Üveyik’in Seyir Defteri
11.Seyir: Düşlerde Durgun Sular, Nilüferler
Hatice Ayan
-kardeşim için-
“gömenler beni / gövdemi gömerler / ben başka yerdeyim”
Ben Üveyik… Mağripten maşrıka yayılan bir sesin peşinden koşan göçmen kuş. Ben asırlardır göç döngüsünde… gökkubbeye sığamayan ama şairin yüreğine yuvalanan göçmen kuş.
Tam bir yıl geçti, şairle çıktığımız yolculuğun üzerinden. İki hafta sonra matemle bölünmeseydik hep devam edecektik yollar boyu. Çok büyük bölündük, çok büyük bir bulut çöktü üzerimize. Nice yazgılara tanıklık edecekken kendi yazgımızla bırun bıruna geldik. Bir yıla yakındır şaman davulu iniltide kaldı. Neyle rebabla ağladık. O gün bugündür Ege’nin çivit mavisi gökleri buğulu. O gün bugündür yeri göğü doldurur şairin sessiz sesi:
Sen dinginlikler içinde olmalısın canım kardeşim, karındaşım. Ben âraftayım, olmakla olmamak arası… Tantanalar ortasında can, yitik parçasıyla yaşamayı öğrenmekte, bozulmuş düzeni yeniden kurmaya çabalamakta.
Karmakarışığım, düşünmekle boş vermek arası… “Bilmemek bilmekten iyidir/düşünmeden yaşayalım.” diyor şair. “Düşünmeyi terk edersen kendini de terk edersin” diyor feylesof. Şu trafik ışıklarının ortasında çiçekten taçla gezen adam, düşte kalmayı mı seçmiş düşten gitmeyi mi acaba?
Yıkılmıış binalarımı yeniden yapmalıyım. Biliyor musun, yavrular kendi binalarının inşasına çoktan başladılar. Görsen bir sene içindeki değişimlerini üçüne de hayran olursun ama ben tuğlaları bir alıp bir koyuyorum -sanki sen olmadan olmayacakmış gibi- şiirlere mısraları bir yazıp bir siliyorum.
Oysa “bakanlar bana / gövdemi görürler / ben başka yerdeyim.
“Düşünmeden yaşayalım.” dedi şair, “Düşünmezsen kendini aşamazsın.” dedi feylesof.
Eşikteyim sobelendiğim, sobelendiğim eşikteyim.
O acı dokunuşun üstüne yüreğimi kıpırdatan nadir dokunuşlar oldu biliyor musun? Şu ekim dokunuşu gibi… Nicedir kapalı perdeleri açtığımda dokundu yüreğime ekimin renkleri, hüzünle coşku karışımı…
Bir de bir veda dokundu yüreğime, gecikmiş bir veda… Gecikmiş de olsa bir veda aşka hürmettir nihayetinde, kaybedilmiş olsa da aşk, aşka hürmettir veda.
Ben Üveyik… Göç yollarında nice taşkın sular gördüm şehirlerde yarlar açan. Yarların kıyısında ülkeler gördüm yeniden kurulan.
Ben Üveyik… Nice durgun suların üstünden geçtim, nice durgun sularda nilüferleri seyrettim her gün güneşle uyanan, gurupla uyuyan. Nilüferler… acı karanlıktan ışığa yol bulan.
Bir düştür şairinki, gönle düşen; bir düş, düştüğü yerde düşünen, düştüğü yerde düşleyen:
Düşlerimde hep nilüferler Sevgili Üveyik, bugünlerde düşlerimde hep nilüferler… Nilüferler sarıyor dünyamızı; nilüfer gölleri, nilüfer gökleri, nilüfer tarlaları… Yıkılan evlerimizi, yapılan evlerimizi dolduran nilüferler… Karındaşımın attığı bir fotoğraflar düşüyor telefonuma, nilüferler içinde, memleketi tanımıyormuşuz diyor. Biz kendimizi tanımıyormuşuz. İçimde gidilmemiş yolların hüznü… Birlikte karanlıkta kök salıyoruz, karanlıktan gün ışığına uzanıyor, nilüferlere karışıyoruz birlikte. Büyülü bir koku sarıyor dünyamızı. Doğa, bir ritüeli eda ediyor gün gün, mevsim mevsim. Doğa ölümle ölümsüzlüğe varıyor. Doğuda güneş…
Mısır’da, ilksel suların karanlığından yükselen nilüferle birlikte doğuyoruz. Genç güneş tanrısı, açan çiçeğin içinden dünyaya ışığını yayıyor. Her gün hiç usanmadan yeniden… Gecenin karanlığını sabahın ışığına, ölümü hayatın döngüsüne bırakıyoruz. Osiris’in parçalanmış bedenini arayan İsis gibi, biz de kaybettiklerimizin parçalarını anılarda arıyoruz. Belki de her hatırlayışta yeniden bir araya getiriyoruz kendi parçalarımızı.
Eski İran’ın sularında Anahita’ya uzanıyoruz. Suyun bereketini, arınmayı, hayatın tükenmeyen kaynağını taşıyoruz içimize. Nilüferler suyun karanlığından yükselirken biz de kaybın içinden geçiyoruz. Köklerimiz karanlıkta, yüzümüz ışığa dönük.
