Aşkı Yağmur Islattı, Kurumuş Dereleri de Sel!
Ümit Yaşar Gözüm*
Üstat yapacağı konuşma öncesinde kararlaştırdıkları gibi, bilmem kaç yıldızlı otelin yolunu tutmuştu. Randevusuna yetişememek kaygısıyla koşturanların duygu yüküyle, otelin lobisine girdiğinde farklı coğrafyalardan her yaştan, her sınıftan kadınların bakışlarının odağına yerleşmişti. Bundan biraz mahcubiyet ama daha çok ilginin üzerinde yoğunlaşmasının tadını çıkarmaya karar verip, orta yerde boş bir koltuğa bırakmıştı kendini.
Nihayetinde elinde notlarıyla sağa sola koşturan genç kadın koca lobide üstadı aramasına gerek bırakmayan keskin bakışları sayesinde doğrudan kendisine yönelmişti. Selamlaşarak birlikte konuşmacı olmaktan mutluluk duyduğunu söyledi. Bentanrıça Tike,“epeydir sizinle karşılaşmayı planlıyordum. O da bu buluşmaya nasipmiş demek ki! Lobiye yöneldiğimde kalabalığın içerisinde kuşatılmış yalnızlığı görmem çok da zor olmadı.” Diyerek üstada baktı.Konuşmayı anlamlı kılmaya çalışan üstat;
Ah tenhasını yitiren mekanların ruhunu saran yalnızlık! Hep el ayak çekilsin diye bekler…
Daha kuytu bir yer olmadığından, ortasında kaldım mekanın, oysa her yanım farklı coğrafyalardan zarafet yüklenmiş bir orduyla kuşatılmışken, yalnızlığın içime işlemesi bana da ilginç gelmişti. Etrafımıza bak, kimi yakın geçmişten sesleniyor zamanı, kimileride ahir zamanlardan! Ama hepsi farkındalar sıradan olmayan afili yalnızlığımın!
Bazen kendimi modern dünyanın, kadim zamanlardan gelen masal anlatıcısı olarak görüyorum. Ben konuşmaya başlayınca sanki dinleyenler görünmez oluyorlar. Modern çağın hastalığına yakalandım sanırım; konuşurken dünya sussun istiyorum. Mitosun tanrılarından birisi olarak, bu çağa düştüğümü düşünmekten alamıyorum kendimi! Bir zıtların kesişmesi gibi geliyor yaşam bana.
Yatay zeminde yürürken, dikey düşlerin parçası olmak ilginç gelmiyor mu size de! İnsanların yalnızlığını sorgularken, bu yüzyıl kendimizi daha yalnız hissettiriyor. Oysa yaşamın koca bir alan olduğunu düşündüğümüzde içine girmenin yollarını arıyoruz. Yalnızlık yüzümüze hatta iliklerimize yansıyan bir tavır olmaktan çok daha içkin bir duygu!
Dön ve gören gözün kurduğu düşlerin dolaştığı biraz sonra dinleyicimiz olacak gruba bak! Kimileri susarak, kimileri sürekli konuşarak, kimileri de umursamayarak hissettiriyorlar birbirlerine sefil yalnızlıklarını. Kendi zihinlerindeki umuda bir uzay yolu uzaklıktalar sanki! Bir çok sınır kapısı olan bir ülkede, çıkışa dair isteği olmayan vatandaşlar gibiler.
Görünmez kentlerin, farkına varılamayan kadınları geçiyor gözümün önünden. Hala ahlaki inandırıcılığını kaybetmemiş, Şamanlar gibi süzülüyorlar gündelik yaşantımızda. Mekanın rahminden fışkıran yıldızlar kadar berrak ve kırılganlar.
Söyle bana Tike, şimdi nasıl budayacağım bütün umutlarını, yeniden inşa edebilmek için! Ah kendi yüreğimizden doğan, gönüllü tutsaklığımız; Bıraksak bir kelebek gibi uçacak elimizden, oysa sıkı sıkı tutuyoruz elimizde!
Üstadı bir yandan zerrelere ayırarak inceleyen Tike,, diğer yandan kadın ve aşk üzerine düşüncelerini herkesten önce mi öğrenmeli, yoksa salonda konuşma sırasında mı diye geçirirken, öldürücü sorusuyla düşüyor lobideki sessizliğin ortasına:
“Biliyor musunuz, kadınlar üzerine yapılmış araştırmaların eril önyargılardan ibaret olduğunu düşünüyorum. Sizi dinlerken, bir an yanıldığımı hissettim. Kadınlar üzerine çözümlemelerinizde dikkatten kaçmayacak bir naiflik var. Kadının varoluşu insanınkinden farklı değil elbette. Ancak içsel bir düzlemde ilerlemiyor kadın algısı. Bu yöndeki önermelerinizi duymak sizi farklı bir noktaya taşıyor gözümüzde.
Bağımlılıklarımız, bizim dışımızda gelişen koşulların dayatması. Oysa biz sadece aile kavramıyla kurduğumuz bağın gönüllü parçasıyız. Sanki cama tutunan umuduz. Sizce de öyle değil mi!”
