Öskön Danikeyev “Başkalarının yazdıklarını tekrarlamamak gerek.”

Edebiyat

Kırgız Yazar 
Öskön Danikeyev “Başkalarının yazdıklarını tekrarlamamak gerek.”

Söyleşi: Emrah Altıok 

zorbatv

“Yaşamak demek, savaşmak demektir.”
Kırgızistan’da bulunduğum 2010’ların ikinci yarısında, kültürel kökenlerimiz üzerine derin okumalar ve araştırmalara verdim kendimi. Cengiz Aytmatov’un ve daha nicelerinin ayak izlerini takip eden, güçlü bir edebiyat geleneğinin peşinde koştum tabir yerinde ise. O topraklarda zenginleştim, köklerimi buldum adeta. Bu süreçte bir çok entelektüel ile tanıştım, uzun sohbetlerimiz oldu. Her Kırgız bir vatandır adeta. Onlar için yaşamak, savaşmak demek. İnsani değerleri, paylaşımları, birbirlerine olan güven ve yardımlaşmaları, hepsi Türklerin ortak genlerinin birer parçası. Burada tanıştığım isimlerden birisi de ünlü yazarlarından birisi Öskön Danikeyev idi. Kendisi ile söyleşirken aynı zamanda Türk Dünyasının üzerine bir karabulut gibi çökmüş dönemi de anlamaya çalışıyordum. Sorularım peş peşe sıralanırken, cevapları da komuz nağmeleri gibi günü selamlıyordu.

