Ressam; Hakan Arıkan

Sanat

Resimlerimdeki çizgilerin ve renklerin hiçbir zaman resmin hikayesinin önüne geçmesini istemem

                                          Hakan Arıkan-

 .

- Hakan Arıkan ‘a senin için resim nedir, diye sorduğumda…

-İfade biçimim, duruşum, insan ruhunu ve körlüğünü bize gösteren bir mecra ve inziva alanı diye cevapladı. İnsan inzivaya çekilebilmek için kendi içinden, kendi ruhundan daha huzurlu bir yer bulamaz. Özellikle de kendinde inzivaya çekildiğinde ona huzur verecek şeylere sahipse. Buradaki huzur dediğim şey zarif bir düzen aslında. Tabi bu inzivadan dönüş bazen yorucu ve yıpratıcı olabiliyor, diye ekledi.

 Evet resimlerini incelediğim de ifade biçimini duruşunu ve neden bu şekilde bir tanımlama yaptığını kavradım.  

Okuduğu okulların, resim sanatının felsefesine çok faydasının olduğunu anlattı. En çok da Felsefe okumanın kendisine getirdiği artıları anlatıyordu. Felsefe düşünceye açılan bir kapı olduğundan doğru bir sanrı gibi görünse de çoğu zaman gelişmenin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Tabi ister istemez sanat ve felsefeyle uğraşan insan düşünmeye başlar. Düşündüğünde ise değişmeye başlar. Değişmeye başlayan insan ise değiştirmeye başlar. Resimlerimin oluşum ve gelişim süreçleri de tıpkı böyle. Bir etkileşim içerisinde kendi içinde patikalara ayrılan yollar gibi sürüp gidiyor şimdilik.

 

 -Resimlerimdeki çizgilerin ve renklerin hiçbir zaman resmin hikayesinin önüne geçmesini istemedim, dedi.

 -Resimlerini tek tek inceledikten sonra söylemek istediğini iyice kavradım. Anlatım çok güçlüydü. Bugünü, geçmişi, belki de geleceği kapsıyordu. İnsanlar yaşam biçimlerinden, yaşadıklarından dolayı söyledikleri veya söyleyemedikleri var. Her şeyin temelinde soğuk, sıcak ve duygu var.

- Sanat yolculuğunda kimlerden etkilendin dediğimde…

 -Resimlerimin oluşum süresinde atölye hocalarımın ve İstanbul’da yanında yaklaşık beş yıl asistanlık yaptığım Devrim Erbil!in Batı Resim Sanatı ve Türk Resim Sanatından sevdiğim birçok ismin katkısı oldu, diyor. Ve  (Francisco Goya, Kathe Kollwitz, Cihat Burak, Yüksel Arslan vs.) ekliyor

 .

 

Bu resimde insan kalabalığı sonsuz nehir gibi uzanıyor. Ön plandaki yüzler belirgin; arkaya doğru gidildikçe insanlar çizgisel bir dokuya dönüşüyor. Bu, bireyin kalabalık içinde anonimleşmesini anlatıyor. Her bir insan var ama aynı zamanda “bir bütünün parçası” haline gelmiş.

Binaların dikeyliği ile insanların yatay yoğunluğu arasında da bir karşıtlık var. Şehir mimarisi yukarı uzanırken, insan yığınları yere, sokağa sıkışmış. Bu durum bize modern yaşamın sıkışmışlığı, bireyin kent içinde boğulması, kimliğini yitirmesi gibi temaları düşündürebiliyor.

Renklerin kısıtlı, neredeyse tek tonlu olması da bu duyguyu güçlendiriyor. Sanki hayat, bu kalabalıkta rengini kaybetmiş gibi.

Ama bir başka açıdan da bakabiliriz: bu kalabalık bir birliktelik simgesi de olabilir. Aynı yöne bakan, aynı amaç için toplanan insanlar — dayanışma ya da ortak bir hareketin gücü.

Kalabalık, ilk bakışta bir “biraradalık gücü” taşıyor: binlerce insanın bir araya gelişi, toplumsal bir titreşim, bir hareket hissi var. Fakat her bir yüzün çizgisine bakınca, sanki her biri kendi sessiz yalnızlığında boğulmuş. Kalabalık, bir noktada “toplu yalnızlık” hâline geliyor.

