Bir Askerî Eğlence Gecesinin Sosyolojik Röntgeni.

Kültür

Bir Askerî Eğlence Gecesinin Sosyolojik Röntgeni.

Eskiden birliklerimizde yılların alışkanlıkları olan çok güzel uygulamalar vardı. Hemen hemen her birlikte, her şehir deşark olsun batı olsun, büyük küçük tüm birliklerde geleneksel hâle gelmiş bu tip uygulamalar vardı.

Bir eğlence tertiplemek için birçok sebep olabilirdi.Yeni bir yere tayin olunduğunda tüm personelin tamamının katılışı yapmasıyla, misal tanışma yemekleri planlanır ve tüm personel eşleri ve aileleriyle bu etkinliğe katılır, yeni gelen ve eski personel için bir tanışma ve kaynaşma ortamı olurdu. Ya da tayin olan personel için veda yemekleri planlanır ve hizmetlerinden dolayı personele şilt, ailesine de çok güzel anlamlı hediyeler verilirdi. Bunun yanı sıra yılbaşlarında, bayramlar da,anneler, babalar günlerinde, yardım kermesleri vb. gibi özel günlerde düzenlendiği gibimutat olarak hemen hemen her ay birlikler gece düzenler ve bu etkinliklere personel imkânlarıdâhilinde katılırlardı.

Büyük birliklerde bu iş sıraya konur ve her ay bir birlik ev sahipliğini üstlenir ve etkili, güzel geceler planlamaya çalışırlardı. Dediğim gibi bu etkinlikler birlikler arası tatlı bir rekabete sebep olur ve her birlik komutanı elinden geldiği kadar değişik geceler yapmaya çalışırlardı. Kıtalarda bu işi hakkıyla farklı yapan birlikler genellikte topçu birlikleri olurdu. Onların gelenekselleşmiş bir eğlence anlayışı vardı ki Türkiye’nin tüm birliklerinde üç aşağı beş yukarı benzer eğlence gecelerini tertipliyorlardı.

Kısa ama eğlenceli, minik bir tiyatro gösterisi, orta oyunu, bir skeçtadında Topçu Ağası oyunu, halk oyunları, zeybek gösterileri ve daha nice farklı etkinlikleri planlarlardı. Topçu Ağası oyunu, ilk olarak kim tarafından söylendiği ve yazıldığı bilinmese de yazılı bir metni olan bir gösteriydi. Yazılı metne bazen sadık kalınmaz ve günün anlam ve değerine, ya da üst komuta heyetine verilecek bir mesaj, anlatılacak bir dert varsa, bu orta oyunu tadındaki minik tiyatro oyunu vasıtasıyla tatlı tatlı o mesajlar gideceği yere ulaştırılırdı. Aslında ortaya konan bu basit gösteri Türk Tiyatrosunun Orta Oyunundaki Kavuklu ile Pişekar’ın sahneye koyduğu oyundan pek de fazla farkı yok gibiydi. Bu minik gösteride bazen geceye katılan en üst seviyedeki komutana dahi bazı mesajlar inceden inceye esprilerle karışık iletilirken, rahatsızlık duyulan, normal şartlarda arz edilmesi sıkıntı yaratacak konular bu orta oyunu vasıtasıyla, mizahi bir dille üst kademeye iletilirdi. Komutan büyük bir olgunlukla ve gülümseyerek alması gereken mesajları alır, bazen gecenin temaşasından sadece esprilere güler geçer ama gece yattığında sakin bir kafa ile düşündüğünde biraz da hassas bir yapısı varsa verilen mesajları gecikmeli de olsaalırdı. 

.

.

.

.

.

Topçuların bu gecelere verdiği önem diğer birliklere göre aşırı farklılıklar gösterirdi. Topçular aylar öncesinden planlamalara başlar, tüm subay astsubay çeşitli sorumluluklar alır ve en ince detaya kadar planlamalar yapılır ve kontrol edilirdi. Bu tip eğlencelerde en pragmatikve kolaycılığa kaçan birlikler genellikle piyadeler olurdu. Onlar yalnızca gazino ya da ordu evine gecenin yapılacağı tarihi ve katılacak personel sayısını bildirir ve her türlü sorumluluğu gazino müdürüne yıkar,ne etliye ne de sütlüye hiçbir şekilde karışmazlarve o gece tüm piyadeler gayet sakin bir biçimde âdeta davetli misafir misali geceye katılırlardı.

Bir de bu gecelere, yazılı bir kural olmasa da tüm personelin eksiksiz olarak icabet etmesi arzu edilirdi. Çünkü tam kadro olarak geceye iştirak etmek, o birlikte sevgi, saygı ve birlikteliğin ne kadar çok olduğunun bir göstergesi sayılır ve kabul edilirdi.

Bekâr personel olarak, her ne kadar bu gecelere katılmak istemesek de komutanın el altından gönderdiği ‘’odunlu davetiyenin’’ vermiş olduğu ince ve bir o kadar da nazik mesajları alır ve canı gönülden katılmak durumunda kalırdık.

Gerçi bu gecelerin faydası yok da değildi. Bir derdi olan, sıkıntısı olan personelin komutana bu sıkıntısını belli edeceği yegâne fırsat bu gecelerdi. Protesto maksatlı, gecelere icabet etmeyince komutan bir sıkıntı olduğunu sezer ve sizi odasına çay içmeye davet eder ve ne maksatla katılmak istemediğimizi merak eder ve bizleri ikna etmeye çalışırdı.

Eğer ki taburun planladığı geceye biz bekârlar katılım listesine olumsuz cevap verdiğimiz de Deli Komando namlı Tahsin Yarbay (Yb.) bizleri derhâl makamına çağırır ve hangi gerekçelerle katılmak istemediğimizi gayet anlayışlı bir biçimde bizi nazikçe dinlerdi.

.

Biz çayımızı içerken masasının yanından ucu gözüken odunun sapını görmezden gelemezdik. (Tabii ki buradaki odun mecazi bir ifadeydi) yıllar önce ABD Başkanı Obama’nın Beyaz Saray çalışma ofisindeki masasında beyzbol sopalı fotoğrafından çok yıllar önce Tahsin Yarbayım zaten o metodu çoktan kullanıyordu bile. O sembolik iletişim mesajın mucidinin Tahsin Yarbay olduğundan hiç şüphe duymuyorum aslında.

Aklımızca, niçin düzenlenen geceye katılamayacağımızın geçerli ve kabul edilebilir gerekçelerini sunarken Tahsin Yarbayın gözlerinden rahmetli Ferhan Şensoy’un muhteşem repliği olan “Anlat anlat heyecanlı oluyor” anlayışı okunuyordu. Hatta J.Ütğm. Komutanımızın, “Komutanım o gece Yozgat’tan amcam gelecek, o yüzden geceye katılamıyorum” gibi kendisinin bile inanamayacağı mazereti üzerine Tahsin Yb. “Tamam,sen tedirgin olma, o zaman saygıdeğer amcamız benim misafirim olur ve benim masamda onur konuğu olur ve amcamızı ben ağırlarım” diye karşılık verince biz bekârların geceye katılmaktan başka çıkar yolu kalmıyordu.