Kırgız edebiyatında önemli bir yere sahipsiniz. ZorbaTVdergi okurları için kendinizden bahseder misiniz?
Ben yazar değilim. Ben mühendisim. En baştan anlatırsam, ben köyde ilkokulda 4.sınıfa kadar okuyup sonra Bişkek’teki 5.lisede okula devam ettim. Öylece geçen asrın 51.yılında liseden altın madalya ile mezun oldum. Okulu bitirdikten sonra mühendis olmak istemiştim hem de resim çizmeyi çok severdim. Çevremdekiler de bana yönetmen olacaksın deyip durdular. Fakat yönetmen de olmadım. Yani benim ne olacağıma başkaları karar verdiler. O zamanlarda okulumuzdaki müdür yardımcısı Rudakov adlı bir Rus idi. Hepsi ona çok büyük saygı gösteriyorlardı. Müdürün kendisi bile o Rudakov’un dediğini yapardı. İşte o Rudakov okulun başarılı mezunlarını nereye, hangi okula göndereceklerini kararlaştırmak için toplanan bakanlıktan gelen müdürler toplantısında benim Moskova’daki mimarlık enstitüne gitmem gerektiğini söylediydi. Bana yönetmen olacaksın diyen Kazak öğretmen Rudakov’a bursumun ne kadar olacağını sormuştu. Rudakov da benim yetim olduğumu, Moskova’daki Stalin Mimarlık Enstitüsü’nde okursam bursumun 450 ruble olacağını anlattı. Böylece beni Moskova’ya gönderdiler. Beş sene okudum. Okulla birlikte madende çalışıyordum. 22 yaşımda mezun oldum. İyi çalıştığım için mezun olduktan sonra iş de hemen bulundu. Evlendim, iş yerinde ev de verdiler. Taşkent’e göndereceğiz dediler. Ama ailem kabul etmedi. 
Politeknik Enstitüsüne öğretmen olarak çağırdılar. 1962.yılında geometri öğretmeni olarak Politeknik’te işe başladım. Öğretmen olarak çalıştığım yıllarda, ta çocukken hayal ettiğim şiir yazma ve hikâye yazma işlerine de başladım. Edebiyatı ve sanatı çok severdim. Kopuz da çalardım şiirler de yazardım. 
Geometri çok zor ders! Her öğrenci anlayamaz. Köyden gelmiş öğrencilere özel ders verirdim. Ama benim anlattıklarım yetmiyormuş gibi geldi bana. Daha doğrusu benim anlattıklarım değil geometriyle ilgili kitapların, haberlerin çok az olduğunu fark etmeye başladım. Kendim yazayım dedim. Beş senedir hikâyeleri yazmayı bırakıp zamanımın çoğunu geometri kitabı yazmak için harcadım. Sonunda kitap 1970 yılında okutulmaya başladı. O günden itibaren enstitü öğrencileri için kullanılıyor. Şuan o kitapla ilgili hatırladığım bir olayı da anlatayım istersen. Bir defasında öğrencilerle beraber toplantı olmuştu. Toplantıda iki genç kız benim yazdığım geometri kitabını okuyordu. Ben de onlara onun ne kitabı olduğunu sordum. “Bu kitap geometri kitabı! Öskön adlı hocamız vardı o yazmıştı” dediler benden ölmüş birisi gibi bahsettiler. Sonra da benim kim olduğumu öğrenince ikisi de benden çok özür dilediler. 
Ben yine bazı şeyler yetmiyor diye düşünmeye başlamıştım. Bu sefer geometri alanında değil edebiyat alanında eksiklikleri düşündüm. Yabancı milletlerde ne kadar büyük, ne kadar yetenekli yazarlar var. Ama bizde övünebilecek kadar edebiyatçı yoktu o zamanlar. Ben yalan söylemiş olmayayım çocukluğumda evimizdeki kitapların sadece bir tanesi Kırgız yazar Kasımalı Cantöşev’indi. Küçük mavi kitaptı. Adı neydi hatırlayamıyorum. Diğer kitapların hepsi Rus şairleri ve yazarlarındı. Özellikle Puşkin’in kitaplarını çok okurdum. Bir de, tabi “Manas’ı” da çok okurduk. Şiirler ve hikâyeler yazmış olsam da edebiyat, tarih hakkında bilgim çok az olduğunu biliyordum. Fakat başkaları öyle düşünmüyorlarmış. Bir gün beni birinci sekreter Tendik Askarov yanına çağırdı. Yine Moskova’ya gitmem gerektiğini, edebiyat kursunda iki sene okuyup döneceğimi anlattı. Ben istemedim hem eski günlerdeki gibi bekâr değildim. Ama gitmeye mecbur kaldım. Hayatımın yedi senesi Moskova’da geçti. “Kızıl Aska”(Kırmızı Kaya) uzun hikâyemi orada yazdım. Sonra işsiz kaldığım günlerde Bişkek’teki mimarlık enstitüne işe çağırdılar. 
