Maç 90 Dakika, Futbol Yaşam Boyu

Kültür

Maç 90 Dakika, Futbol Yaşam Boyu

               Merhaba,bugün konumuz futbol.Daha önce yazmıştın,yine mi futbol derseniz başlığa bakın. Maç 90 dakikada en fazla 120 dakikada bitiyor ama yorumları hafta boyu sürüyor.Yazı aslında yaşamı anlatıyor, futbol bahane. Haydi buyurun yazıya başlayalım, sizi gülümsetecek…

            Kaşgarlı Mahmut'un yazdığı Divan-ı Lügat İt Türk'e göre, Türkler yaklaşık bin yıl önce "tepük" adı verilen futbolun eski bir biçimini oynuyordu. Kurşun eritilerek "ağırşak" (tekerleğe benzer yassı nesne) biçiminde dökülmesinden sonra üzerine keçi kılı veya benzeri yumuşak bir şeyle sarılarak oluşturulan topa ayaklarıyla vurarak bir oyun oynuyordu. Tepük sözcüğü; tepmek, tekmeleyerek vurmak anlamındaki kökten geliyor.

            3 Mart 1984 gecesi,benim için unutulmaz. O gece üçte uyandım, gözümü açtığımda herkes uyanmış,traş oluyor,üniformayı giyiyor. Bir saatlik koğuş nöbetine kalkmamak için bin bir bahane uyduran bizlerışık hızıyla yapıyoruz her şeyi. İlk kez bir milli maça gideceğiz. Kuleli(Askeri Lisesi)’nin bahçesinden süzülüp çıkıyoruz.Yaş 17,serde delikanlılık var ama yine de İstanbul’da gecenin dördünde tek başına yürümeye ne gerek var!Bir grup arkadaşla çıktık,yürüyoruz, ilk hedefimiz Üsküdar Vapur İskelesi, kuş uçuşu 9 km.. Bizler de yürüyoruz koşar adım, kuş olup uçsak yeridir. Ne otobüs var ne de minibüs. Taksi demeyin,zaten tüm parayı maç biletine vermişiz… Hızlı adımlarla iki saat yürüyüp vapurun ilk seferine yetiştik. Beşiktaş’a geçip 2km. de orada yürüyüp İnönü Stadı’na vardık.O karanlıkta Kabataş Erkek Liseli tiplerle takıştık. Zaten iki düşmanımız var biri Kabataş, öteki Deniz Lisesi(yengeler)…Hala etraf karanlık, bir an önce güneş doğsun maç saati gelsin, sabırsızız.O saatler nasıl geçti tahmin edin artık. Rakip İtalya,iki yıl öncenin Dünya Şampiyonu.Özel de olsa önemli maç. Maç başladı, iki gol yedik,ümidimiz yitti gitti. (Gerçi o zamanlar üçten fazla yemeyince yenmiş gibi sevinirdik.) Bir tek Milli Amigo Birol, elinde bayrak milleti galeyana getirmeye çalışıyor. O arada bir gol attık,sonsuz mutlu olduk tabii ki. Yanımda oturan arkadaşım Zeki(Arslan)Amigo Birol’u gösterip “bir bu adam inanıyordu,helal olsun” dedi.Hani deli mi veli mi olduğuna karar verilemeyen insanlar vardır ya, bence onlardan biridir Amigo Birol.

