
Zamana Yenilmeyen Düşler-12
Anılardır Aşkı Hüzne Boğan…
Ümit Yaşar Gözüm
İnsanlık mı ölüyordu, yoksa mağaradan çıkan ilkel atalarımızdan sonra, ulaştığımız zirvede insan mı kabuğunu kırıp çıkamıyordu kendi mağarasından. O sabah yine dünya ile dertlenip kendimi ateşliyordum usul usul. Biliyordum saman alevi gibi kıvamına geldiğimde parlayacağımı. Onun için dertlenme ateşime yavaş yavaş üfleyerek, yudumluyordum kahvemi.
Bir an Tike’yi düşündüm; gözleri ayçiçeği tarlasıydı; sanki o döndükçe güneşte dönerdi. Bir gün durduk yerde bana bakarak “Bulutlarla konuşabilmenin yolu, aşkın dilini anlamaktan geçer ki; aşkın en büyük oynaşıdır gökyüzü…” demişti. Alnına düşen ince çizgileri gölgeler kapatırken, duygularımız aynı pınardan fışkırıyordu! Çift katmanlı ören yeri gibiydik alta kalanı önce ruhu terk ediyordu. Sanırım en çok da bizim aksak Timur sevmişti savaşmayı, sonra ayağına Anadolu dikeni batmış tilki gibi çekilmişti inine! Timurlenk’i düşününce bir anda vazgeçtim, Tike ile tartışmaktan. Akıbetim onun gibi olabilirdi ki, buna asla izin veremezdim. Bir tanrıçayla tartışıp kaybetmektense, daha çok sevmeyi denemeliydim.
Aşkın anılarda kaldığı zamanlarda yaşamıştım. Alıp başını gitmelerin acısı ayrıdır, aşkın gitmesinin ki, ayrı. Şimdi anımsıyorum da, vakitsiz gittiğinde yaz şafakları da vakitsiz çiğ taneleri düşürmeye başlamıştı gözlerime! Yaranın derinliği anlatmaz, bedenin hırpalanmışlığını, ancak insanın ruhu bilir neler yaşadığını!
Aşk canını yakmıştı ya bir kere, her karşılaşmamızda “Biliyor musun bedenin unuttuklarını, ruh asla unutmuyor” diye fısıldıyordu. Sere serpe yattığı toprağın altını merak ediyordu ki, gidişimle buzdan bir tekmeyle uyanmıştı bütün düşlerinden… Ardımdan “Tutkunun ölümü, aşkın göç zamanına içkin bir göndermedir…” diye seslenişi hala çınlamakta kulaklarımda.
Alnına çöken gölgelerde yaşanmışlığın mahremini saklıyordu. Kimseler farkına varamamıştı mistik düşüncelerinin. Aşk gitse de kavgası hep sürecek kadınlar tanımıştım. Ah sevmeden önce aklını yoklamayan insan kardeşlerim. Farkında bile olamazsınız umarsız bir algı ve kargaşaya susamış bir ruh taşıdığınızın.
Ayak izlerine dokunmak için tırnaklarımla toprağı eşelediğim bir yaz gecesiydi: O kumsala bastıkça ben kıyıya vuran dalgaları durduran dalgakırana dönüşüyordum! Denize fısıldadığı cümlelerden çok azı ulaşıyordu bana. Aşkın kalemini kendin kırmadıkça, onun ruh ikizi olarak kalacaksın bu coğrafyada. Hepsini duymayı ne çok istiyordum, bana, bize dair neler var diye. Ama başka ruhlardan daha fazla haber kaynağım vardı onunla ilgili.
Sanki köpüklerle donatılmış badem ağaçlarının baharıydı yaşadığımız. Görenlerin kıskanmadan yapamadığı bir aşktı. Biz ruhsal bütünleşmenin derdindeydik. Oysa birileri bilmedik bahçelere incir ağaçları dikmenin derdindeydiler!
Uzaklardan geldiğinde hep özlemlerinin canını yakan duraklarında geziniyordu. Ben de yakınımdaki ruhunun gizemlerinden ürpererek uçtan uca kıtalar arası yolculuğa çıkmış atlılar gibi soluksuz geçmiştim bedeninden! Tike’yi seyrederken gündem dışına çıkan söyleşilerde olduğu gibi, aniden günah mahzenini sorduğumda, mahremin çizgilerini merak ettiğimi anlamıştı.