Bekârlar da geceye katılmak zorun da olunca, bekâr olmanın makûs talihi olan salonun en dip ve karanlık köşesinde, çalınan müziğin her bir notasının, bemolünü, diyezini en ince ayrıntısına kadar kulağımızın östaki borumuz da hissedeceğimiz devasa müzik kolonunun yanındaki masada yerimizi alırdık.

Bu gecelerin en güzel taraflarından biride zengin sofraların kurulmasına imkân vermesiydi. Bazen açık büfe şeklinde olurdu ki en sevdiğim ve tercih ettiğim sofra şekliydi.

Bayılırım açık büfelere. Geceye renk ve zenginlik katsın diye aileler ellerinden gelen tüm marifetleri gösterip envaiçeşit, enfes yemekler yapılır ve açık büfe masada sergilenirdi. Kimi zamanda standart menü olurdu ki çok tercih etmesem de birlikler arasında tatlı rekabet bazen bizlere yarardı ve çok nefis yemekler yapılırdı.

.

Birlik imkânları dâhilinde müzisyen askerler olur ve genellikle müzik olayı bu şekilde halledilirdi, ancak bununla yetinilmez ve dışarıdan sanatçı getirmekte çokça rastlanan bir durumdu.

Bazen TRT sanatçılarından bazende dışarıdaki müzik gruplarından kaliteli sanatçılar gelirdi. Mesela hiç unutmam, 1996 yılında yapılmış olan bir eğlenceye Selami Şahin gelmişti. Gecenin ilerleyen saatlerinde belkide inanmakta zorluk çekebilirsiniz ama gecenin sürprizi DANSÖZ olurdu.

.

Masalar da daha önceden servis edilmiş ordövr tabakları ve soğuk yiyecekler, salatalar özellikle benim iştihamı çok açar ve inceden inceden ordövr tabağının kıyısından kemirmeye başlardım. Yemek servisinin hafiften başlayıp eğlence faslına yavaştan yavaştan başlamanın habercisi piyanist askerin yemek müziğinden sonra hafif bir dans müziğine geçmesiydi.

Masadaki enfes yemeklerin yavaş yavaş tüketilmesiyle gece keyiflenirdi, şunu itiraf edeyim ki ben hiç bir zaman yemek olayını zamana yayamadım, sanki öğle yemeğini hemen tüketip mesaiye gidecekmişim gibi çok hızlıca yemekleri tüketirdim.

İşin keyfine bir türlü varamazdım, nasıl varayım ki, öğle arasında yemişsin en ince dilimlisinden kaşarlı,bol salçalı asker tostunu ki midenin 1/10’nu bile doldurmamış ve akşamın 20.00’si olmuş zibil gibi acıkmışsın,hep derdim kendime oğlum kendine hâkim ol!ordövr tabağı ile doyurma kendini, ama nerdeeee daha ara sıcaklar gelmeden ben acılı ezme, Rus Salatası ve yarım haşlanmış yumurtayla neredeyse bir ekmeği çoktan gömmüşüm, ardından da gelen paçanga böreğini hiç düşünmeden ve parçalamadan bir bütün olarak bir öncekilerin yanına göndermişim ki sormayın. Benim için gece yemek faslı çoktan bitmiş olurdu ve sonradan gelen sıcak yemeğe bakmaya bile dayanamazdım çünkü midenin 12 parmak bağırsağına açılan kapısından boğazımın yutak kısmına kadar tüm hacmi ekmek ve ordövr çeşitleriyle çoktan doldurmuştum bile. Yani yıllar geçti değiştin mi diye sorsanız, hâlâ o ilk heyecanı yaşayan Şenol’um, gram bir disipline olma yolunda ilerleyemedim, yine hafifinden biraz Rus salatası, yarım haşlanmış yumurta ve az biraz haydari ile bezenmiş bir ordövr tabağı ile bir ekmeyi gömecek azim ve kararlılığa sahipkeno yıllardaki iştahımdan eksilen hiç bir şey olmadığını çok rahatlıkla söyleyebilirim. Sıcak sıcak minik emekle birlikte ordövr tabağı kırmızı çizgimizdir, asla vazgeçemem. 

.

Öyle keyifle rakıdan bir yudum al, sonra bir parça peynir,sonra küçük bir parça kavun, yok öyle bir şey,direk hepsini bir hamlede gömme olayı…

Neyse piyanist asker geceyi hareketlendirmek için dans müziğine geçtiğini söylemiştik, evet dans müziği başlar ama kimse sahneye çıkmaz, çıkmak istemez, daha doğrusu cesaret edemez.Herkese bir çekingenlik sirayet eder ve herkes birbirine bakar,bu isteksizliği ve ataleti ortadan kaldırmak tabii ki Komutana düşer ve eşiyle ilk dansa kalkarak gecenin fiilen başlamasının işaret fişeğini ateşlerdi.

Komutan kalkınca diğer personel de dansa kalkar ve birden sahne canlanır ve kalabalıklaşırdı. Bekârlar ise metazori olarak geceye geldiklerinden masaya gelecek olan sıcak yemeği beklemekle ve etrafı seyretmekle meşgul olur çünkü yapacak bir şeyleri yoktur. Bazen de komutanın izin vermesi hâlinde kız arkadaşlarıyla gelen bekârlar gecenin en aktif elemanı ünvanına aday olabilecek performans gösterirlerdi.

Sivilde çeşitli müzikli yerlerde çalışmış olan ve piyasayı koklamayı bilen piyanist asker iki, üç dans müziğinden sonra yavaş yavaş geceyi hareketlendirmeye gayret eder ve ferdi yeteneklerin ortaya çıkmasını sağlayacak hareketli müziklere geçiş yapardı.

Ferdi yeteneklerini icra etmede çekingen davranan, bu yeteneklerini geceye katılanlardan esirgeyen personeli ortama ısındırmak ve cesaretlendirmek için piyanist asker, önce yavaştan ve ağırdan oynanan oyun havalarıyla bir intro yapar ve elindeki kartlardan en sağlamlarından olan Fidayda türküsüyle olaya devam ederdi.Fidayda(Fidayda türküsü aslında Hüdayda adlı genç kız ile Garip Ali adlı gencin trajik bir aşk, kavuşamama hikayesidir ama, neyse…) ve onun ekürisi Misket oyun havasını duyup da oynamayacak insan yok gibidir.Ağır ağır çalan müzik, tam bir ağır abi oyun havasıdır. Öyle sağını solunu, kaşını gözünü ayrı oynatmayacak karakter de bir oyun havasıdır. Aslıda hem hafiften ağır, hem de birazdan kıvırmaya meyil ettirecek bir oyun havasıdır Fidayda ve Misket.