            Dünya Kupası dört yılda bir yılda düzenlenir ancak Meksika 86 gibisi gelmez bir daha. O güzelim kupa hem Ramazan ayına rastlayacak hem Amerika kıtasında olacaktı ki iftar sahur arasına iki maç sığsın ve kavurucu yaz gecelerinde kimsenin uyumayı aklından bile geçirmediği futbol geceleri yaşansın. Kupanın Ramazan ayında, Amerika kıtasında düzenlenmesi olsa olsa kutsal bir mucizeydi. İftardan sahura kadar cümbür cemaat duble maç izleniyor, bağırılıyor, sevinç ve üzüntü haykırışları yükseliyor, fakat kimse "hadi geç oldu yatalım artık" demiyordu. Çaylar, kahveler gırla gidiyor, büyükler sigaralarını tellendirirken küçükler gece yarısı iki Dünya Kupası maçı arasında, sokak lambasının aydınlattığı dar alanda tek kale maç yapmanın terli ve çekişmeli heyecanını yaşıyordu. Hele bir de mahallenin büyükleri kapı önlerine çıkıp ufaktan maçı izlemeye başlamışsa, değmeyin Maradona'ların,Careca'ların keyfine. Bıyığı yeni terlemiş delikanlılar ise normal zamanda dışarı çıkmayı teklif bile edemeyecekleri saatlerde lise grupları ile şehrin merkezindetakılıyorlar,ne büyüklerin ne de küçüklerin anlayamayacağını zannettikleri mevzuları futbol muhabbetlerinin arasına sıkıştırıyorlardı. Gecenin ilk maçından sonra üzerinize çöken ağırlığı atlatmanın reçetesi ise camında alelacele karalanmış "sahura kadar açığız" yazısı ile sizi gecenin her saati misafir etmeye hazır mahalle kahvelerinde, pastanelerinde saklıydı. Yazın sıcağında, gecenin karanlığında, uyanık olmanın kimseyi şaşırtmadığı, vazgeçtim uyanık olanlardan, uyuyanların yataklarından kaldırılarak maç izlemeye götürüldüğü acayip bir zaman dilimiydi. Sabahın ilerleyen saatlerinde "vay anasına abicim, ne maçtı ama" muhabbetlerini kaçırmamak için yataklardan fırlandığı deli bir turnuva, muhteşem bir yaz tatiliydi. Çernobil henüz patlamış, radyasyonlu yağmurlar henüz yağmış, velakin radyasyonlu çaylar henüz piyasaya çıkmamıştı.(Harp Okulunda bizim için böyle bir ortam yoktu tabii ki,meğer dışarısı ne kadar güzelmiş… Bizim ortamımızda mutluluk;teneffüste çay alabilmek, yat/kalk saatinin olmadığıbir yerde olmak, 5 km. koşudan sonra banyo yapabilmek,sivil elbise giymek,sigara içme çizgisini aşmamak, bayram iznine gidebilmek, yağmur yağıp eğitimin iptal olması,eğitim alanında MG-3’ü taşımamak, haftasonu iznine çıkarken Gargamel’in gazabına uğramamaktan ibaretti.Gece boş da olsa sokaklarda dolaşmak ise hayal ötesi...)         

            İki yıl sonra Kara Harp Okulu, Ankara.21 Haziran 1986,ertesi gün çok önemli bir final sınavı var (en az 100 kişinin sınıfta kalıp bir yıl kaybettiği ders). Ama bir sorun daha var, Dünya Kupası başlamış ve o gece de Brezilya- Fransa maçı var. Fizik Sınavı mı önemli Brezilya mı derseniz…Demeyin!O zamanlar tüm Türk Ulusu Brezilya’yı kendi takımı gibi desteklerdi(Brezilya’nın kalecisi Carlos ve golcüsü Serginho kupa sonrası Malatyaspor’da oynadılar,çok büyük futbolculardı ama insanlıkları daha da büyüktü.).Ayrıca, Fransa’ya Ermeni teröristleri Asala’ya destekçiliğinden dolayı ekstra düşmanlığımız da cabası. Tarihe geçen maçta Brezilya yenildi.Eee o moral bozukluğuyla çalışılan dersten hayır çıkar mı! Çıkmadı zaten, ben kitaba baktım kitap da bana.Ertesi günkü sınavdan nasıl geçtiğimi hala merak ederim…

            İki yıl sonra (1988), Harp Okulunda bir grup Fenerbahçeli arkadaş, Konya’ya maça kaçtılar. Hem sivil elbise giymek hem de Ankara dışına çıkmak (garnizon terk) en büyük suçlardandı o dönem. Sorunsuz gidip geldiler, hem de Konyaspor’u yenmenin mutluluğuyla. Sonrası o kadar da mutlu değil. Aylar sonra bir fotoğraf ortaya çıktı, “Konya 30 km.” yazan tabelanın önünde fotoğraf çektiren sivil elbiseli Fenerbahçeli Harbiyeliler… Fotoğraftan tespit edilenler!15’er gün oda hapsi cezasıyla cezalandırıldı, sadece fotoğrafı çeken kurtardı kendini,hala bilemiyoruz kim olduğunu. Suçların en büyüğünü işlemişlerdi! Alınan 15 günlük izinsizlik cezasına değer mi!…Değer tabii ki…