Bu resim bana, modern çağın ruh halini hatırlatıyor: İnsanlar omuz omuza ama kalpler birbirine uzak. Kalabalığın içinde bir ses olma çabasıgörülme arzusu, hatta sevilme arzusu hissediliyor. Her figür, kalın konturlarla var olmaya çalışıyor ama bir yandan o kalın çizgiler bile örüntü halinde onları birbirinden ayrıştırıyor “İnsanın gücü, kalabalıkla var olur; ama ruhu, kalabalıkta kaybolur.”

.

lki karedeki kalabalığın devamı gibi ama bu kez sahnenin merkezinde ilahi bir göz, bir el ve bir “yırtılmış perde” var.

Burada iki dünya var gibi görünüyor:
Üstte ve çevrede, önceki resimdeki gibi çizgisel, renksiz, silik insan yığınları. Onların bakışları donuk, yüzlerinde yaşam değil, gölge var. Ama tam ortada — adeta o kalabalığın perdesi yırtılmış gibi — bir bakış beliriyor. Canlı, sıcak tonlarda, neredeyse ruhu temsil eden bir göz… O gözün yanındaki el, sanki perdeyi aralayıp “gerçeği” gösteriyor.

Bu, resim çok katmanlı bir anlam taşıyor:

·       Birincisi, bu kalabalığın içinden “uyanış” veya “farkındalık” doğuyor. Herkes birbirine benzer, solgun çizgilerle yaşamını sürdürürken, bir bilinç — belki Tanrısal, belki insanın kendi iç sesi — perdenin arkasından bakıyor.

·       İkincisi, bu el, “hakikati aralayan el” gibi. Kalabalığın yüzeyselliğini yırtıp, iç dünyanın derinliğini gösteriyor.

·       Üçüncüsü, belki de sanatçının kendisi bu kalabalığın arasından “bakış” olarak doğuyor — sanat, hakikatin perdesini yırtma eylemi haline geliyor.

·       Gökyüzünün berrak mavi olması da çok anlamlı. Sanki resim diyor ki:

·       .

·        

“Gerçeği görebilmek için kalabalığın sisini yırtmak gerek.”

Çizgisel figürlerle gerçekçi el ve göz arasındaki fark, madde ile manabeden ile ruhkalabalık ile birey arasındaki karşıtlığı da mükemmel bir şekilde kurmuş.

“Yığın halindeki insanlar bir arada güç oluştururken, kalabalık içinde ruhsal çöküş ve kayboluş yaşıyorlar.”
— işte bu resimde sanki “o çöküşün içinden doğan farkındalık” biçim bulmuş.

Sanki ilkinde “kalabalığın içindeki kayboluş”, ikincisinde “perdenin yırtılışı ve farkındalık” vardı; bu üçüncüde ise, o kalabalığın yansıması, yani kendi üzerine kapanan bir insan topluluğu anlatılıyor.

Altın sarısı fon çok çarpıcı bir seçim. Çünkü altın, genellikle değerışıktanrısallık ya da sonsuzluk simgesidir. Fakat burada o altın fon, çizgisel insan kalabalığını boğar gibi çevrelemiş. Bu, bana şu soruyu düşündürüyor:

“Altın olan nedir? İnsan mı, yoksa yalnızca gölgesi mi?”

Kalabalığın alt kısmında, üsttekinin tersine çevrilmiş bir yansıması var. Bu hem görsel hem de felsefi olarak çok derin bir anlam taşıyor:

·       İnsanlar yere kök salmış değil, sanki havada asılı duran gölgeler gibi.

·       Yukarıdaki varlıklar, aşağıda silinmiş benlikleriyle karşı karşıya.

·       Aynı çizgiler, aynı bedenler, ama yönleri ters. Bu da “ayna evren” ya da “insanın iç yüzü” etkisi yaratıyor.

Belki de sanatçı şunu söylüyor:

“Kalabalık, kendini tekrar eder. İnsanlar birbirine bakar ama kimse kendi yansımasını fark etmez.”