Üstat biraz sonra salonda konuşacak olmanın getirdiği istekle, provadan zarar gelmez diye düşünüp; sana bir konuşma başlığı borçlandımtanrıça Tike. Aşk konuşmak için ilham verdi adın onu, beğeni alacak bir aforizmaya dönüştürdüm: Aşkı Yağmur ıslattı, kuru dereleri sel.Öyle ki, angisi daha muhteşemdi diye sorma ihtiyacı bile duymadım!
Aslında itiraf etmeliyim ki, kadın çözümlemelerim yaşanmışlıklar, mitler, masallar, insanın tarihi, dinler tarihi, düşünce tarihi bunların hepsi üzerinden yaptığım çıkarımlara dayanıyor. Yani tecrübe ile sabittir diyebiliriz!
Evrenin en zor okunacak varlığı kadındır. Hele onu eril bir bakış açısıyla anlamak, imkansız gibidir. Çünkü şarlatanların dünyasında su gibi kıvrak, akrep gibi zerihlidirerilliğin dili!
Hep yargılıyoruz, kimimiz hakkıyla kimimiz ön yargısıyla! Ama unutuyoruz yargılamanın insanın yüreğini kanatabileceğini. Düşünemiyoruz yargıladığımız bir şeyi sevmeye zaman bulamayacağımızı! Aşk evrende yargılayacak son gerçekliktir. Bunun için ürkek bir fısıltıdır yaşama tutunması!
Başka bir yalnızlıktır, yargılandığın yürekte kalmak. Gidişlerin çoğunun ardında yatan gerçek buharlanan cama tutunmaya çalışan umudun bir damla gibi onun yolunda savrulmasıdır.
Bilir misiniz, yokluk denilen boşluğun, evrende bile yeri yoktur. Her berraklık karın aydınlığına benzer, tükenen her umut da demir grisi gökyüzüne! İnsanların ruhuna dokunmayan duygunun, izleri bile silinmiştir bedenlerden.
Ergen çağın bir yerlerinde gezindiğim dönemlerde bir kadın tanımıştım: Bir araya geldiğimizde şiir mi yazıyoruz, yoksa Kaf Dağının ardından aşkı mı köklerinden söküp alıyoruz kimse anlayamamıştı!Gömleğinin altında susmayan saat gibi atan kalbe girmek için, dudaklarından aşka akmak geçerdi içimden!
Önceleri tuhaf bir karmaşa yaşardım kadınların bakışlarında! Ne zaman ki, onun bakışlarıyla kesişti gözlerim, o zaman berraklaştım… Onun saçlarının örgüsünün arasından gökkuşağının parlak renkleri görünürdü adeta… Uzaktayken gecenin yüreğini söküp alırdım yıldızlardan!
Onunla konuşurken her cümle umudu sırtlamış bir yıldıza dönüyordu. Öyle ki, konik tepelerden boşluğa düşen su gibi parlaktı gözyaşları. Teninden düşmesinler diye düşüyordum peşine.
Siz hissetmeden de birileri ölüp ölüp diriliyorlardı aşk için başka coğrafyalarda, farklı mekanlarda. Şimdi de biz öldüğünü düşünüyorduk ki; içimizdeki sesin öğüdüne uyduk: Korkmayın o geldiğinde diri olduğunuzu öğreneceksiniz diye fısıldayan öğüde…
Ama bir şeyi hiç hesaba katmadık; zamandı o sinsi gerçek: İkişer dil oyuğu açılmıştı yüreklerimizde… Birisi aşktı, ötekisi sözcüklerin saplandığı zamanın açtığı kapanmaz yaraydı… Öylesine keskin bir gidişdi ki, dönüp ardımda bıraktığım enkazı bile görememiştim! Sanki, aşk ve sevgi paylaşmaktan daha çok yıpratıyordu insanı! Silahını çekemeyeceğin bir kavganın her yanı çekiştirilmiş, hırpalanmış yenilgisinden canını kurtaran bir varlık gibi kalmıştım!
Aşkı ıslatan yağmur, kuru derelerde sel olup akmaktayken, bunda bir dengenin varlığını söyleyebilir miyiz? İnsan aklı sormadan geçemiyor, ıslanan gözlerden, hüzünlü bakışların ardındaki pınardan haberi olmaz mı sevgilinin. Gel de yıl boyu bir damlaya hasret kuru derelerin bir anda taşıyamayacağı selle sınavını.
*Felsefeci, Yazar, Eleştirmen
ZorbaTVdergi Kurucu Genel Yönetmeni
Sanatım Dergisi Genel Yayın Yönetmeni
Sosyeteart Blog: Düş ve Gerçek Köşesi
İnstagram: @zorbeyümityaşargözüm
Facebook: Ümit Yaşar Gözüm
e-posta: uygozum@gmail.com
Entelektüel Tartışma Platformları
Toplumsal Buluşmalar Platformu
Türkütopya Sanat Platformu
Ankara (Kalesi)İzdüşümleri
Bodrum Aspat Düşleri Platformu
Kurucu Başkanı
Yeni yorum ekle