            Yıl 1991, teğmenim.Güneydoğu’da yolun izin bittiği yerde,dağların tepelerin arasında çukurluktaki bir köydeyiz. 23 Ekim gecesi unutulmaz bir tarih oldu ne yazık ki. O gece teröristlerdörtbir yanımızdan dört saat boyunca üzerimize binlerce mermi attılar.Bizim göğümüzde binlerce mermi uçuşurken ayrı bir dünyada Lyon-Trabzonspor maçında binlerce konfeti uçuşuyordu. Şaşkınlık, yorgunluk, bilinmezlik var ama korkmayı aklına getiremiyor o an insan.Sabah 7.30 haberlerini dinleyen haberci er “Trabzonspor yenmiş” deyince içimde buruk bir mutluluk… Trabzonspor iki maçta da dört attı,Türk futbolu adına çok büyük başarı elde etti.Ah keşke bu zaferler olmayaydı da o gece şehit olan Mustafa Dindaş ve Fedai Gebiz yaşasaydı. Ruhlarınız şad olsun kahraman kardeşlerim. Hangi maçbir insanın tırnağından daha değerli olabilir…

            Babam ve futbol… Hayatta en ilgisiz iki sözcüktür, çünkü babamın futbol konusunda bildiği tek şey, topun kaleye girdiğinde gol olduğundan ibarettir. Babam ve futbolun geçtiğibir cümle kuracağım hiç aklıma gelmezdi, yanılmışım…1977 yılıydı, babam işten yorgun bir vaziyette gelmiş,yemek yerken maç izlemeye gelen Avusturyalılardan bahsediyordu. Dünya Kupası Eleme maçı için İzmir’e gelen Avusturyalıların, lastiği patlak ve insanların tıkış tıkış bindiği minibüsü gösterip alaycı şekilde güldüklerini anlatıyordu. Gülümser gibiydi ama gözlerinde hüzün vardı, bugün bile hala gözlerimin önünde… Ertesi gün 80bin kişilik Atatürk Stadı tıklım tıklım dolu maçta (yensek Dünya Kupası’na gideceğiz) yenildik. Ama bence stadda değil, patlak lastikli ve tıkış tıkış doluşulan minibüsü dünyanın en trajikomik görüntüsü gibi seyrederken bizi daha önce yenmişti Avusturyalılar…1963 yılında (babam inşaat ustası) Alsancak Stadı’nın inşaatında çalışmış.İnşaat sürerken maçlar oynanıyormuş,milletin para verip girdiği maçı bedava izleme olanağı varken kendisi işe devam etmiş, işi bırakıp maça dalan kardeşlerine de hala kızıyor…(benden duymuş olmayın ama).Altay’ın maçlarını oynadığı Alsancak Stadı uğur getirmiş,düğün parasını oradan kazanmış. Annem de her Türk kadını kadar futboldan anlar,yani her gol pozisyonunu hissedip televizyonun önünden geçer. Kızlarım futboldan anlamıyorlar, sadece hakemlerin adlarını biliyorlar. (Meğer işin aslını kavramışlar, Türkiye’de futbolu aslında hakemlerin oynadığını anlamışlar). Eşim ise futbolu benden daha iyi biliyor laf aramızda…

            1913 Yılı sonunda İzmir'e gelen Celal Bayar(Başbakan ve 3. Cumhurbaşkanı) İttihat Terakki Cemiyeti’ne katmak için spor yapan İzmirli gençleri davet eder ve 1914 yılının 16 Ocak tarihinde Altay fiilen kurulur. Diğer kurucular Mustafa Necati (Bayındırlık ve İskan Bakanlığı, Adalet Bakanlığı ve Milli Eğitim Bakanlığı yapmış büyük devlet adamı) ve Vasıf Çınar(Milli Eğitim Bakanı ve büyükelçi). Sadece bu isimler bile doğuştan sahip olunan “Büyük Misyon”un tarihe yüklediği özel anlam ve önemi anlatmaya yeter. İşte bu üç dev ismin yanı sıra çok özel insanlarla tarih sahnesinde buluşan, “Vatan ve Namus” ideali ve ülküsü, Altay Kulübü’nü Türkiye’ye armağan ettikten dokuz yıl sonra 1923’te Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmuştur. Alsancak semtinde, ilk başkan Mustafa Necati’nin yazıhanesinde doğan Büyük Altay, aslında Genç Cumhuriyet’in ta kendisidir.

