü kadar basit değil. Çünkü hayat, artık sadece hayatta kalmakla geçiyor çoğumuz için. Günü bitirmek, işleri tamamlamak, bir sonraki sabaha devretmek. Ama yaşam? Sakız onu unutturmuyor bana. Onun varlığı, her sabah yeniden “birlikteyiz” demesi, yalnız olmadığımı sessizce bildirmesi… bunlar yaşamın içinden geliyor.
Evde birlikte yaşamanın, birbirine temas etmenin, birlikte susmanın bile bir anlamı olduğunu hatırlatıyor. Ve bazen düşünüyorum: belki de hayata başka bir yerden bakmak, devrimsel bir şey değil. Belki sadece küçük bir varlığın gözünün içine bakmak, birlikte uyanmak, birlikte yorulmak, birlikte durmakla mümkün. Sakız’la yaşamak bunu gösteriyor bana. Çünkü onunla ilişkim sadece sevgi değil, karşılıklı bir bakım hali. Ve bu bakım, o çokça küçümsenen duygusal emek, aslında yaşamın kendisi.
Bu yüzden Sakız’la yaşamak sadece sevgi değil, bir direniş biçimi. Bize öğretilen tüm rollerin, beklentilerin, yorgunlukların ortasında hâlâ birlikte yaşamayı, birbirine iyi gelmeyi, birbirinin sesine uyanmayı öğreniyorum ondan. Ve anlıyorum ki; bakım, karşılıklılık, alan tanımak, yavaşlamak, sevgiyi göstermek, yorulunca durmak… bunlar yalnızca duygusal değil, politik meseleler. Çünkü bu dünya, bizi hızla, rekabetle, yalnızlıkla, suçlulukla yönetiyor. Sevgiye emek vermeyen, duyguları değersizleştiren bir sistemde, sahici bir bağ kurmak, bu düzenin sessizce karşısında durmak demek. İnsanı dönüştüren bağların, tür ayrımı olmadığını Sakız’dan öğreniyorum. Her sabah onun sesine uyanmak, her akşam birlikte susmak… belki de budur yeni bir hayatı kurmaya başlamak.
Bizi bu sistem değil, birlikte yaşadıklarımızla, birbirimize gösterdiğimiz şefkatle biz kurtaracağız. Sakız’la, kedilerimizle, her sabah yeniden kurduğumuz o küçük dayanışmayla.
Hazal Battaloğlu / Temmuz 2025
Yeni yorum ekle