Bu oyun havasının eşdeğeri diğer etkili bir oyun havasıda “Atım Arap” türküsüdür. Bu oyunhavalarının etkisine hemen kendini kaptıran ağır abilerden beklenmeyen figürler yavaş yavaş ortaya dökülmeye başlar, kollar hafiften sağa sola doğru ağır ağır kalkar, bir kartal edasına bürünen ağır abiler hafiften dizlerini kırar, belini öne doğru eğer ve sağ ayağının topuğunu sol ayağının topuğuna yavaş yavaş temas ettirerek birazdan coşacağının sinyallerini vermeye başlarlardı.

Ankara oyun havalarının o muhteşem figürlerini büyük bir özenle ve mağrur bir tavırla icra etmeye başlayan bu ağır abilerin sahneyi terk etmesine gönlü razı olmayan piyanist asker bu fırsatı kaçırmak istemez ve hemen akabinde sözlerinin içeriğine baktığımız da ayrılık, ölüm temaları olan ama çalındığında nedense kıvrıla kıvrıla oynadığımız Kırşehir’in Mucur kazasında doğmuş, Nevşehir Hacı Bektaş’da yaşamış olan halk ozanımız Veli Kangal’ın “Pancar pezik değil mi?” türküsünü devreye sokar ve bu türkünün coşkusuyla iyiden iyide sahneye ısınmış olan aktörlerimiz tüm hünerlerini göstermeye başladığı anda piyanist asker lokomotifin buhar kazanına atılan kömür misali hemen 8/9’luk hızlı ritimlere sahip eserleri çalmaya peşpeşe başlardı ki, üzerinden buhar fışkıran aktörlerimizin ateşi sönmesin daha da harlanarak, istim en üst seviyeye gelsin.

Ağır eserlerle mağrur mağrur oynayanlar artık oynamanın çekingenliğini üzerlerinden atmışlar ve kanlarındaki alyuvarların bile oynamaya başladığı anda gelen bu hızlı tempolu 8/9’luk şarkılarla artık dur durak demeden tüm yeteneklerini sergilemeye başlarlardı. İçlerinde ne cevherler ne yetenekler varmışta haberimiz yokmuş, gecenin başlangıcında Büyük Taarruz öncesi Kocatepe’de batarya dürbünü ile düşman mevzilerini izleyen komutan edasıyla heykel gibi duranlar şimdi “n’oluur biri bizi artık durdursun”moduna çoktan girmişlerdi bile. Beline, kemerine sıkıştırdığı ceketi ile Adnan Şenses’i kıskandıracak hareketler yapanları, gerdan kıranları, görünce zannedersinizki, dağda tepede, araziler de değil de İzmir Tepecik ya da Kuruçay’da ömürlerini geçirmişler.

Erkeklerin durumu böyleyken kadınların durumu farklımıydı? Tabii ki de değildi. Hafta içi evde kısır yapıp mücver pişiren, diz yapmış gri ve bol, çakma eşofmanıylaçekyat da uzanıp kola çekirdek yaparken, traktörüyle mahalle arasında karpuz satan adamın mikrofonda ki sesine tav olan ve çoluğu çocuğu, evini terk edip o karpuzcuya, iyi yufka açıyor diye iki eltinin yufkacıya kaçan kadınlar ile karısına ve sevgilisine indirimden aynı yüzüğü alıp ikisine de hediye eden gönlü zengin ve sevdiceklerine ayrım yapamayan gani gönüllü adamın hikâyeleriniTV’deki kadın programların da seyreden mazbut ev hanımı kıvamındaki kadınlar bu gecelerde envamp hâlleriyle, tüm kıvraklığı icra eden moda hemen geçiveriyorlardı.

Bu gecelerde dikkati çeken diğer bir konu da giyim kuşam, kılık kıyafet durumuydu. Kadınlar için bu eğlenceler tam bir FashionWeek, Show Time durumu gösterirken erkekler içinse bunu söylemek gerçekten zor, neredeyse imkânsız bir durumdu. Erkeklerin durumu tam bir VİNTAGE tarzı ortamdı ne yazık ki. Bu geceleri dışardan izleyen bir göz olsa kendisini dönem dizilerinin setinde zannedebilirdi. Dönem dizilerinin casting ve kostümlerini tasarlayanların hayaline bilegelemeyecek kostümleri bu geceler de görebilirdiniz.

Nerede ve nasıl dikildiği hakkında kimsenin bilgi sahibi olamadığı 1920’li yılların Chicago’sun da mafya liderlerinden Al Capone’nin dahi giymeye cesaret edemediği, omuz başına kadar geniş yakalı, 4 düğmeli cami yeşili kruvaze ceketler mi ararsın, onun altına 80’li yıllarda moda olmuş sağdan 3 pileli, soldan 3 pileli bol kesim ama paçalara doğru daralan kısa paçalı krem renkli pantolon, ayakta kahve renkli deri timberland içine beyaz havlu çorap mı ararsınız?Hepsini bu Vintage gecesinde doğal olarak görebilirdiniz.

.

Yada yıllar önceki nişan veya düğün töreninin tarihi ve mevsimi hakkında bize kesine yakın ipucu verecek krem yada beyaza yakın, kış günü yapılan eğlence gecesinde giyilen ve geçmişteki düğün tarihinden beri alınmış kilolardan dolayı düğmeleri kapanamayan takım elbiseleri görmeniz imkândâhilindeydi.

Bir masa da oturan üç kişi görürsünüz ve kıyafetlerine baktığınız da aynı anda yılların moda geçişlerini bir bakışta gözlerinizin önünden film şeridi gibi geçtiğini izlersiniz. Sizi, 70’lerin modasından 80’lere ve akabinde de 90’lara astral bir seyahat tadında zaman yolculuğuna alıp götürürken, son otuz yılın tüm erkek ceketlerinin moda trendlerini aynı karede görmenin dayanılmaz hazzını yaşardınız

..

Geniş yakalı 4 düğmeli kruvaze ceketi giyeninyanında,üç düğmeli, zorlarsak dört düğmeli ceketi, iki parmak yaka genişliği olan ve tek düğmeli, geniş omuzlu ve hatta dolgun vatkalı, kalçaya doğru daralan mürdüm eriği renginde kruvaze ceket, altında Hakan Peker’in 90’lardaKral TV’deki video kliplerinde anca görebileceğiniz, göbek deliğinin üzerine kadar çekilmiş, bol, pileli ve paçalara doğru darlaşan, hardal rengi pantolon ile Tolga Han ya da Coşkun Evcim dans gurubunun baş dansçısı gibi giyinenleri görünce zamanda yolculuğun, izafiyet teorilerinin çok ta anlamsız gelmediğini yaşayarak tecrübe ederdiniz

..

