
Zamana Yenilmeyen Düşler-11
Aşkın Acıtan Yüzü
Ümit Yaşar Gözüm
Dağ tepe dolaştığım günlerimdi. Soluklanacak yer aradığımda, karakışın gazabından henüz kurtulamamış meşe ağacının alt dallarına düşen bir insan silüeti belirmişti ufukta. Yanına vardığımda kış günü sokağa terkedilmiş kedi yavrusunun umutsuzluğu yansıyordu yüzüne.
Kendinden bahseder misin dediğimde; tiyatro sahnesinde ara verilmiş gibi indirmişti perdelerini. Ne ben aralamaya cesaret edebilmiştim ne de onun perdelerini yeniden açmaya niyeti vardı. Anladım ki, yüreği burulmuş bu genç kız da hemcinsleri gibi, hüznünün bile masum kalmasını istiyordu.
Kadın imgesini eril arzunun nesnesi yapan her durumun karşısında olmayı insanlık görevi sayanlardandım.
Ona bakarak; biliyor musun, özgürleşmiş bir ruh, özgürleşmiş bir bedenden çok daha değerlidir. Kadının geleneksel algıyı elinin tersiyle itip kendi özerk alanını yarattıkça, yaşama daha güçlü tutunduğuna bir çok kez tanık olmuşluğum var.
Görüyorum ki, bir çöl hüznü büyütmüşsün içinde. Oysa ışık ve gölge nice ıssız bedeni aydınlatır. Kadınlar tanıdım kendi içlerine çekilmiş, kendi bedenlerine uzak, ruhları yaralı. Estetik ritimlerle dans ederken bile içindeki derin hüznü yansıtıyor kıvrak hareketlerine.
Ah kendi hiçliğinde kaybolmuş kişilikler, nasılda acı verir karşısındakine. Ruhları yaralanmış güzel kadınların antik çağ heykelleri kadar soğuk durmasının ardında yatan alaca karanlık gerçek. Düşlerinden süzülerek yansıyan ışığın, yarattığı gölgeye dönüşürler bu dönemlerinde.
O anlarda geçmişi irdelediğimi fark ettim. Onun suskunluğunda ilginç bulduğum bir aydınlanma yaşıyordum sanki…
“Aşk acısıyla kıvranan birisini gördüğünde hep kendini hatırla, aşk gidince insan lal olur” aforizmamı anımsayarak sessizce yanına oturdum … O suskun oturuş ne kadar sürdü anımsamıyorum ama bildiğim derin sorgulamalara başladığımdı:
Altına sığındığımız meşe ağacının, toprağın dışında büyüyüp varlığını hissettiren kalın köklerine takıldı bakışlarım. Yolu ormana düştüğünde mi daha güçlü hissediyor köklerin önemini insan.
Etrafıma her baktığımda kökleriyle bağını koparmaya çalışanlar giderek çoğalıyor. Kimisi içine doğduğu ailenin, kimisi de içine düştüğü toplumsal çukurun sorumlusu sayıyor köklerini. Bilmiyorlar ki, ağacı kökleri yeşertiyor, insanı umutları…
Soğuktan büzüşmüş parmaklarını ısıtmaya başlamış olmalı ki güneş, işaret parmağını gökyüzüne doğrultarak biliyor musunuz “Gün ışığı tüm ölülere eşit doğar, biz dirilerin anlamak istemediği bütün gerçekliğiyle….Bakın yankısını unuttuğumuz dağlar da sessizleşti, biz seslenmeyince. Dağların yüreği parçalandı, fırtınaların uğultusu. Hiç biri çocukluğumuzdaki heybetini göstermiyor artık…” dediğinde kurduğu bilgece cümleler merakımı bir kat daha cezbetmişti.
Kişinin ufkunu anlamanın en kestirme yolunun, konuşurken seçtiği sözcükler olduğunu yaşam deneyimim öğretmişti.
İstemsizce başını omuzuma yasladığında parlayan gün gibi çözülmeye başlamıştı cümleler, suyun kaynağında duramadığı gibi akmaya başlamıştı.
Koca meşe ağacı ve benden başka dinleyeni olmasa da genç kız kararlıydı içindekileri dökmeye:
Ölümün yalınlığı karşısında en sağlam kale aşktır ki; yeryüzünü alt üst eder. Son zamanlarda sanki gökyüzü girmişti aramıza, bir kış sabahı o gidince güneşimin de gideceğini düşünmüştüm. Ölü çıkmış evin kasvetinde gezinir ya kimi kadınlar. Onları artık yargılamıyorum. Kim bilir her sabah ve akşam hangi duygularını gömüyorlar karanlığa!
Bir çift gül ağacı dikmek için, yüreğimi istediğinde tereddütsüz verdim. Çünkü gül kokusunu solumayı bilen bir erkek geçmekteydi yaşamımdan. Asma tavandan sarkıtılmış salıncak zannediyordu, gökyüzünde kayan yıldızları. Anladım ki, ergenlik hayalleri hala ölmemiş… Bu ergen hallerimizde tutunmuştuk birbirimize.