Çoğunluk uyuyor, dediğinde; nereden bilebilirdim bütün kentin ışıklarının söndüğünü. Öylesine bir aydınlanma yaşıyorduk birlikteyken. Mesele bana verdiği sözleri yerine getirmesi değildi, altında ezildiğini hissetmemdi sorun ettiği. Öylesine karşılıksız yağıyordu ki, yüreğime! Bir üstünlük kurma çabası değildi onunkisi, sözünden caymayan bilgenin engin hoşgörüsüydü.
Döndüğümde ne kadar borçlu olduğumu anlamam için, bensiz geçen anları tek tek kayıp zamanlar sepetinde toplamıştı. Belki de gidişim onu kırmıştı. Kapıyı kapatırken ardımdan seçilmiş bir yalnızlık, parçalanmış bir yürekten daha güzeldir. Aşk, aşka küsmemeli demişti…
İçiniz boşalır ya bir başkasının acısı karşısında. Susarak konuşursunuz, sözcüklere başvurmadan. Sanki sözcükler de kendi yasını tutuyor gibi gelir ya! İşte öylesine iyi gelmişti bu uğurlama cümleleri bana. Çok uzaklara gidemeyişimin ardında, sanki bu cümleleri duymuş olmam yatıyordu.
Döndüğümde kendisini kutsayabileceğimi söyleme gafletinde bulunmuştum. Durdu ve gülümseyerek ‘ sınırsız olmanın da bir sınırı vardır ki, beni uzamsız sanma’ demişti. Bununla da yetinmeyip; çok bilgece laflar ettiğini düşünüyorsun ama bizim mahallenin muhtarı da aynılarını söylüyor, dediğinde kopmuş, koparmıştım dünyayla olan bağımı. O aforizmaları kendisine ulaştırması için, benim yazdığımı söylememe fırsat vermemişti. Sanırım ki muhtara ulaşan aforizmalarım bir tek ona ulaşmamış olmalı ki, kesmişti duygularıyla iletişimini!
İnsan tutarlı davranmalı dediğimde “aşka düş, o zaman öğrenirsin özlemin hiçbir kalıba sığmadığını” demişti! Site yöneticilerine benzeyen öyle karanlık düşünceleri vardı ki, sırf sürüngenleri sevmediği için dışarı açılan bütün kapıları ters yüz etmişti. O zaman anladım ki, aşk acısı yaşayan kadınların çözümleri de sıradan aklın çözümleri gibi sürgünden farklı değilmiş! İkna etmesine direndiğimi anladığında karabulutları indirmişti yüzüne. Büyük bir hışımla, gitmekle yaşamı zorlaştırıyorsun sadece demişti. Öylece kalakalmıştım tek başıma ki, o zaman ancak ikna olmuş gibi baktı gözlerime!
Varlığının kaynağı olarak bizim sonsuz adanmışlığımızı görüyordu. Şayet o bağ kopacak olsa varoluşunu inkar edecek gibi duruyordu.
Kendilerine ait bir teori yaratacak birikimden yoksun olanların kıskançlıkları hiç bırakmadı peşimi.
Artık bu kadar derinden sevmekten vazgeç dediğimde bunu yapamam, demişti. Nedenini sorunca; Seni sevmekten çok daha büyük acı verecek vazgeçmek! Bunu bildiğimden sıkı sıkı yüreğime bağladım! Kesişen kümeler gibiyiz sanki, farklı yerlerden saatlerden ve zamanlardan kopan çığ gibi günde birkaç kez buluşuyor dudaklarımız gerçekle! Ellerim değmiyor senden olmayan gölgelere bile. Dudaklarımdan dökülen sözcüklerde yemin etmişler çıkmamaya. Senin gözlerinde asılı kalan düşlerim bu bahar yine yeşile bürünüyor. Her daldan asılan tomurcuk ruhundan bir yeniden doğuş, her çiçek ayrı bir varoluş!
Dokunduğunda cehennem ateşinden kurtardığın kadının, yeniden gönüllü olarak zebaniye teslim oluşunu yaşıyor bedenim. Öyle ki, gecenin merhametine sığınan serçeye dönüyorum. Okunmuş sulara üfleyen üfürükçülerin nefesi bile kar etmiyor geçirdiğim fırtınalı gecelere. Neden gitmediğimi, gidemeyeceğimi anlayabiliyor musun?
Henüz yapamadığım bir büyük yeminim var; gidersem bilesin ki, asla dönmem diye. Ne ben gitmeye cesaret edebildim ne de sen ruhunu azat edebildin. Bildik öykülerdeki gibi gönüllü kölesi olduk aşkın!
Yeni yorum ekle