.

Ceketlerin hatıralarımızdaki hafıza limitlerini zorlayan bu muhteşem moda şovu etkisini sürdürürken kravatların da bu ekstrem şovdaki ceketlerle olan başa baş mücadelesini görmezden gelemezdiniz.

.

O muhteşem moda arşivi tadındaki ceketlere kombin yapılan daha doğrusu gömleğin yakasına öylesine,mecburiyetten, hani bildiğinden değil, kravatsız gömlek olmaz diye iliştirilen,gömlek ve ceketlerle değil uyum, aykırılığın kitabını yazacak kadar uyumsuz kravatlar söz konusuysa diyecek bir şey bulamazsınız. 70’li yılların geniş, seccade gibi rengârenk kravatından tutun da, ince deri kravattan, 80’li yılların örgü kravatlarını aynı ortamda görmenin dayanılmaz sürprizini yaşarsınız. Nasıl oluyor da bu kadar geniş bir yelpazede geçmişin moda trendlerini aynı anda görebiliyorsunuz bunu anlamanın mümkünatı olmadığını çok sonraları yaşayarak anlıyorsunuz.

.

İlk alındığında, bilen birine bağlatılmış ve ne olur ne olmaz bir daha bağlayamam diye o yıldan beri hiç çözülmemiş ve o yıldan beridir tüm hatıraları zaman kapsülü gibi o düğümünün içinde gizlenmiş, Pınarbaşı ayvası büyüklüğündeki kravat, yıllar içerisinde Büyük İskender’in anca kılıcıyla keserek çözmek durumunda kaldığı, Gordion Düğümü hâline dönüşmüş, çözülmesi neredeyse imkânsız hâle gelmiş, kemerden iki karış yüksekte göğüsten iki karış aşağıda Rahmeti Zeki Alasya’nın filmlerinde şaka olsun diye bağladığı tarzdaki kravatlar ile 80’li yılların örgü kravatları, ince deriden kravatlar hemen hemen tüm geçmiş otuz yılın kravatmodalarını bir arada görebilirdiniz.

.

.

Gömleklere gelince, zaten yıllara sâri yani birçok yıllara yayılmış bir biçimde her türden, modadan gömlek çeşitlerini aynı anda görebilirdiniz. Oxford yakadan tutunda düğmeli, düğmesiz, geniş, dar,uzun yaka, Ata yaka, nişan da ya da çok büyük ihtimal nikâhta giymiş olduğu takımın içindeki fırfırlı gömlek, artık aklınızdan ne geçiriyorsanız gözünüzün önüne de o geliyordu. Yani o güne kadar erkek giyim modasında ne kadar gömlek çeşidi tasarlandıysa onları aynı anda, yanyana görebilme şansına ulaşabilirdiniz. Kareli gömlekten tutunda, beyaz sade, alaca renkli ve ceketle ve de aksesuar olarak takılan kravatlarla dahiçbir yönden alakası ve uyumu olmayan desenli gömlekleri görme şansınız bir hayli fazlaydı.Yani bir masadaki gömleklere bir baksanız gömleğin bu zamana kadar geçirdiği evrimi, yıllar arasındaki modasal geçişleri, dönüşümleri yani nasıl ifade edeyim tüm gömlek moda arşivini aynı anda canlı canlı görebilme imkânına sahiptiniz.

Ayakkabılara ise hiç ilişmiyorum bile, sivri burunlu damatlık zamanından kalmış ayakkabıdan tutunda, espardil,timberland, küt burunlu,burun kısmında deliklerle desenler oluşturulmuş klasik bir ayakkabı modeli, bağcıksız bir tasarıma sahip olan bilinen adıyla mokasen, Oxford model ayakkabıya benzeyen bağcıklı Derby ayakkabı modeline kadarher dönemden birer örnekleme,ama olmazsa olmaz, üzerinde ki giysilerle olmadığı kadar uyumsuz, ben buradayım diye çığlık atan, parlak deriden askerî rugan ayakkabı.Kemeri söylemeye gerek yok tabii ki seyrek olarak da görülse, şekline şemaline oldukça aşina olduğumuz üniformada kullanılan parlak tokalı askerî kemer.

Ceket, gömlek, kemer, pantolon ve nihayetinde ayakkabı, bu moda ikonu kombini inanın hiçbir moda dünyasının hayalperest moda tasarımcılarının kombinleyemeyeceği kadar bir tarihsel süreci içerir, aynı prehistorik çağdan kalma zemin araştırmalarında yerin katmanları arasındaki zamansal geçişler gibi, ayakta ki tarih ile üsteki ceket arasındaki tarihsel fark herhâlde en az 20 yıl kadar falandır abartmasız. Üzerindeki kombini çocukların gelişimiyle kesinlikle paralellik vardır. Ceket ilk evlilik, gömlek çocuğun doğumu, pantolon kreşe gidiş, ayakkabı ilköğretime başlama tarihleriyle üç aşağı beş yukarı tarihsel olarak uyuştuğunu rahatlıkla söyleyebilirim.  Misal kendimden örnek vereyim dolabın bir köşesinde duran ayakkabım ile bir ceketimin alımtarihi kızımın doğumundan 4 yıl önce yani 1992 yılıydı ve hâlâ ilk günkü gibi yepyeni bir hâlde durup herhangi planlanacak bir gecede görev almayı hazır bir şekilde bekliyor hani.

Ayakkabı, pantolon, muhteşem bağlanmış kravat ile hemhâl olmuş yakası düğmeli gömlek ve iki düğmeli, omuzlara aşırı hacim katmış vatkalı, bele doğru daralmış,arkadan iki yırtmaçlı mürdüm eriği renkli ama yıllar içerisinde hafiften solarak yavaştan gülkurusu rengine doğru dönüşmüş kruvaze ceketten oluşmuş emsalsiz kombin,âdeta dörtlü combogecedeki davetlilere seyrine doyum olmaz bir moda görseli sunardı. Yani abartmayım ama bu dörtlü beşli combo ile fethedilmeyecek moda dünyası yok gibidir.

Millet böyle giyiniyordu da sizin durum nasıldı diye sorabilirsiniz çok doğal olarak. Biz bekâr tayfası görece modayı takip etmeye çalışırdık ve biraz özenirdik doğrusunu soracak olursanız. Yıllarca askerî okulda sivil elbise giymek yasak olduğundan bir özlem duyardık sivil giyinmeye ve teğmen çıkıp İstanbul’a sınıf okuluna gidince de bulunmaz bir fırsat doğmuştu biz teğmenlere.