Daha doğuda, Vişnu’nun göbeğinden yükselen nilüferin içinde Brahma yaratılışa hazırlanıyor. Şri Lakşmi, nilüferlerin arasında bereketi ve güzelliği çoğaltıyor.. Her şey yeniden başlıyor. Başlangıç dediğimiz, belki de son sandığımız yerin içinden filizlenen…
Diğer yanda Buddha’nın yasasını taşıyan nilüfer, çamurun içinden yükselerek bize başka bir şey söylüyor: Acıdan kaçmadan da özgürleşebilir insan; karanlığı inkâr etmeden de ışığa dönebilir. Budist tapınaklarında bodhisatvalarla buluşuyoruz. Nilüfer tahtlarında oturuyorlar; dünyanın kederine sırtlarını dönmeden, başka canlıların da aydınlanmaya ulaşması için çabalıyorlar. Nirvanaya uzanan yol, doğum ve ölüm döngüsüne bağlanan arzuların, tutkuların ve cehaletin çözülmesinden geçiyor. Nilüfer, bu uyanışın ve bilgeliğin imgesine dönüşüyor.
Düşlerimde hep nilüferler, Sevgili Üveyik… Kökleri çamurda, gövdeleri suda, yüzleri gökte… Çin göletlerinin dinginliğinden nirvananın sessiz özgürlüğüne uzanan ortak bir hikâye taşıyorlar: Acının içinden ışığa ulaşmak.
Tuğlaları bir koyup bir alıyorum duvarlardan, mısraları bir yazıp bir siliyorum şiirlere.
Âraftayım… düşünmek ve düşünmemek arası.
Düşünmeden yaşayalım dedi şair, ritüeli terk etme dedi feylesof. Nilüfer uyanırken düştü aklına şairin, feylesofun düşünde uyudu nilüfer.
Bir ekimin renkleri dokundu yüreğime, bir de gecikmiş bir veda.
Ve durgun sularda nilüferler… Nilüferler ortasında cana yansıyan bir bakış… Gidilmemiş yolların hüznü içimde. Yollarda bir şiir… mürekkebi dağılmamış.
MÜREKKEBİ DAĞILMAMIŞ ŞİİR
-kardeşime-
Ağlayarak yazılır en güzel şiirler
ve satırlara damlayan gözyaşı
mürekkebi dağıttığında tamamlanır anlam.
Döktüğüm gözyaşının ağırlığını
en iyi sen tahmin edersin
ama çoktan kurutmuşsa zaman
hokkadaki mürekkebi
ağlamak fayda etmez bilirsin.
Sen o küçük çocuk
bırakıp bırakıp gittiğim
“evimiz dünyanın en sıcak ülkesi” iken
bırakıp bırakıp gittiğim
sen o küçük çocuk
şimdi dünyanın en sıcak ülkesinde
bana ayırdığın yarım portakal.
Şimdi sandıkta askerlik mektupların
-belki son mektupları onlar insanlığın-
Daha gerilerde el ele iki çocuk
albümlere özenle yerleştirilmiş fotoğraflardan ürkekçe bakan
biri telli duvaklı birinin ayağında şort.
Anıların baş köşesinde dökülen gülüşün.
Sen ben -o küçük çocuklar
anne masalıyla avunan-
Şimdi bir başıma, gittiğin yerlerde
o masallardaki perilerle beraber
dökülen gülüşünü topluyorum anılardan.
Ben yine buradayım annemiz babamız
o ev o sokak dut ağaçları badem ağaçları
ekimin renkleri… her şey yerli yerinde.
Bir sen yoksun.
birbirine karışan insan sesleri
bahçedeki kedilerin sesi gökler dolusu kırlangıçların
haylaz güvercinlerin… hepsi burada.
Bir senin sesin yok.
Senin sesin sessiz bir dev şimdi içimde yürüyen.
Sensizlik…
karanlıkta yalnız kalmış kız kardeş.
Karanlıktan nasıl korktuğumu en iyi sen bilirsin
bak canımda pıtrak pıtrak karanlığın izleri
şimdi yol durgun suların altı
şimdi yol alımlı bir bataklık
elimden tutmazsan ölecekmişim gibi.
Oysa ben bir nilüfer çiçeği olmak isterim
puslu aynalarda kalan fotoğraflarınla
cümbüşüne karıştığın nilüferler diyarının.
Sen o küçük çocuk
bırakıp bırakıp gittiğim
“evimiz dünyanın en sıcak ülkesi” iken
en iyi sen hatırlarsın
nilüferler diyarına bizi de götüreceğini.
Şimdi ben durgun suların altındaki
şu alımlı bataklıkta
bir nilüfer olsam.
Şiir sızıyor kör karanlığa. Elimden tut.
Ağlayarak yazılır en güzel şiirler
ve satırlara damlayan gözyaşı
mürekkebi dağıttığında tamamlanır anlam.
Döktüğüm gözyaşının ağırlığını
en iyi sen tahmin edersin
ama çoktan kurutmuşsa zaman
hokkadaki mürekkebi
gözyaşı fayda etmez bilirsin.
Yorum
Canım ❤️
Canım ❤️
Yeni yorum ekle