Kılavuz Kargadan Işıkları Yanıp Sönen Mağaraların Ve Saatlerin Kölelerine Sesleniş

Edebiyat

.

Kılavuz Kargadan

Işıkları Yanıp Sönen Mağaraların

Ve Saatlerin Kölelerine Sesleniş

​En az benim kadar yaşlı bu çınarın en yüksek dalından aşağıya baktığımda gördüğüm bir düzen değil; yüzyıllardır inşa ettiğiniz muazzam bir erteleme sanatı. Yaşama unutkanlığı yaşıyor, yaşamanız gerekenleri her an erteliyorsunuz.

 Biz kargalarsa kendimizi bildik bileli, bir cevizi ne zaman kırmamız gerektiğini biliriz; rüzgârın ne zaman sertleşeceğini, yağmurun ne zaman toprağı yumuşatacağını hissederiz. Oysa siz, elinizdeki o küçük ışıklı camlara bakmadan gökyüzünün rengini bile fark edemiyorsunuz.

​Eğer size ders vermek için sınıfınıza girseydim, tahtaya çizeceğim ilk şekil bir daire değil, kırık bir saat olurdu. Çünkü sizin en büyük yanılgınız, zamanın sizin tarafınızdan yönetilebileceğine olan sarsılmaz inancınız.

​​Siz, konuşunca anlaştığınızı sanıyorsunuz. Oysa biz kanat çırpışımızla, başımızın milimetrik bir eğimiyle binlerce öykü anlatıyoruz. Sizin dünyanızda kelimeler, gerçeği anlatmak için değil, onu örtmek için kullanılıyor. "İyiyim" diyorsunuz ama bedeninizden keder ve acı sızıyor. "Vaktim yok" diyorsunuz ama aslında kalbinizde o an orada olma arzusu yok. Benim gözümde en tuhaf yanınız bu: Kendi yalanlarınıza inanma kapasiteniz. Sizi esir alan kelimelerin gürültüsü sizleri sağır ediyor. Bunun farkında değilsiniz.

​​Sizi her gün izliyorum; eskileri yetmemişçesine kendinize taştan, demirden… yeni devasa kafesten mağaralar yapıyorsunuz. Sonra bu kafeslerin içini "eşya" adını verdiğiniz ne yenilen ne de uçmaya yarayan nesnelerle dolduruyorsunuz. Ömür boyu bu nesnelere sahip olmak için en değerli hazinenizi, nefes aldığınız o biricik anları feda ediyorsunuz. Bizim içinse bir dal sadece konmak içindir, ona sahip olmak için ömrümüzü harcamayız. Bir dal gider, başka bir dal gelir. Biz esen rüzgarların ritmiyle salınan dallarla birlikte dans etmeyi, gerektiğinde onları terk edip, başka dallarla, yeni ritimlerle dans etmeyi biliriz. Siz ise daldan kopamıyor, bir rüzgâr çıktığında dalla birlikte kırılıyorsunuz.

​​Eğer size tek bir şeyi öğretmem gerekseydi, o da "yarının bir kurgu olduğu" gerçeği olurdu. Bir kedi güneşin altına yattığında, "acaba yarın güneş doğacak mı?" diye düşünerek uykusunu bölmez. O, o an güneşin ısısı ile hemhal olur. Sizse ise kışın ortasında yazı özlüyor, yazın ortasında kışın faturasını düşünüyorsunuz. Kendi kendinize bir kedi kadar değer biçemiyorsunuz. "Değerim, başarılarıma ve başkalarının ne düşündüğüne bağlıdır" inancıyla yaşıyorsunuz.​ Kendinizi genellikle unvanlarınızla, ne kadar sevildiğinizle, ne kadar üretken olduğunuzla veya statülerinizle tanımlıyorsunuz. Bir kedi ise size salt varoluşun getirdiği o mutlak özgüveni gösteriyor. Kendinizi kanıtlama çabanızı, onaylanma ihtiyacınızı ve sırf kabul görmek için takındığınız maskeleri kırmaya çalışıyor. Size, sadece nefes aldığınız ve var olduğunuz için zaten tam ve değerli olduğunuzu kanıtlamaya çalışıyor. Uyuması gerektiğinde uyuyor, avlanması gerektiğinde avlanıyor, sevdirmesi gerektiği kadar sevdiriyor. Dünyayla birlikte var olmayı seçebiliyor. Dünya’ya ayak uyduruyor.

Hepiniz, mutluluktan, mutlu olamayışınızdan söz ediyorsunuz. Mutluluk, gelecekte ulaşılacak bir hedef değildir. Sokaklarınızı kendilerine dar ve zindan ettiğiniz köpeklere baksanıza. Zihniniz sürekli; "şu borç bittiğinde, şu terfiyi aldığımda, tatile çıktığımda rahatlayacağım" diyerek yaşamı erteliyor. Mutluluğu hep bir şarta ve geleceğe bağlıyorsunuz. Köpek dostlarımız ise size mutluluğun bir varış noktası değil, şu anki bir seçim olduğunu öğretmeye çalışıyor. Sizlere, güneşli bir köşede uyumanın, sevdiklerinizle yan yana yürümenin veya güzel bir yemeğin başlı başına bir kutlama olduğunu, anı kaçırmanın aslında hayatı kaçırmak olduğunu gösteriyorlar. En son ne zaman, bir köpek gibi coşkuyla parklarda koşturdun, oynamaktan yorulup, karnını açarak güneşe uyudun? Hatırladığını sanmıyorum.

"Zihnimde konuşan o ses, benim kim olduğumdur" inancıyla her gün ışıklı mağaralarınızdan iş yerlerinize(?) sabahın erken saatlerinde gidiyor, akşama kadar ömrünüzden çalınan zamanınızı neden ve kimler için olduğunu bilmeden oralarda harcıyorsunuz.

​İnsanlar genellikle kafalarının içindeki o hiç susmayan, yargılayan, endişelenen ve eleştiren iç sese inanırlar. O sesi kendi kimlikleri sanırlar. Bir zamanlar ailenizin bir parçasıyken; parklara, dağlara, mezbahanelere gönderdiğiniz atlar ise beden diliyle, enerjiyle ve derin bir sessizlikle iletişim kurarlar. Size kelimelerin ötesinde bir varoluşunuz olduğunu; zihninizin ürettiği korkuların ve senaryoların gerçek olmadığını, asıl gerçeğin bedeninizde ve o anki nefesinizde saklı olduğunu gösteriyorlar.

Bu bilge hayvanlar "yapmayı" bırakıp, sadece "olmayı" öğrenmeniz için çabalayıp duruyor. Acaba bunu kaçınız görebiliyorsunuz?

​​Öğretmeniniz olarak size notum şu olurdu:

"Uçmayı unuttunuz çünkü sürekli nereye konacağınızı hesaplıyorsunuz. Kanatlarınızın olduğunu hatırlamak için önce o ağır çantalarınızı ve zihninizdeki 'melisin/malısın' listelerini yere bırakmalısınız."

​Aşağıdaki kalabalığa bakıyorum; herkes bir yere yetişmeye çalışıyor ama kimse nerede olduğunu bilmiyor. Bir dahaki sefere bir karga size yukarıdan bakıp garip bir ses çıkardığında, bunun sadece bir gürültü olmadığını bilin. Belki de sadece, "Dur ve sadece nefes al, hepsi bu kadar," diyordur.

​Tabii, eğer dinlemeyi biliyorsanız.

 

 

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.