Teğmen çıkmışsın İstanbul’dasın ve herşeyden önemlisi de maaşa geçmişsin para da var. Güzel ve şık giyinmek için teğmenler arası bir tatlı çekişme olurdu. Bir ceket için bütün Osmanbey, Nişantaşı Beyoğlu’nu arşınlardık. Hele birde o yıllarda Trençkot modası vardı ki sormayın gitsin.Çoğu teğmen ben dâhil,giymiş olduğumuz bir birinden çekici trençkotlar ile bir zamanlar Cüneyit Arkın’ın canlandırdığı “Komiser Cemil” ya da Peter Sellers’ınPempe Panter filmindeki efsane karakteri Müfettiş Clouseau,ve dahi çizgi film karakteri Müfettiş Gadget gibi dolaşmaya başlamıştık. 

.

.

.

Bu trençkotlar çekici olduğu kadar bazen de biraz itici olmuyor desek yalan olurdu. Soğuk, yağmurlu havalarda eller cepte, yakalar kaldırılmış ağızda uzun kırmızı malbuşsigarası James Dean triplerinde kendimize bir hava katmış olarak hafta sonları sosyalleşelim diye dolaştığımız Taksim Beyoğlu’nda, tanıştığımız kızlar falan bizim polis olduğumuzu zannedip hemen yanımızdan uzaklaşabiliyorlardı. 

.

Dediğim gibi şık giyinmeye özen gösterirdik ama şimdi, eski resimlere bakıyorum da günümüze göre kıyaslayacak olursak bir hayli komik hâllere de girmemiş değildik hani. Hele benim patlıcan moru bir gömleğim vardı ki düşman başına.Hangi gerekçeyle, hangi motivasyonla o şekil bir gömlek almışım ve nerden almışım anlaşılır gibi değildi. Hem patlıcan moru hemde kalın aba gibi bir kumaş, o kumaşı normal bir tekstil atölyesinde falan gömlek hâline getirmenin kesinlikle mümkünatı yoktu, nerede dokunduğu ise tam bir muammaydı, muhtemelen Tire’de kilim tezgâhlarında, yada eskinin kıymetli tekstil işletmesi olan Kula Mensucat’ta özel istek üzerine çadır kumaşı olarak falan dokunmuş olmalıydı. Önde iki cebi vardı ki birine orta boy canlı tavuk diğerine de bir kilo irisinden hem de yeşil erik sığacak kadar genişti. Öyle sık dokunmuştu ki, değil soğuğu hava bile geçirmiyordu. Giy, o gömleği çık yer çekimsiz ortama,vücudunda gram basınç değişikliği olmazdı. Jet uçağı kullanan savaş pilotları bu gömlekten giyse o kilolarca ağırlığındaki uçuş tulumlarına kesinlikle ihtiyaçları kalmazdı hani. NationalAeronautics Space Administration (NASA), neden bu kumaşları uzay projelerinde kullanmadı hâlâ anlamış değilim.

.

Modayı yakından takip etmek isterken mor gömlek gibi küçük hatalara da düşmüşüz tabii ki, ama o zamanların beğeni anlayışı bu şekildeydi ve bizde bu beğeni anlayışı sınırları içerisinde davranmaya çabalıyorduk.

Değişen beğeni anlayışı ileri ki yıllarda pek tabii olarak insana komik geliyor, inanmayacaksınız ama o zamanlar siyah kumaş pantolon altına aynen çek senet mafya elemanlarının giydiği gibi beyaz çorap giyerdik ve bundan da hoşlanırken de yalan olmasın kendimizi oldukça da beğenirdik hani.

.

.

Kadınların kıyafetlerine diyecek yoktu, yukarıda bahsettiğim gibi bu geceler birer FashionWeek havasında geçerdi, dönemin modasına uygun çok şık kıyafetler, abiyeler, çanta ve diğer aksesuarlarıyla tam bir moda şovuna dönüşürdü. Bir gece de giyilen bir elbiseyi mümkünatı yok diğer başka bir gece de göremezdiniz.

Kadınlar giyim kuşamlarıyla günün modasına uygun davranırlarken erkekler neden böyle giyiniyorlar diye merak edebilirsiniz. Bunun birkaç sebebi olduğuna inanıyorum, kendimce yaptığım analizlere bakacak olursak tabii ki bunlar benim kendi şahsi görüşüm bunu belirtmekte fayda mülahaza ediyorum. Önemsizden önemliye doğru bir analiz yapacak olursak;

Bu kişilerin kendine karşı göstermediği özensizlik, yaşama karşı gösterdiği duyarsızlık.

Zor ve yoksulluk içerisindekikoşullar altında bir yaşamdan gelenlerin, devamlı bir gelecek kaygısı duyması, kendine karşı sorumluluk hissedip para harcayamaması.

Hiçbir koşula bağımlı olmaksızın, klasik asker hastalığı olan pintilik.

Orta yaş üzeri olan rütbelilerin göstermiş olduğu ve geçim sıkıntısı yüzünden her ne kadar kendine bir şeyler almak istese de, kendinden kısıp çoluğuna çocuğuna ve eşine kaynak aktarmak isteyen klasik baba tavrı.

Ayrıca uzun yıllar kıtada ve dağlarda görev yapmanın bir neticesi olan kıyafetlerin giyilememesinden dolayı eskimeyen ve atılmaya kıyılamayan kıyafetler.

Bunların hepsi işte bu Vintage tarzı giyinmenin bir sebebi olabiliyordu.

Neyse en son, sahnede no’luuur bizi biri durdursun modundaki oynayanlar tüm yeteneklerini göstermeye devam ederken sahneye gelen misafir sanatçı bu atmosferin kaybolmasına gönlü razı olmaz ve hazır tansiyon yükselmişken söylediği oynak türkülerle mütemadiyen basıncı arttırmaya devam ederdi.Gecenin tüm hızıyla sürdüğü dans pistinden bir küçük gözlem, analiz yapacak olursak;

Eşlerin birbirine olan sevgisi dans müziklerinde, kişisel becerilerin dışa vurumu ise Ankara oyun havaları, Zeybek oyunlarıyla ve 9/8’lik roman havalarında tezahür ederken, birlik ve beraberliğin en üst seviyede ortaya çıktığı, toplumsal dayanışmanın zirve yaptığı, dosta güven düşmana korku salan kitlesel bütünleşme ise halaylarda ortaya çıkardı.

Misafir sanatçı, ortaya sunduğu performansını coşkuyla devam ettirirken sahneyi de zirvede bırakabilmek adına günün popüler halay türkülerinden birer seçki sunarak tamamlamak isterdi. O yılların en popüler ve bilinen halay türküsü “Kara üzüm habbesi, (Le, le, le canım), Göynüm sevmez herkesi” ile başlayıp, “Caney, caney, caney, işte meydane, İyi günün dostu, ner'desin hani?” ile devam eden ve nihayetinde Lorke, lorke ile sona eren “Caneycaney” türküsüne bir başladı mı? Sormayın gitsin hani.

.