İlk yazarlık hayatına nasıl başladınız?
Yazdığım şiirleri, hikâyeleri kimseye okutmuyordum. Utanırdım. Bir arkadaşım vardı kendisi edebiyatçı değil ama edebiyattan çok iyi anlardı. Bir kere eve gelmiş. Çay üstünde sohbet ederken ona “bir hikâyeyi çevirdim. Okumak ister misin?” dedim. O da tamam dedi. Verdim. Okuyor okuyor. Sonunda çok beğendiğini, kimin hikâyesini çevirdiğimi sordu. Ben de kazak yazarın dedim. Ama aslında ben kendim yazdıydım. O arkadaşım yazdıklarımı “Ala Too” dergisine getirdi. Bir ay geçti, iki ay, üç ay geçti. Haber yok. Çok utanmaya başladım. Yayınlamamışlar dedim. Bir arkadaşım da “kendin gidip bir sorsana. Neden korkuyorsun?” diyor. Gidip sormak için cesaretim yoktu. 
Şimdiki merkez kütüphanenin yanında “Nan” adlı bir dükkân vardı. Oraya giderken bir genç adam yanıma geldi. Öskön Danikeyev olup olmadığımı sordu. Aradığı kişinin ben olduğumu öğrenince “seni Uzakbay Abdukayimov çağırıyor. Ben ise Kasımbekov Tölögön’üm” dedi. Meğer o “Ala Too” dergisinde yazarlık bölümünün müdürüymüş. Sonra bana Abdukayimov’un adresini verdi. Bir gün onunla da buluştuk, uzun uzun sohbet ettik. Benim kitabım çıksın diye imza attı. Sonraki ay da “Bakir” adlı kitabım yayınlandı. İlk kitabım. Sonra da “Buruluş”(Dönüş) kitabım yayınlandı. 
Salican Cigitov ile iyi arkadaştık. Cigitov “Buruluş’u”, “Mekençil Caş” (Milliyetçi Genç) gazetesinde yayınladı. İşte böylece başladım yazarlık hayatıma. Yazdığım romanlar ve hikâyeler için ödüller aldım. İlk romanım “Köz İrmendegi Ömür”(Göz Kırpımı Ömür) idi.
Benim babam çocukluğunda çok zeki, akıllı bir çocukmuş. Ama ömrü çok kısaymış, 20 yaşında ölmüştü. Eski masalları çok bilen, eski hayatı çok iyi anlayabilen kişiydi. Babamın anlattıklarını o kitaba yazdım. O kitap da “Köz İrmendegi Ömür”  romanıydı. Sonra “Miras” romanını yazdım. Çüy kanalının kazıldığı yıllardaki olayları anlatıyor. Mirastan sonraki romanım ise “Kokoy Kesti” (Kesilen Umut) idi. Bu romanı çok beğendiler. Genel de yazarların romanlarında kullanılan teorileri kullandım. Önceki romanlarım da en az 15-20 kahraman varsa, bu romanımda 6 kahraman var. Övünmüş olmayayım ama Kırgız edebiyatı hakkında çok şey anlatan dağdaki ve köydeki hocalarıma teşekkür etmek istiyorum. Ben bir şey yazarsam ilk düşüncelerimde ne yazacağımı öğreniyorum sonra da hızlı yazıyorum. Benim söylemek ve anlatmak istediğim ne? diyerek soruya cevap arıyorum. Önce benim yazacaklarımı kimse yazmış mı, yazdıysa nasıl yazmış onu araştırıyorum. 
Toktogul ödülünü verdiler. Akayev zamanında Kırgız yazarı ödülünü aldım. Arkadaşlarım bana benim iki üç sene içerisinde ünlü olduğumu söylüyorlardı. Ulusal Üniversitesi’nde profesör oldum.  
Kitaplarımı Kırgız okurları okuyor ve bazı benim tanıdıklarımın çocukları da okuyorlardı. Stanaliyev diye bir ünlü yazar vardı. Bir kere Stanaliyev’e, herkesin benim kitaplarımı beğendiğini utangaç ifadeyle söylemiştim.  O da bana  “Çok tuhaf insansınız. Herkes yazdıklarınızdan hoşlanıyor siz de utanıyorsunuz” demişti. “Biraz yanlış gibi geliyor.  Ben biliyorum yazdıklarımın neresi kötü olduğunu” diye gülmüştüm. 
Eserlerinizde en  çok  hangi  konulara yer  veriyorsunuz?