            “Al”, Türkçede “yüksek, yüce”, “tay” ise dağ demek. Yüce dağ, uludağ anlamındaki Altay Dağı’nın adı buradan geliyor. Türkiye’de başka hiçbir kulübün sahip olmadığı bir kuruluş misyonunu üstlenen Altay, 1. Dünya Savaşı ortamında İzmir ve Ege’de “Millici” başka ifadeyle milleti kucaklayan bir kutsal davanın ateşleyicisi olarak tarihi bir rol oynamıştır. Altay adı ise ayrımcı ve ötekileştirici olmayan bir “Türklük” mücadelesini, “Millici” bir hareketi temsil etmek üzere konulmuştur.(İsmail Uğural,Hürriyet). Sonraki yıllarda bünyesinden Göztepe ve Altınordu Kulüplerini çıkaran Altay’da her dönem Levanten ve Yahudilerde yer bulmuştur.

            Adını Altay’dan alan bir büyük komutanımız var, Fahrettin Altay. Büyük Taarruz’da Yunan Ordusu’nun geçilmesini olanaksız olarak görüp boşbıraktığı ufacık bir patikadan binlerce süvariyi geçirip düşmanıngerisine sarkarak savaşın en kritik aşamasını gerçekleştiren büyük komutan. Yıldırım harekatının ilk uygulayıcısı ve9 Eylül 1922 günü İzmir’e ilk giren Süvari Kolordusunun komutanı. Bu kahraman ve süvarileri; gece kör karanlıkta,bir yıldız gibi kayarak,Ahır Dağının sarp Kırka Geçidindendüşmanın arkasına Afyon Ovasına sessizce inmeseydi büyük taarruzu dolayısıylaKurtuluş Savaşı’mızı belki de kazanamazdık…(Sevgili kardeşim Erdener Sevinç’in katkılarıyla.)Sonraki yıllarda Fahrettin Paşa ve Gazi Mustafa Kemal, Altay'ın İngiliz Donanması karmasıyla yaptığı ve galip geldiği maçı Alsancak'ta birlikte seyrederler. Maçtan yıllar sonra soyadı kanununun çıkması ve Mustafa Kemal'e Atatürk soyadının verildiğiniTebriz'de öğrenen Fahrettin Paşa, kendisine bir kutlama telgrafı gönderir. Ertesi gün Mustafa Kemal'den gelen telgrafta şunlar yazmaktadır: '' Sayın Fahrettin Altay Paşa, ben de seni tebrik eder Altay gibi şanlı şerefli günler dilerim.”Mustafa Kemal kendisine birlikteizledikleri Altay maçının anısına Altay soyadını vermiştir.Milli Tank Projesi kapsamında üretilecek olan yerli üretim tanklara da verilen addır Altay. İzmir’in kurtarıcısının adı İzmir’de Fahrettin Altay semtinde yaşıyor.

            Levanten, İtalya'nın doğusundaki Akdeniz toprakları (Doğu Akdeniz) için kullanılan Fransızca bir tabir olan Levant'ten gelir. Anlamı ise "Levantlı" yani doğuludur. Fransızca lever,güneşin kalkması yani doğmasıve doğu demek.İtalyanlar doğudan gelen Akdeniz korsanlarına levantino, Rumlar leventi demiş. Osmanlı da deniz askerine levent demiş.Aynı kökten, Evanjelizm de yeniden doğuş demek.Doğu Akdenizli anlamına gelen Levantenler, Yakın Doğu’nun ekonomik ve sosyal hayatına önemli izler bırakmışlardır.Levantenler, Osmanlı diplomasisinde belirleyici bir rol üstlendi. Avrupa elçiliklerinde tercüman olarak çalışanlar; hatta Osmanlı anlaşmalarını topladığı eseriyle diplomasi tarihine hizmet etmiş olan Baron Testa gibi Avrupa’dan soyluluk ünvanı elde edenler bile vardır. Beyoğlu Belediye Başkanı EdouardBlacque, banker Alleon, Moda’yı yerleşim yeri haline getiren Whittal gibi aileler, yakın zaman İstanbul hayatında çok önemli rol oynamış Levantenlerdendir. Levantenler içinde Fransızlar birinci sırayı alırken, bunları İtalyanlar, Almanlar ve İngilizler takip eder. İstanbul dışında Levantenlerin en yoğun olduğu şehirlerİzmir, Antalya, Mersin,İskenderun veBeyrut.