Halay türküsü CaneyCaney çalmaya başladığında her Türkün bilse de bilmese de iştirak ettiği birlik ve beraberliğin en üst seviyede yaşandığı halay faslına geçilir ve kavimler göçü gibi herkes halaya dâhil olmak isterdi. Halay öyle bir uzardı ki, tüm salon neredeyse halayın uzayan kollarıyla kaplanırdı.Sığacak yer kalmayınca halay başı merkeze, içe doğru kıvrılmaya başlar ve bir sarmal hâle gelen halay kolu, neredeyse Samanyolu galaksisin çarkıfelek şekline dönüşürdü.

.

Klasik halaydan sonra da son yıllarda moda olan damat halayı ise olmazsa olmazıdır bu gecelerin, akabinde Ramo, sonrasında da sokak dansı dediğimiz görece daha modern oyunlarda portföyde yer almaya devam ederdi.

Dans müziğiyle başlayıp Misket, Fidaydave roman havasıyla devam eden ve sonrasında da halayla gecenin sonuna yaklaşılırken oyuncuların üzerinden neredeyse düdüklü tencere gibi buhar çıkmaya başlar, terden gömlekler transparan hâle gelirdi.

Misafir sanatçı performansını nihayetlendirip sahneyi terk edince sahnedekiler için artık bir nefeslenme zamanıdır artık. Nefes nefese kalmış oyuncular uzun süre önce terk ettikleri masalarına döndüklerinde birden ışıklar söner ve gecenin yıldızı ve sürprizi olacak dansözün gelişinin, sahneye çıkmasının habercisi olan 90’lı yılların efsane, her türlü eğlencenin olmazsa olmazı Mezdeke’ninBom Bombantirin gulu gulu, Bom bomdamtirindagadagaoryantal müziğinin cıngılı yüksek sesle çalmaya başlardı. 

.

Bu müziğin çalınması demek dansözün sahneye çıkması demekti ve misafirlere bu mesaj verilirdi. Bu mesaj yalnızca dansözün çıkmasını haber vermezdi.Asıl bu haberi, sönen ışıklar sonrası rengârenk yanan ışıklardan dansözün o ışıltılı, pullu, boncuklu kıyafetlerine yansıyacak ve o yansımalardan yayılabilecek alfa, beta ve özellikle en tehlikelisi gamagibi radyoaktif misali zararlı ışınların etkisinden sevdiceklerinin göz bebeklerine, retinalarına bir zarar gelmesinden oldukça endişe eden hanımlar, büyük bir hassasiyetle ve tedirginlikle bu cıngılı beklerlerdi ki sevdiceklerine herhangi bir zararlı radyoaktif ışıma etki etmesin. Bu davranış tamamen insani kaygılarla bir refleks şeklinde gelişen bir savunma ve şefkatle sevdiceklerini koruma davranışıydı, zinhar aklınıza kötü bir şey gelmesin, tamamen korumaya yönelikti, yani ellerinden gelseradyasyona dayanıklı,camları kurşundan yapılmış, âdeta bir kaynakçı gözlüğünü sevdiceklerine takacak hâle gelirlerdi, o kadar yani.

.

Mezdeke’nin müthiş intro sonrası tüm spotlar dansözün müzikle uyumlu müthiş kıvrımlı oryantal şovu üzerine yönelmesiyle birlikte hemen hemen büyük bir oranda sevgi kelebeği korumacı, anaç özellikleri birden bire peydahlanan hanımlar derhâl kocalarıyla sigara içmek için o kış günün gece ayazında hemen pür telaş aceleyle dışarı çıkarlardı. Sigara molası ve dışarıda kalma süresini soracak olursanız, artık dansöz ne kadar sahnede kalacaksa o kadar sigara içme molası zamana ustalıkla yayılırdı.

Olurya bir hengâmede dışarıya çıkamayıp salonda kalıp dansözle yüzleşme durumunda olanlar için dansözün o ışıltılı, pullu elbisesinden yansıyabilecek olan radyoaktif ışımalarından gözlerinizi koruma,hayatta kalma, hayati idame, taktikleri vardır ki, gerçekten hayatta kalmanıza nasıl yardımcı olur ondan bahsedeyim biraz.

Geçmiş zaman olması nedeniyle, değil akıllı telefon, çağrı cihazlarının bile adının duyulmadığı bir zamanlardan bahsettiğimizden, eliniz de akıllı telefon neyin olmadığından, dansözün o görsel şovu süresince sanki çok önemli bir mesaj gelmiş deyada sosyal medyadan çok ciddi bir haber varmış da maillerinizden onu takip ediyormuşçasına kendinize bir meşguliyet havasıylatelefonla ilgilenip dansözün o öldürücü ışınlarından gözünüzü koruma yolunu,bahanesini bir kere kullanamazdınız.

Bir şey oldu ve siz ne yazık ki masada kalakaldınız ve dansöz tüm hünerlerini kıvrıla kıvrıla icra ediyor. Bir kere ne yapıp edip göz kaslarınıza hâkim olup o kıvrım kıvrım kıvrılası dansözün öldürücü ultraviyole ışınlarını yansıtan hareketlerini göz bebekleriniz iletakip edemeyecek şekilde bir irade göstermelisiniz.En tatmin edici bakış ise, duvardaki veyahut perdelerdeki herhangi bir noktaya sanki orada bir desen var da ve illa o saatte mutlaka incelenmesi, bakılması gerekiyormuşçasına o noktaya sabit,sıfır algı ve anlamsız bakışlarla uzun uzun bakmanız..

Masada oturuyorsunuz ve tam bakış açınızın yani gözünüzün asal eksenine denk düşen istikametteki tüm hünerlerini bir yılan gibi kıvrım kıvrım kıvrılan dansözün bakışlarıyla çakışmaması için, bakan gözünüzün asal ekseninden, dansözün baş üstünden itibaren 35-40 derece tavana doğru bir bakış açısı ile bakışlarınızı sıfır algı ve heyecanla sabitlersiniz. Bu bakış açısı orada, tavan ile dansözün başı arasında, bir ölü bölge hâline gelen bir üçgen alan oluştur ve o ölü alan sizin hayatta kalacağınız yaşam alanınız olur.

.

O kara delik gibi yaşam olmayan alana baktığınız da, uzaydaki kızıl ötesi ışımalardan nasıl ki atmosferimiz bizleri koruyorsa o ölü alandaki boşluk alanı da, boş ve anlamsız gözlerle izlemek, sizi bazı bakışların ölümcül etkisinden koruyacaktır. Ne kadar süreyle o ölü bölgeye bakacaksanız derseniz, yaşamı ne kadar sevdiğinize göre değişebileceği gibi, o gecenin sonunda başınıza geleceklere, ne oranda katlanabilirsiniz artık o size kalmış bir durum.