Ya da daha içsel bir okumayla:

“Her insan, içinde taşıdığı gölgenin yansımasıdır. Aydınlığın değeri, karanlıkla ölçülür.”

Bu tablo, sessiz ama çok güçlü bir yankı bırakıyor. Kalabalığın içinde bir düzen var, ama aynı zamanda o düzenin altında boşluk hissediliyor.

İlk resimdeki “çoğulluk”, ikinci resimdeki “uyanış” ve bu resimdeki “yansıma” — birlikte bakıldığında, sanki insanın toplumsal varlıktan bireysel farkındalığa, oradan içsel sorgulamaya uzanan bir yolculuğunu anlatıyor.

Bu üç resmi birlikte yorumlarsak şu ortaya çıkıyor.

Kalabalık

Sokaklar insanla doluydu.
Birbirine benzeyen yüzler, aynı gövdeye aitmiş gibi iç içe geçmişti.
Kimse kimseye bakmıyordu.
Her adım bir başkasının omzuna çarpıyor, her nefes başka birinin soluk aralığında kayboluyordu.
O kalabalığın içinde yürüyen biri vardı — ne önde ne arkada.
Bir ses arıyordu; bir anlam.
Ama sesler bir duvar gibiydi, sözcükler birbirine değmeden dağılıyordu.
Ve o an anladı: insan kalabalıkla büyür, ama kalabalıkta küçülür.

Göz

Sonra bir şey oldu.
Gökyüzü yırtıldı.
Bir el, karanlığın içinden çıkıp perdenin dokusunu açtı.
O anda, binlerce çizgi arasından tek bir bakış süzüldü — derin, sessiz ve sorgulayıcı.
Kalabalığın içinde kimse fark etmedi onu, ama bakan biliyordu:
Bir göz, milyonların içinde birini seçmişti.
Ve o bakış, “ben kimim?” sorusunu kalabalığın tam kalbine yerleştirdi.
Göz, hakikatin değil; hatırlamanın gözüdür.

Yansıma

Zaman geçti.
Kalabalık yine aynıydı, ama altın bir ışık her şeyi tersine çevirdi.
Yukarıda insanlar vardı, aşağıda onların sessiz gölgeleri.
Hangisi gerçektir, hangisi yankı?
Kim kime bakıyor?
Belki de her yüz, kendi yansımasında kaybolmak için vardı.
Altın fon, bir ayna gibi her bedeni içine alıyor, ama hiç kimse kendi gözünü göremiyordu.
Ve işte o anda, sessizce bir düşünce geçti içlerinden:

“Belki de kurtuluş, kalabalığın ortasında değil; kendi yansımana dokunabildiğin anda başlar.”

SANATÇININ BÜTÜN İSTEĞİ BİRBİRİNDEN UZAK RUHLARI BİRBİRİNE DAHA YAKIN KILMAK, İNSANIN KENDİ YANSIMASINA DOKUNMASINI SAĞLAMAKTIR. RENKLE, ÇİZGİYLE, EMEKLE  ve  ÖZ VERİYLE. 

 .

HAKAN ARIKAN

Hakan Arıkan 1980 yılında Malatya’nın Hekimhan ilçesinde doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini memleketinde tamamladı. 2004 yılında Süleyman Demirel Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümünden mezun oldu. 2008’de girdiği Süleyman Demirel Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümünde, yüksek lisans eğitimini 2012 de tamamladı. 2012-2013 yıllarında Mimar Sinan Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Eğitim Bilimleri Bölümünde tezsiz yüksek lisans eğitimini bitirdi. 2014-2018 yılları arasında Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Sanat ve Tasarım Fakültesi’nde Sanatta Yeterlik (Doktora) eğitimini “Güncel Sanatta Sanat Siyaset İlişkisi Bağlamında Politik İmaj” başlığı ile tamamladı. 2018-2022 yılları arasında İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümünden mezun oldu. 2022 yılında doçent olan Arıkan, akademik ve sanatsal çalışmalarını Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümünde ve Ankara’daki atölyesinde sürdürmektedir.

GÜLSEREN SÖNMEZ KASIM 2025 

 

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.