            Altay’ın efsane bir başkanı daha var,Hanri Benazus. Kendini bu vatana adamış, Atatürk yolunda dimdik yürüyenbir genç. Deneme yazarı, 30 kitabı var. 27 Mart 1930, İzmir doğumlu. 513 yıllık İzmirli bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. İzmir Atatürk Lisesi’ni bitirdikten sonra ekonomik zorluklar nedeniyle öğrenimini yarıda bırakmak zorunda kaldı. Uzun yıllarını iş hayatı içinde geçirdikten sonra 1988 yılından itibaren emeklilik yaşamına geçti. Yıllarca Altay Spor Kulübünde yöneticilik ve başkanlık yaptı.İnişli çıkışlı iş hayatı bir süre sonra iflasa kadar uzanmış hatta bir dönem kendisinin yaptırmış olduğu ve sonrasında belediyeye devrettiği huzur evinde yaşamak zorunda kaldı.Kamuoyu onu “Atatürk’ün leblebilerini yürüten çocuk” olarak tanıyor. Hanri Benazus, Atatürk’le tanıştığı günü 75 yıldır topladığı Atatürk fotoğraflarının öyküsünü ve Atatürk’ü şöyle anlatıyor: “Atatürk 9 Ekim 1937 günü, Nazilli Basma Fabrikası’nın açılışını yaptıktan sonra Ege Askeri Manevralarını izlemek üzere Aydın’ın Ortaklar beldesine, ki o zamanlar 40 hanelik küçük bir köydü, geldi. Köyün incir kooperatifinde katiplik yapan babam da karşılama heyetindeydi. Babamın eteğine yapışıp karşılamaya gittiğim o günün yaşamımın dönüm noktası olacağını bilemezdim. Beyaz tren istasyona yanaştı. Perona çıktığında etrafını köylüler sarınca onlara hitap etmeye başladı. Tam o an babamın elinden kaçıp O’nun eline yapıştığımı hatırlıyorum. Elimi bırakmadı, alıp kompartımanına götürdü. Ortadaki masada karşısına oturttu. Rakısını, leblebisini getirtti. O, rakısını köylülerin şerefine kaldırırken ben de bir taraftan O’nu hayran hayran seyrettim, bir taraftan da tabaktaki leblebilerini bitirdim. Adımı sordu. ‘Hanri’ dedim. Bana ‘Niye Ahmet, Mehmet, Mustafa değil’ diye sormadı veben o gün bu nedenle Türk oldum. Sonra da kendimi asla bir azınlık olarak hissetmedim. Hanri Benazus’un iflah olmaz Atatürk sevdası böyle başladı.Özellikle Mustafa Kemal Atatürk hakkında yazdığı kitaplar ve binlerce fotoğraftan oluşan Atatürk fotoğrafları koleksiyonu ile tanındı. Bu eşsiz koleksiyonu, Çankaya Köşkündeki Atatürk Müzesi’ne armağanetti. Uzun yıllar orta dereceli okullar, üniversiteler ve çeşitli kuruluşlarda yakın tarih, Atatürk ve Atatürkçülük konulu konferanslar verdi, sergiler açtı.

            Statlardan Atatürk, İnönü adları hızla uzaklaşırken, Hüseyin Avni Aker ve Ali Sami Yen tarihe gömülmüşken SaraçoğluStadı adı devam ediyor, Fenerbahçe sahip çıkıyor. Mehmet Şükrü Saracoğlu büyük bir devlet adamı.1887'de Ödemiş(İzmir)'deTrabzonlu bir ailenin çocuğu olarak doğar. 1942-46 arasında Başbakan, 1938-42 arasında Dışişleri Bakanı, 1948 ile 1950 arasında da TBMM Başkanı olan Saracoğlu, bu görevler dışında 1924 ile 1938 arasında da değişik hükümetlerde Milli Eğitim, Maliye ve Adalet Bakanlıkları yaptı. İsmet İnönü ile II. Dünya Savaşı sırasında Türkiye'yi savaşın dışında tutan politikalara yön verdi. Ayrıca 1934 ile 1950 arasında Fenerbahçe Spor Kulübü başkanlığını yürüttü.Hem başbakan hem de Fenerbahçe Başkanı olduğu halde,oğluna bilet kuyruğunu gösterip bileti oradan aldıracak kadar da dürüst. O da Altay’ın kurucularından.