Ama tavsiye edilen bakma süresi, dansözün tüm kıvraklığı ile hünerlerini sona erdirip sahneden kulise gitmesi anına kadar diye kabaca hesaplanabilir. Haaa! diyebilirsiniz ki, kardeşim ne var ki bunda, kadın gelmiş sanatını icra ediyor, sanata ve sanatçıya sonsuz saygımız var, sanatkara değer gösterip, kıymet veriyor ve hakkını teslim ediyorum, masama kadar lütfedip tüm sanatının inceliklerini, kıvraklığını icra etmiş, masamızı şereflendirmiş diyebilirsiniz.

Masanızı şereflendirmiş ve tüm kıvraklığı ile icra ettiği görsel dans şovunda, önünüzde gerdan kırıp, dansının, sanatının tüm inceliklerini göstermişsanatçının kıymetini, değerini bilen bir sanatsever olarak bu şovun hakkını da küçük bir bahşiş ile gecenin heyecanı ile o parıltılı, pullu elbisenin bir tarafına iliştireyim de şanım yürüsün diyor ve masadan ayrılan sanatkârıarkasından hayran hayran uzunca izleyip, coşkuyla alkışlamak boynumuzun borcu diyorsanız, o boynunuzun borcu, daha o gece bileşik faizi ile birlikte artık size nasıl bir hesap çıkar ve nasıl tahakkuk edilir bilemem, boynunuzun borcu olan borç halledilir de, o gece incinecek olan boynunuza takacağınız boyunluğu da ne kadar süre takarsınız orasını da doktorlar bilir artık. 

.

Hayatta kalabilme taktiklerinden biri ya ölü bölgeye sıfır algı ve heyecanla bakacaksınız ki göz kaslarınızı iradenizle ne kadar hâkimiyet altına alabiliyorsunuz bu husus çok önemli, ya datavandaki aydınlatmaların sarfiyat hesabını bir mühendis hassasiyetinde inceleyeceksiniz ya da en basitinden bilinen yöntem ya tuvalete gideceksiniz, yada eşinizinsafiyane duygularla hava alma, biraz da nefeslenmebahanesiyle dışarıya çıkma davetini seve seve kabul edeceksiniz.

Dansöz sahne aldığı zaman dışarı çıkamayanlar ya ölü bir bölgeye anlamsızca bakıp, zamana karşı oynadılar ya da bazıları kendine hâkim olamayıp sanki öğle yemeğinde kaşarlı tost değil de yürek yemişçesine dansözün parıltılı, pullu elbisesine şuursuzca minik bir bahşiş takıp gelecekteki kalan zamanını boyun felçli olarak yaşamayı göze aldı, kimisi olağan bir davranış ile o an için icat edilmiş prostat sorununu giderebilmek için WC’nin yolunu tuttu, bir kısım dansöz mağduru ise, eşlerinin zarif, ikna edici teklifleriyle dışarı çıkma davetini severek kabul etti.Azınlıkta kalsalar dahi bir kısım bu seçeneklerden istifade edemeyip içeride salonda kalakaldılar.

Dışarıya çıkmayan kadınların kocalarından birisiniz ve ameliyatta masa da kalmaya eşdeğer bir biçim de eşinizle birlikte salonda masa da baş başa kaldınız, eyvah ki hem de ne eyvah. Dansöz sahnede tüm marifetini gösterirken hemen birer Nikola Tesla ya da Thomas Edison’a dönüşmeli ve tavandaki aydınlatmaların nasıl yerleştirildiğini, ne kadar Joule ya da Watt enerji harcadıklarının hesabına girmeli ve bu ince hesaplamayı mutlaka ve mutlaka dansöz sahneyi terk ettiği zamana kadar sürdürmelisiniz. Başınızı ve bakışlarınızı biran olsun tavandaki floresan ya da halojen aydınlatmalardan ayırmamalı âdeta tavandaki tüm elektrik aksamının birer krokisini çıkarmalısınız ki gece sonunda olası bir elektriklenmeye, ya da aşırı elektrik akımı çekerek herhangi bir sigorta atmasına ve elektrik kontağından kaynaklanan bir yangına neden olmayasınız.

.

.

Genellikle bizim subay astsubayların ciğerlerinde üşütmeye maruz kalmalarından dolayı ufak tefek sıkıntıları vardır. Ama zannetmeyin ki Gabar’da, Herekol’da yada Hakkari’nin yüksek dağlarında kara kışta pusuda, operasyonda üşüttüler, bu üşütmeler, yemin edebilirim ama asla ispat edemem, salondaki yüksek volümlü oryantal müziğin kocalarının o narin işitme organlarına zarar vermemesini, uzun süre zeybek, roman havası ve nihayetinde uzun halay performanslarından dolayı artan nabız sayılarını stabil hâle getirebilmek için safiyane ve tamamen hüsnüniyetle kocalarına bir nebze nefes aldırmak için, katiyen, asla ve kat'aaklınıza farklı bir şey gelmesin, kocalarını dansözden kaçırıyormuş gibi bir düşünceye de kapılmayın sadece ve sadece saymış olduğumuz o geçerli nedenleri düşünen kadınların o soğuk kış gecesinde terden gömlekleri bile sırılsıklam olmuş kocalarıyla dansözün sahneyi terk edinceye kadar ki sürede hava alma, birazcık olsun nefeslenme bahanesiyle dışarıda buz gibi ayaz gece de geçirdikleri süredendir.

Dansözün sahneyi terk etmesini, oryantal müziğin yerine ses yayından, hafif yemek müziğine dönüşmesiyle anlayan ve bir iç huzura kavuşan hanımlar, gönül rahatlığı ile ellerinden şefkatle tuttukları sevdicekleriyle birlikte salona, içeriye masalarına geri dönerlerdi. O gecenin soğuk ayazında dışarıda sigara molası verilirken gecenin bitmesinin bir göstergesi olan, sıcak sıcak masalara servis edilmiş olan işkembe çorbaları da dışarıda verilen zoraki moladan sonra buz gibi olur ve ziyan olurdu. Sıcak işkembe çorbasını içememenin sıkıntısıyla hanımlarına çemkiren beylerin asıl sıkıntılarının çorba olmadığını da bilmem söylemeye gerek var mıdır? Beyler içemediği işkembe çorbasının sözde sıkıntısıyla masasını gergin gergin toplamaya başlarlardı.Zaten gecede artık nihayete erince herkes yavaştan evlerine dönmek üzere hazırlıklara başlardı. Kadınların büyük çoğunluğu geceden eğlenmiş ve mutlu olarak, erkekler ise yorgun ve gecenin sonundan umduğunu bulamamanın hayal kırıklığı ile salonu usul usul terk ederlerdi.