Öyle ki, Onu özlediğimde su içtiğim pınarda bile onun hıçkırıklarını duyumsayıp, içmekten vazgeçerdim. Sevgilinin gözyaşlarını içmektense, akıp gitmesini yeğlerdim sonsuza. Bilirdim her damlanın büyük bir özlemin karşılığı olduğunu.
Usulca yağıyordu sevgisi üzerime kaybolan kırkikindi yağmurları gibi ,öylece seriliyordum puslu kentin kaldırımlarına. Hissediyordum geleceğini, gelip yağmur gibi yere serildiğimi anlayacağını. Ayak izlerinden sakınacak kadar önemserken her zerremi, yel değirmeninin rüzgarında savrulan, taneleri dökülmüş başak gibi, konacağım dalı arıyorken, rastlaşmıştık.
Yüreği coşmuş bir genç kızın özlemini, ancak sevgili dindirir demişti bir keresinde . Bana sokulduğunda bütün sürgünlerimin yeniden filizlendiğine hayretle tanık olmuştum…
Bedenimi derinliklerine sürükleyen denizin ardı arkası kesilmeyen dalgaları, evire çevire yontuyordu ona dair düşlerimi. Aynı dalgalara kapıldığında güverteme çıkmayı başarmıştı. Her dalganın kendi kıvrımını denize nakşettiği gibi, ben de bütün kıvrımlarımı düşlemesine izin vermiştim.
Bir bahar sabahı karşılaştığımızda, bırak lütfen, bırak da nisan yağmurları yeniden akıp gitsin gözlerimden diye seslenmişti, Bir kucaklaşmanın insana verdiği mutluluk daha nasıl anlatılabilirdi ki! Sarılmasına izin verdiğimde bir sarmaşığa döneceği gözlerinden okunuyordu, diyerek yeniden kesti bağını meşe ağacından.
Anladım ki, yaşadıkları genç kızı üzmekle kalmamış, duygularını da yormuştu. Aşk acısının tesellisinin olmadığını iyi biliyordum ama yine de bir şeyler söyleyerek deneyimlerimi paylaşmalıydım kendisiyle.
Nereden başlayacağımı bilememenin sıkıntısı sarmıştı her yanımı. Sokağı gözlemlerken, sanki günahkarların sabah mahmurluğunu giyinmişti arsızlık. O an yiğitçe atılışların boşluğa düştüğüne tanık olup yolumu değiştirmiştim insanlıktan yana. Sokaklar çektikleri acının yüzlerinde derin uçurumlar oluşturduğu iyi niyetlilerden geçilmiyordu.
Düşüncenin cılız ışığını yaşamlarına yansıtamadıklarına tanık olunca anladım, derinleşmeyen bilincin kitleleri ürkekleştirdiğini. İnsanın her halinden faydalanıp sömürenlere kul eyleyen şeyin kötülük olduğunu...
Biliyor musun adsız güzel: sözcüklerin anlamlarıyla duyguları asla örtüşmeyen kadınlar tanıdım. Yalancı satıcılar gibi her sözcükleri aynı kapıya çıkıyordu.
Onlar, dili bir iletişim aracı sayıyordu ben ise hislerin tercümanı. Onlar konuşuyordu, bense hissediyordum. Duygularında isteklerimiz gibi bir dilinin olduğunu söylediğimde, hatalarını fark edip hissetmeye başlıyorlardı.
Çift ana dilli konuşanlar gibi, kızdıklarında sürekli dil değiştiriyorlardı. ‘Seviyorum’ları ile sövüyorum’larını ayırmak pek de kolay olmuyordu. Öylesine bitirim halleri vardı.
Bütün yaşananlara rağmen, bir kadının saçtığı ıtırı hangi çiçekten aldığını öğrenmek için, önce yüreğini çözmem gerektiğini öğrenmiştim. Onların softaların yer sofralarında zemzem içmeyecek kadar içkin inançları vardı.
Yüreklerinden gelenler yüzlerine yansırdı. O zaman doğuştan getirdikleri renklerini yansıtırlardı mekanlara. Sanki aynı bedende iki insan yaşıyor gibiydiler; dillerimiz düşüncelerimizi tek bir kalıpta eritiyordu. Zamanla anladık ki, aşk yaratıcılığı söndüren bir coşkuymuş. Öylece sevgiye evrildik. Senin de başka boyuta geçmen gerektiğini öğrenmenin zamanı gelmiş. Tıpkı şu çınar ağacının mevsimlere göre kendisini evirdiği gibi.
Usulca başını kaldırıp, yüzünün aydınlığını ortaya çıkaran bir gülümsemeyle bilgelik başka bir şey, kendimi yeniden buldum.” Diyerek karıştı kentin curcunasına…
Yeni yorum ekle