Aslında  bu soru bir çok insan tarafından  sorulmuştu. Diyelim ki, halkın tarihiyle, yaşamıyla ve karakteriyle ilgilenmeyen yazar yoktur. Bunların hepsi bizim kafamızdan geçmiş sonra da kitaplarımızda kullanılmış şeylerdir. Bende de bu konuların hepsi var ama ben 25-27 yaşlarında başladım hikâye yazmaya. O zamanlarda edebi bilgim de yoktu. Eserlerimin çoğu bilgi insanları ve madende çalışanlar hakkındaydı. Sonra geçmişte zaten çok yazılmış olan savaş konusuyla da ilgilenmeye başladım. Eserler yazdığımda benim için zor olan anlatmak istediğimi okurların doğru anlayabilmesiydi. 
Esas mesleğinizin dağ mühendisi olduğunu biliyorum. Peki mesleğiniz yazarlık hayatınızda nasıl bir yer buldu? 
Arkadaşlarım hep “yazarlık nerede mimarlık nerede” deyip dururlardı. Evet, ikisi birbiriyle hiç de bağlı değil benzemiyor. Ama mimar olmam yazarlığıma çok iyi yakıştı diyebilirim. Çünkü insanın düşünceleri hep havada kalır.  Geometri ile hangi bir çizimin öbür tarafında neler var görebiliyorsun. Nerede ne oluyor,  olayın sonu nasıl olacak biliyorsun. Öylece benim mimarlık bilgim çok yardım etti bana.
Eserlerinizdeki kahramanların gerçek hayatta da prototipleri var mı? 
Evet var. Dağ mimarı olduğuma göre dağları sevmem gerekti. Mesela dağa tırmandığım zaman, dağların sanki dalgalar gibi yükselip sonra da durduğunu görebilmem gerekti. Her nasılsa mesleğimin önemi büyük! İster roman olsun isterse küçücük bir eser olsun önemli olan şey kendi düşüncenin olması. Başkalarının yazdıklarını tekrarlamamak gerek. 
Sizin yazarlık yeteneğiniz çocuklarınıza etki etti mi? 
Şu gördüğün oğlumun 6.sınıftayken iki tane Rusça yazılmış eseri yayınlandıydı. Sonra bıraktı yazmayı.  Büyük kızım ise komuz çalardı. O da sonra bıraktı.  Azim adlı oğlumun çocuğu ise resim çiziyor. İşte ben de çocukken komuz da çalar resim de çizerdim. Bu yeteneklerim çocuklarımda da var. 
 “Belgisiz Tagdır” (Belirsiz  Kader ) eseriniz Ürkün olayı hakkındadır. Bu eser ve Ürkün hakkında bilgi verebilir misiniz?
 “Uzak Col” (Uzun Yol ) eserinden sonra çok şey de yazılmadı.  Ablam öldü o da yazardı.  Ürkün hakkında bilgileri o anlatırdı bana. Ama hepsini bilmiyordum. Bir gün ablam bana, elinde küçücük çocuğuyla koşarak kaçan ve kaçarken de düşen ama hayatta kalmış bir kadını anlattı. Ben de onun anlattığı olay hakkında esere nasıl başlayacağım diye çok düşündüm. Önemli olan halktır. Ruslar saldırdığında kocası ölmüş ve herkesle beraber Çin’e kaçmış. Sonra da devrim olmuş. Kırgızlar özgür olmuş diye duydu ve ikiz çocuklarını alıp ana vatana dönerken, çocuğu yolda ölmüş.  İşte bunları yazdım.  
İlk sırada halk,  vatana olan sevgi, milliyetçilik gelir. İkinci sırada ise vatanı özlemek! O Ürkün (1916 yılında Türkistan halklarının Rus Çarlığı'na karşı gerçekleştirdiği milli başkaldırının adıdır.) zamanında Kırgızların %44’ü ölmüş. Bu konular üzerine yazdım. 
Büyük yazar Cengiz Aytmatov hakkında fikrinizi öğrenebilir miyiz?
Aytmatov hakkında yazmayan yoktur. Aytmatov ile beraber çalıştık. Onunla çay içmiş kişiyim. Tarih, edebiyat hakkında sohbet ederdik.  Fakat onların hepsini yazmadım. Aytmatov çok akıllıydı, filozoftu, Kırgız’ın en bilge insanıydı, büyüktü. Kendimi onunla birlikte çalışma imkânım bulduğum için ve onunla sohbet edebildiğim için çok mutlu hissederim hala. 
Bağımsız ülke olduktan sonra Kırgız edebiyatında nasıl değişimler oldu? 
Çok değişti. Ama nereye kadar? Önceden ideoloji yüksekti. Sovyet dönemindeki çok şeyi unutmak, onları siyah boyayla kapatıp hatırlamamak doğru değil. Büyük işler yapıldı.  Ama şimdi ekonomik durumumuz iyi olmadığı için geriye gittik. Edebiyatın gelişmesi, iyileşmesi için imkânlar azaldı. 
Bu güzel söyleyişi için teşekkür ederim.
Ben teşekkür ederim. Tüm düşüncelerin gerçekleşsin, ben elimden gelen yardımı yaparım. Hayatında başarılar dilerim.
 

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.