Tabii ki icra edilen bu geceleri salt eğlenceye yönelik olduğunu düşünmek, olayı biraz hafife almak ve yapanlara biraz haksızlık olur diye değerlendiriyorum. Çünkü yapılan gecelerin bir kısmı sosyal içerikli, yardım maksatlı kermesler de dâhil olmak üzere birçok farklı amaçlı etkinlikler planlanırdı. Bazen Mehmetçik Vakfına yardım, bazen yardıma muhtaç öğrenciler için ve benzer amaçlı etkinlikler planlanır ve icra edilirdi.

Bazen eğlenceden çok tematik geceler de yapılırdı. Misal olarak Orhan Veli Kanık’ın ölüm yıldönümü olan 14 Kasım tarihinde bir şiir gecesi ve Şair Orhan Veli’yi anma programı planlamıştık. Orhan Veli’nin sadece bestelenmiş şiirlerinden oluşan bir etkinlikti. Şiirleri bölgemizdeki lisenin edebiyat öğretmeni seslendirmiş ama ne seslendirme, öyle etkileyici öyle bir davudi ses rengi vardı ki anlatılamaz. Eski TRT’nin ünlü seslendirme sanatçıları ayarında bir ses rengi vardı ki okunan şiirlere apayrı bir anlam, derinlik katmıştı.Gecenin konuşma metinlerini benim yazdığım, şiirleri edebiyat hocamızın okuduğu ve okunan şiirin bestelenmiş hâlini minik orkestramızdan ve ünlü sanatçıların ses kayıtlarından seslendirdiğimizbir gece düzenlemiştik. Bazı şiirleri hocamız seslendirirken bazı şiirleri ise, ses yayından Orhan Veli şiirlerini hakkını vererek seslendiren ve yorumlayanlardan en önemli ses Müşvik Kenter’den dinlerdik. Bir şiirin farklı sanatçılar tarafından farklı bestelenmiş farklı farklı varyasyonlarını da birbiri ardına ses yayından dinletirdik. Şiirleri okuyan arkadaşa 50’li yılların modasından pardösü, fötre şapka giydirip, sahnedeki masa üzerine bir rakı şişesine koyduğumuz su içerisindeki balık ile bir ambiyans yapmışız ki(“Rakı şişesinde balık olmak” şiire gönderme), değme TV programlarına taş çıkartır.

.

O yıllarda bu tip eğlencelere sıklıkla icabet edilir, mesainin yorgunluğunu ailelerle birlikte biraz olsun atma yoluna gidilirdi. Her ne kadar o yıllarda, biraz da gençliğin vermiş olduğu heyecanla bu tip organizasyonlara fazla katılmak istemesekdeişin doğrusu, bu eğlencelerin, sosyal içeriklietkinliklerin insanlar için yadsınamaz faydaları olduğunu aslında insan sonradan anlıyor. Bir önceki yazımızda değindiğimiz gibi, bu tip etkinlikler insanı bir anlamda sosyal olarak eğitiyordu. Bu gecelere sadece,yıllarca görev yapmış tecrübeli, olgunlaşmış, sosyalleşmiş subay, astsubay ve uzman aileleri katılmıyordu ki. Daha yeni mezun olmuş rütbeliler ve eşleri de belki de ilk defa böyle toplu bir eğlence etkinliğine katılıyorlardı. Belki de memleketlerinde, mahallelerindeki sokak düğünü, kına gecesi haricinde bir etkinliğe katılamamış genç rütbeliler ve aileleri bu tip etkinliklere icabet edince çevreye, yakın arkadaşlara bakaraktan yavaş yavaş bu ortamlarda nasıl davranılır, ne yer, ne içilir, masa adabı nedir vb. gibi benzeri sosyal hayatın inceliklerini hayatın akışı içerisinde öğrenme şansını yakalıyordu.

Yorum

Fikret Aydın (doğrulanmamış) Pa, 14 Eylül 2025 - 17:42

Yazdıklarına bize 90 lı yılları tekrar yaşattın. Eline, kalemine sağlık.
Tebrikler Şenol Kardeşim.

Atilla (doğrulanmamış) Pa, 14 Eylül 2025 - 19:45

Kaleminize sağlık. Çok akıcı bir dille harika gözlemlerinizi aktarmışsınız.

İsmet Cansaran (doğrulanmamış) Pa, 14 Eylül 2025 - 20:22

Çok doğru ve yerinde tespitler. TSK nin her zaman toplumsal hayatın ve kültürel faaliyetlerin gelişiminde olumlu katkıları olmuştur. Ancak halen devam ediyor mu, bilemiyorum!

Konuk (doğrulanmamış) Pt, 15 Eylül 2025 - 10:50

In reply to by İsmet Cansaran (doğrulanmamış)

Tsbii ki artık o eski günlerde ki anlayıştan eser kalmadı, 2011 den itibaren yavaş yavaş yapılmamaya başladı.

Orhan taşkesen (doğrulanmamış) Sa, 16 Eylül 2025 - 06:52

Şenol komutanım. Hani "içinden geçti" diye bir tabir kullanırlar ya, bu gerçekten sosyolojik bir içinden geçme hali. Eline emeğine yüreğine zekana sağlık.

Halil KORKMAZ (doğrulanmamış) Çar, 24 Eylül 2025 - 10:45

Yıl 2001, yer Kayseri, "Topçu Gecesi" davetlilerinden biri de roman, araştırma kitapları, oyun ve senaryo yazarı Turgut ÖZAKMAN. O yıl ülkemizde genel siyasi ve ekonomik manzara; anayasa atma, bu olayı takip eden ekonomik kriz, krizden çıkış için görevlendirilen IMF'nin Türkiye masası şefi Carlo Cottarelli aracılığıyla dayatmaları vb. Malum güncel bu olunca Topçu Ağası oyununda bu konular hiciv malzemesi.. Kıymetli yazarımız; oyunda ülke sorunlarının işlenmesi ve komutanlara verilen ince mesajları duyunca, şaşırdığını..! ancak çok eğlendiğini ve mutlu olduğunu... dile getirmişti. Yazınıza bir not olarak paylaşmak istedim.

Anıları tazeledik.  Gelenekleşmiş uygulamaların hala yaşatılıyor olması umuduyla, güzel yazı için teşekkür ederiz.

Konuk (doğrulanmamış) Çar, 24 Eylül 2025 - 20:57

In reply to by Halil KORKMAZ (doğrulanmamış)

Çılgın Türkler muhteşem romanını yazan Turgut Özakman'ı bile etkileyen Topçu Ağası oyuncu kadrosunu tebrik ederim. Saygı ,anlayış sınırları içinde eleştiri yapabilenleri ve bu eleştirileri olgunlukla karşılayan komutanları saygı ve sevgiyle anıyoruz, çoook özel günlerdi...

Okur (doğrulanmamış) Per, 23 Ekim 2025 - 00:15

Bu gecelerin 28 şubat döneminde personeli fişlemek gibi bir amaçla da yapıldığını belirtmekte gerekir sanırım.

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.