            Altay ve futbol yazısı olur da Mustafa Denizli’den söz etmezsek olmaz.Adı da Mustafa Kemal’den geliyor, anne tarafı Selanikli. Türkiye’de futbol dünyasının en büyüklerinden. Büyük Mustafa, 1965 yılında başladığı Altay kariyerine 18 yıl sonra Galatasaray’a giderek nokta koydu. Bir yıl sonra da futbolu bıraktı, Alman Jupp Derwall’in yardımcısı olarak antrenörlüğe başladı. Çok az futbol adamına bu kadar övgü dolu sıfat layık görüldü. En iyi sol ayak ile başladı, Fenerbahçe’yi şampiyon yapan ilk yerli ve Milli Takıma Avrupa’da ilk çeyrek final oynatan teknik direktör oldu. Üç büyükleri şampiyon yaparak tarihe geçti. Ancak her zaman Büyük Altay’ın Büyük Mustafa’sı” olarak kaldı. (Faruk Bildirici, Hürriyet) Altay’dan ayrıldıktan tam 38 yıl sonrageri dönüp takımın başına geçti, süper lige çıkarttı.Anlaşmayı yaparken, alacaklarını Mehmetçik Vakfı ile Türkiye Gaziler ve Şehit Aileleri Vakfı’na bağışlanmasını istedi. En umutsuz durumlarda bile “şansımız yüzde 51”dedi,hiçbir zaman umutsuz olmadı,umut verdi.(Benzer bir sözün Norveççedede olduğu söylenir, Türkiye’de pek bilinmez! Norveçlilerin en umutsuz ve çözümsüz anlardasöylediği” bir de Atatürkgibi düşün“deyişi…).2021 yılında yenilenen stadın adı artık Alsancak Mustafa Denizli Stadı.

            1 Kasım 1912’den 1914'te Altay'ın kuruluşuna kadar İzmir'deki tek Türk spor kulübü idi Karşıyaka Spor Kulübü. Futbol oynadıkları arsada, yağmurun çiselemesi üzerine bir zeytin ağacının altına sığınan gençler, azınlıkların futbol sahasındaki egemenliğine başkaldırıp kendi kulüplerini kurmaya karar verdiler o an (Zeytin ağacı sen nelere kaadirsin.). Kulübün renkleri de Türklüğün renkleri olan kırmızı ve yeşildir. Kurtuluş Savaşı’nda “biz Karşıyakalıyız” ifadesi Türklerin Anadolu’ya geçerken kullandığı parolaydı. Büyük Atatürk’ün Karşıyaka`ya olan ilgisi de buradan geliyor. İzmir’e yaptığı her ziyarette Karşıyaka Spor Kulübü’nü ziyaret eden Gazi, defalarca futbol ve tenis takımlarının antrenmanlarını da izlemiş. Kulübün armasında Ay - Yıldız kullanılması emrini de bizzat kendisi vermiş ve Cumhurbaşkanı olarak ilk ziyaret ettiği kulüp Karşıyaka.

            Futbol konusunda bir ilginç olayı 2020 yılında Hatayspor süper lige çıkarken gördük.Hatayspor’un amigosu bir kadındı,tüm gün boyunca formasını üstünden çıkarmayan Songül Taşdelen, eşiyle 15 yaşında tribünde tanışmış ve evlenmiş. Eşinin“ya ben ya Hatayspor” demesi üzerine “tabii ki Hatayspor”diye yanıt veren Taşdelen, bu olaydan sonra da boşanmış, amigoluğa devam ediyor (Enişte hayatının hatasını yapıp o soruyu sormayaydı iyiydi…).

            Yaşam da futbol gibi inişler, çıkışlar, sevinçler ve hüzünlerle dolu. İkisi de bir oyun... “Eskiden fakirler oynar zenginler seyrederdi, şimdi zenginler oynuyor fakirler seyrediyor” diyen Şenol Güneş’e,“ayağımdaki topla hayat hakkındaki her şeyi öğrendim” diyen Ronaldinho’ya,“ahlak ve erkeklerin yükümlülükleri hakkında bildiğim her şeyi futbola borçluyum” diyenAlbert Camus’a ve “başarılı olmak için çok çalışmak gerek, şansın başarı ile ilgisi yok”diyen Armando Diego Maradona’ya bize yaşattığı güzel anlar için sonsuz teşekkürler. Onlar sadece futbol oynamadılar bize futbolun,yaşamınta kendisi olduğunu hissettirdiler.Antrenörlüğünü yaptığı takımdan kovulduğunda “kızıma sarılırım bu can sıkıntım geçer”diyen Samet Aybaba var bir de,sevginin en büyük hazine olduğunu bize gösteren…

            İçinizi zafer sevinçleriyle ısıtan futbol maçı sıcaklığında bir yaşam sürmeniz dileğiyle…      

 

           

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.